Osmanlı’nın son zaferlerinden: Kûtü’l-Amara - Ali DEMİRTOPUZ
Kûtü’l-Amara…
Çanakkale’nin öz kardeşi… Ancak bütün ilgiler, bütün bakışlar Çanakkale’ye
yöneldiğinden beri, bir kenarda fark edilmeyi beklemekte. Fark edenler yok
değil, ne var ki Çanakkale isminin parlaklığı onu gölgede bırakıyor. Gerçekte Kûtü’l-Amara
benzer bir ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.
Petrol, daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında, kendisine
ihtiyaç duyulan ve uğrunda mücadele edilen bir kaynak haline gelmişti ve Basra
körfezinin her iki yanının petrolün kaynağı olduğu da
bilinmekteydi.
İngilizler, Basra petrollerini tamamen ele geçirmek için
Osmanlı’ya savaş ilan etmeyi çok beklemediler. 23-24 Ekim 1914’te Osmanlı
İmparatorluğu’nun Basra Körfezi’nin doğu sahilindeki en uç kasabası Fav’ı işgal
ettikten sonra 9 Kasım’da da Basra’ya asker çıkarmaya başladılar.
İngiliz işgalinin petrol kaynaklarını ele geçirmek
dışında iki sebebi daha vardı. Osmanlı Ordusu’nun İran içlerine doğru muhtemel
hareketlerine mani olmak ve diğer esas sebep, Irak’ı kuzeye doğru işgal etmeye
devam ederek Doğu Anadolu’yu işgal etmesi öngörülen Ruslarla birleşmek ve
Anadolu’yu boğmak…
Kısacası İngilizler’in Irak’taki işgal rotasının
yaklaşık bir asır sonra ABD’nin takip ettiği işgal rotasından bir farkı
bulunmamaktaydı. Ancak Amerikalılar kadar çabuk hareket edemezlerdi.
İlk hedef Bağdat’ta Osmanlı
bayrağı
Bu rotanın doğal hedeflerinden biri de Bağdat’tır. Ama
Bağdat sıradan bir savaş hedefi olmanın çok ötesinde sembolik bir anlama da
sahiptir. Yüzyıllar boyunca İslâm dünyasına hilafet merkezliği yapmıştı. Şimdi
ise Bağdat’ta Osmanlı Bayrağı dalgalanıyordu ve İngiliz Hükümeti doğuda
rakipsiz bir otoriteye sahip olduğunu Araplara ve tüm dünyaya ispat edebilmek için
şehri istiyordu.
Büyük oranda Hintli askerlerden oluşan İngiliz Ordusu
kuzeye doğru ilerlemeye devam etti. Bu ilerlemeyi durdurmakta başarısız kalan
Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk başkanı Süleyman Askeri Bey 1915 yılı içerisinde
intiharı seçmişti. Ancak İngiliz birlikleri güneydeki üslerinden 888 km uzakta
ve Bağdat’a yaya olarak 2 gün mesafedeyken, 22 Kasım 1915’de Enver Paşa’nın
amcası Halil Paşa’nın kumandası altındaki Osmanlı Ordusu tarafından durduruldu.
Bir dizi muharebenin ardından İngilizler, Dicle
üzerindeki Kûtü’l-Amara veya kısaca Kut kasabasına çekilmek zorunda kaldılar.
Buradaki ikametlerinin uzunluğunu ve akıbetlerini tahmin edemezlerdi.
Kendilerini kuşatan Osmanlı Ordusu’nun teslim teklifini olumsuz karşıladılar.
Kasabanın etrafına hendekler kazarak, İngiliz takviye birlikleri gelip
kendilerini kurtarana dek direnmeye karar verdiler.
İngilizler atlarını yemeye
başlar
Ancak Halil Paşa’nın ordusu bir yandan kuşatmayı
sürdürürken, diğer yandan bölgeye gelen İngiliz kurtarma birliklerini durdurmayı
başarıyordu. Öyle ki İngiliz ordusunun sadece Kut’taki kuşatmayı yarmak için
gönderdiği birliklerinin ölü ve yaralı olarak verdiği toplam kayıp 30.000’e
ulaşacaktır. Kut’taki İngiliz ordusu ise Mart 1916’da artık atlarını kesip
yemeye başlamışlardı. Elbette Hindu askerler hariç. Hastalık kasabayı sarmıştı
ve her gün onlarca İngiliz askeri ölmekteydi.
