Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
Medain Ganimetleri
Tarihî Medain şehri (bugün yoktur) İslâm’dan önce
İran’ın başkentiydi. Bugünkü Bağdat yakınında Dicle nehrinin iki tarafında yer
alıyor, “Kisra” denilen İran hükümdarlarının meşhur Beyazsaray’ı (Beytü’l-ebyaz)
da Dicle’nin doğu kenarında bulunuyordu.
Hz. Ömer r.a.’ın halifeliği döneminde meşhur kumandan Sa’d
İbn Ebî Vakkas, altmış bin kişilik süvari ordusuyla Medain’i fethetmişti (Safer
16 / Mart 637). İslâm ordusu Dicle’nin batı kıyısına ulaşınca, İranlılar
tarafından bütün kayıklara el konulmuş olduğundan, kumandan Said hazretlerinin
emriyle bütün askerler Allah’a sığınarak atlarını gürül gürül akan Dicle’ye
sürüverdiler. Atların boynuna kadar yükselen derin sular içerisinde
yüzercesine, hiç kayıp vermeden büyük bir çoşkuyla karşıya geçtiler. İran Kisrası
(III. Yezdicerd) ve adamları ise Medain şehrini, Beyazsarayı ve hazinenin
yarısını terk ederek İran içlerine doğru çekildi.
Medain fethinde müslümanların eline geçen hazine ve
eşyaların benzeri görülmemişti. Kisra’nın göz kamaştıran mücevherli tacı,
kemeri, kılıcı, bilezikleri ve kıymetli elbiseleri bunların içindeydi. Bunlar
arasında “Bahar-ı kisra” denilen muhteşem bir halı vardı ki o başkaydı!
Kenarları altmışar zirâ (30 metre) kare şeklinde olan bu benzersiz halı, altın,
inci ve kıymetli mücevherlerle işlenmişti. İran’ın şehirleri, kaleleri,
yolları, nehirleri ve ağaçları bu halıda resimlenmişti. Ağaçların dalları
altından, yaprakları ipekten, çiçekleri altın ve gümüş tanelerinden, meyveleri
çeşitli mücevherlerden yapılmıştı. Baharı andıran bu harita halı Beyazsaray’da
serilir, hükümdarlar buna bakarak memleket hakkında bilgi alırlardı. İşte bu
paha biçilmez halı, diğer ganimetlerin beşte bir kısmıyla birlikte Sad b. Ebi Vakkas
tarafından Medine’ye gönderilmişti. Ne var ki bu halıyı Medine’de döşeyecek
uygun yer olmadığından, halife Hz. Ömer r.a. tarafından taksim edilerek Ashab-ı
Kiram arasında paylaştırılmıştır.
Rasulullah Aleyhisselam Medine’ye hicret ederken,
kendisiyle karşılaşan Süraka b. Malik’in kollarına bakarak şöyle demişti: “Kisra’nın
bileziklerini senin kollarına takmış olduğunu görür gibiyim.” İşte hicretten 16
yıl sonra Medain’in fethiyle Medine’ye gönderilen ganimetler içinde Kisra’nın
kıymetli tacı ve bilezikleri de vardı. Hz. Ömer r.a. bu bilezikleri ibret için
herkesin huzurunda boydan boya Süraka’nın kollarına takarak dedi ki: “Kisra’nın
bileziklerini Süraka’nın kollarına taktıran Allah’a hamdolsun.”
Tarihu’t-Taberî, 4/8-24; el-Kâmil fi’t-tarih,
2/511-18; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/69-74.
Sariye Ordusunun Zaferi
Hz. Ömer r.a.’ın kumandanlarından Sariye b. Züneym,
İran’da Fesa civarındaki bir muharebede güçlü bir orduyla karşılaşmıştı. Düşman
askerleri her yandan yardımlar almış, çevreden çok asker toplamış, büyük bir
ordu oluşturmuşlardı. O günlerde Hz. Ömer Medine’deki camide cemaate hutbe
vermek için minbere çıkmıştı. O saatlerde Sariye ordusu da düşman tarafından
kuşatılmaya çok elverişli bir ovada toplanmış bulunuyordu. Ancak yakındaki bir
dağın eteklerine sığınıp dağa sırt verirlerse, düşmana karşı tek cepheden
savaşmak mümkün olacaktı.
O sırada cemaate hutbe vermekte olan Hz. Ömer’in: “Ya
Sariye, el-cebel, el-cebel: Ey Sariye dağa (sığın) dağa!” diyerek birkaç defa
seslendiği duyulmuş, fakat cemaatten kimse bu sözlere bir anlam verememişti.
Gerçekte ise o anda kumandan Sariye ve yanındakiler, Hz. Ömer’in bu sözünü sıradışı
bir ses olarak işitmiş ve dağın eteklerine sığınarak dağı arkalarına
almışlardı. Bu şekilde savaş düzeni aldıktan sonra İranlılar’ı büyük bir
yenilgiye uğratmışlardı.