Halil Paşa, Kûtü’l-Amara’da muhasara altında bulunan
İngiliz ordusunun başındaki General Townshed’e 10 Mart 1916’da bir
mesaj göndererek, kendisini kurtarmaya gelen İngiliz birliklerinin büyük
kayıplar vererek geri çekildiklerini hatırlatıyor ve devam
ediyordu:
“Size gelince… Askerlik vazifenizi kahramanca ifa
ettiniz. Bundan böyle kurtulmanız için muhtemel vasıta görmüyorum. Mültecilerin
ifadelerine göre erzaksız kaldığınız ve birlikleriniz arasında hastalıkların
hüküm sürdüğünü anlıyorum. Kut’taki mukavemetinize devam etmek veya mütemadiyen
artmakta bulunan kuvvetlerime teslim olmak hususunda serbestsiniz.”
Bu çağrıya Townshed’in cevabı olumsuzdu. O, güya
kuşatmacılarının maneviyatını zedeleyeceğini sandığı bazı iddiaları
dillendiriyor ve doğru oldukları taktirde bile kendisine asla verilmemesi
gereken bilgileri Halil Paşa’ya sormak gibi acayiplikler yapıyordu:
“Asaletmeap, İzmir’deki Türk askerlerinin Alman
subaylarına karşı isyan ettikleri ve Erzurum’un düşmesinden dolayı da
İstanbul’da karışıklıklar çıktığı Reuters Ajansı tarafından bildirilmektedir.
Acaba bunlar doğru mudur? Bana bu hususlarda bilgi verebilir misiniz?
Gösterdiğiniz nezakete karşı da müteşekkirim. Türkler muharebe sahasında daima
iyi asker ve necip insandırlar ve fakat ben henüz teslim olmayı düşünmüyorum.”
Halil Paşa Reuters’in haberlerinin asılsız olduğunu
bildirdi.
General Townshed içinde bulunmuş olduğu durumu hazmedemiyor
ve hele Doğulu bir orduya teslim olma fikrini aklının ucundan bile geçirmek
istemiyordu. Ancak gerçekler her geçen gün ölüm ve açlık olarak kendisini ifşa
etmeye devam ediyordu. Townshed kendisini ve askerlerini Osmanlı Ordusu’na
teslim olmaktan kurtaracak bir formül arayışındaydı. Bu arayış onu yakışıksız
tekliflerde bulunmaya kadar itti. Teslim görüşmelerinde Halil Paşa’ya şu
önerilerde bulunmuştu:
• Dünya harbi devam ettiği müddetçe maiyetimden kimse ve
ben Türkiye aleyhinde hiçbir harekette bulunmayacağım.
• İngiliz kuvvetleri elinde bulunan 40 top ve bilumum
cephane sağlam olarak Türklere verilecektir.
• Arzu edeceğiniz herhangi bir bankaya adınıza yazılmış
bir milyon İngiliz liralık çek teslim edilecektir. Bu çekin verilmesine İngiliz
Hükümeti muvafakat etmektedir.
• Bu şartlar kabul edildiği taktirde İngiliz kuvvetleri
esir alınmayacak ve Basra istikametinde çekilmelerine muvafakat edilecektir.
Halil Paşa öfkesine hakim olmaya çalışarak şu cevabı
verdi:
“Türk ordularının maneviyatı için sizin ve ordunuzun
esaretinin zarureti hasıl olmuştur. Şahsıma teklif edilen bir milyon sterlinlik
çek meselesini de bir latife olarak telakki ediyorum. Biliyorsunuz, Baltacı
devirleri geride kaldı.”
Ancak Townshed ısrarcıydı. Ertesi gün İngilizler’in
meşhur ajanı Lawrance, Townshed’in ahlâksız teklifinin güya daha kabul
edilebilir bir versiyonuyla Halil Paşa’nın karşısına çıkıverdi:
“Türkiye Hükümeti namına 2.000.000 İngiliz liralık
çek...”
Bu münasebetsizliklerin ardından Halil Paşa artık Kûtü’l-Amara’ya
nihaî bir taarruzun hazırlıklarına başladı. Ancak Townshed son anda durumu
kavrayabildi ve tavrını değiştirmek zorunda kaldı. Townshed ve ordusu 28 Nisan
1916’da tamamıyla Osmanlı Ordusu’na teslim oldu. Kuşatmayı yarmaya
gelen İngiliz birliklerinin verdiği 30.000 kayıp haricinde Kut’ta 13
general, 481 subay ve 13.300 er teslim oluyordu. Buna mukabil Osmanlı ordusu
tüm bu muharebeler ve kuşatma boyunca 350 subay ve 10.000 neferini şehit
vermişti.