Bir ay kadar sonra İran’dan Sariye’nin zafer müjdecisi
Medine’ye gelmişti. Yanında da Sariye tarafından askerlerin rızası alınarak
ganimet malından gönderilen içi mücevher dolu bir kap vardı. Adam kendisini Sariye’nin
elçisi olarak tanıtınca, Hz. Ömer ona iltifat ederek yanına oturttu, müslümanların
bu savaştaki durumlarından haberler sordu. Elçi durumu anlattıktan sonra
mücevher kabını ikram olarak halifeye sundu. Fakat halife hazretleri bunu kabul
etmedi, bunun savaşta bulunan askerler için saklanıp, onlara verilmesini
istedi.
Medine’ye gelen bu elçiye şehir halkı savaş anında
farklı bir ses işitilip işitilmediğini sordular. O da: “Evet, ey Sariye dağa
(çekil) dağa! diye bir ses işittik. O anda kuşatılmışken dağ eteğine sığındık
ve Allah Tealâ bize zafer ihsan etti.” dedi. Sariye’nin gönderdiği bir mektupta
da aynı haberlere yer verilmişti. Daha sonra Medine’ye dönen Sariye hazretleri
de bu hadiseyi aynen Hz. Ömer’e anlatmıştır. Neden böyle seslendiği kendisine
sorulan Hz. Ömer r.a. ise: “Askerlerimizin savaştaki durumu gönlüme düştü de,
dilimden o sözler çıkıverdi” demiştir.
et-Tabakâtü’l-Kebir, 6/153; İbn Asâkir, Tarîhu Medîneti
Dımaşk (Beyrut 1995), 20/24-27; İbnü’l-Cevzi, el-Muntazam (Beyrut 1995),
3/219-221; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe (Beyrut 1997), 2/259; İbn Hacer, el-İsabe
(Beyrut 1995), 3/5-6; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 7/140-141.
Hazret-i Ömer r.a.’ın Vefatı
Hulefa-yı Raşidîn’in birincisi olan Ebu Bekri’s-Sıddık
r.a., Kamerî takvimle iki sene üç ay halifelik yaptıktan sonra altmış üç
yaşında vefat etmiş (22 Cemaziyelâhir 13 / 23 Ağustos 634); onun tavsiyesiyle
ikinci halife seçilen Ömerü’l-Faruk r.a. da on sene altı ay halifelikten sonra
altmış üç yaşında şehit olarak vefat etmiştir (26 Zilhicce 23 / 3 Kasım 644).
Halife Hz. Ömer son haccını yapıp Medine’ye döndüğü
günlerde Muğire İbn Şube’nin Ebu Lülüe Firuz adlı gayri müslim kölesi,
efendisinin kendisinden fazla ücret/vergi aldığını söyleyerek, bunun
azaltılmasını istedi. Halife onun demircilik, marangozluk ve nakkaşlık
yaptığını öğrenince, Muğire’nin kendisinden aldığı ücretin fazla olmadığını
söyledi. Fakat bu hususta Muğire ile de görüşmeyi düşünmüştü. Hz. Ömer Ebu Lülüe’ye:
“Duyduğuma göre sen yel değirmeni de yaparmışsın; bana da bir yel değirmeni
yapıver.” dedi. O da: “Sana öyle bir değirmen yaparım ki, dillerde destan
olsun.” dedi ve suratını ekşiterek kızıp gitti. Hz. Ömer de yanındakilere:
“Köle beni tehdit etti!” diyerek evine gitti.
Eretesi gün camide saflar düzeltilirken pusuda bekleyen Ebu
Lülüe, zehirli ve keskin iki başlı bir hançerle ortaya çıktı, tam tekbir anında
halifeye saldırarak, en ağırı karın bölgesinden altı darbe vurup yere düşürdü.
Önüne çıkan herkese de saldırarak onüç kişiyi bıçakladı ve bunların altısı
vefat etti. Kaçarken cemaatten biri tarafından üstüne bir örtü atılıp
yakalanınca da kendi hançeriyle intihar etti.
Ağır yaralı halife evine kaldırıldı. Camide sabah
namazını ise henüz güneş doğmadan Abdurrahman İbn Avf, en kısa iki sure
okuyarak kıldırdı. Hz. Ömer de yaralı vaziyette evinde namazını kıldıktan
sonra, kendisini kimin vurduğunu sorup öğrendi. Bir müslüman tarafından
vurulmadığı için Allah’a hamdetti. Kendisinden sonraki halifenin de, üç gün
içinde Aşere-i Mübeşşereden altı kişilik şura arasından seçilmesini istedi.
Tedavisi için hekim çağrıldı. Kendisine sunulan bir bardak sütü içti. Fakat
süt, olduğu gibi hançerlenmiş karnından dışarı akınca, hayatından ümit kesildi.
Hz. Aişe’ye haber yollayarak, Rasul-i Ekrem’in yanına defnedilmesi için izin
istedi. O da gözyaşlarıyla buna izin verdi. Hz. Ömer r.a., vurulduktan üç gün
sonra vefat etti. Namazını Suheyb b. Sinan kıldırdı. Allah ondan razı olsun.
et-Tabakâtü’l-Kebir, 3/310-340; İbn Abdülber, el-İstiab
(Beyrut 1995), 3/240-44; Üsdü’l-Ğâbe, 3/340-43; es-Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa
(Beyrut 1989), s.152-155