‘Majeste’nin ordusu böylesi
yüz karasıyla karşılaşmadı’
Halil Paşa Kut’un teslim alınmasının ardından ordusuna
seslenirken, bu vakanın Osmanlı tarihinin son iki yüz senesi ve başlangıcından
itibaren İngiliz tarihinin tamamı için bir ilk olduğunu hatırlatıyordu. Halil
Paşa haklıydı. Bir İngiliz gazetesi çok sonraları, II. Dünya Savaşı’nın
ardından Kut olayını şu şekilde değerlendirecekti:
“Kûtü’l-Amara bozgunu İngilterede milli bir felaket
olarak karşılandı. Bir çeyrek yüzyıl sonra Singapur’un Japonlar tarafından
alınması müstesna, Majeste’nin ordusu böylesine bir yüz karasıyla
karşılaşmamıştı. Amerika bağımsızlık savaşlarında Cornwallis’te bile 7000 esir
vermişti. Doğululara İngilizler’nin sömürgeci gücünü gösterme işine gelince,
tamamıyla aleyhlerine döndü. Araplar Kûtü’l-Amara’dan ders aldıklarını
göstermekte gecikmeyeceklerdi.”
Gerçekten de Irak’ı kendi güdümüne sokan İngilizler,
Arapların direnişi karşısında Dünya Savaşı’nda Irak’ta yaptıkları harcamaların
tam beş katını yapmak zorunda kalacaklardı. Kut zaferi Iraklılar’ın zihninde İngilizler’e
karşı yapılacak mücadelenin başarılı olabileceğine dair büyük bir inanç
bırakmıştı.
Bu başarının ardından Bağdat’ın nasıl İngilizler’in
eline geçtiği ise başka bir meseledir. Burada sadece şunu hatırlatmakla
yetinelim. İngilizler’in bu başarısı kendi performanslarından çok, Osmanlı Irak
Ordusu’nun giderek açlığa ve perişanlığa teslim olmasından kaynaklanmıştır.
Zaman gelecek, Osmanlı askerleri ayakta durabilecek gücü dahi kendilerinde
bulamayacaklardır. Nitekim Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda komuta
kademesinde görev yapmış, Osmanlı vatandaşı olmayan yegane profesyonel asker Venezuellalı
Rafael de Nogales Mendez, Osmanlı askerinin giydirilip karnının doyurulmuş
olması halinde İngilizler’in Irak’ı almasının söz konusu
olamayacağını ifade etmektedir.
İngiliz
Generalin Esaret Günleri
General Townshed esir alınışının ardından İstanbul’a götürüldü ve savaş sonuna
kadar Büyükada’da son derece konforlu ve serbest bir misafirlik dönemi yaşadı.
Öyle ki İngilizler bu esaret biçimiyle alay etmişlerdir.
Savaşın sonlarına doğru Osmanlı Hükümeti mütareke için İtilaf kuvvetleri nezdinde
çeşitli girişimler yapmış ve en nihayet General Townshed’in vasıta olduğu
görüşmeler sonucunda İngilizler mütareke masasına oturmayı kabul etmişlerdir.
Hangi
Asker Daha Cesur?
Bağdat’a gelen Meclenburg Dük’ü, Halil Paşa ile beraber yaralıları ziyaret
etmekteydi. Yapılan konuşmalar tercümanlar vasıtasıyla Alman Dük’e
aktarılmaktaydı. Halil Paşa yaralı bir askere sordu:
– Savaş nasıl gidiyor Kastamonulu?
– Kumandanım mübarek olsun. Düşman aldandı bizim gizli ihtiyatlara.
– Neden aldandı ?
– Bilemedi ki kumandanım bizim 40. Alay’ın birinci hatta olduğunu.
Halil Paşa anlatıyor:
– Biraz daha ilerledik. Bu defa ekmeği sol eli ile yiyen bir askere rastladım.
Sol elindeki ekmeği koyacak yer bulamadı. Başıyla selam verdi. Topuklarını
birleştirdi durdu. “Neden ekmeği sol elinle yiyorsun”. Asker cevap verdi: “Sağ
kolum, kumandanım, bir gülleyle koptu gitti. Aradım aradım bulamadım Ne
yapalım, sen sağol.”
Arkasından başka yaralıya rastladık. Ben daha ona bir şey demeden sevgiyle
önüme dikildi ve,
“Kumandan paşam, bize hiçbir şey yapamazlar biliyon mu… Hepsi sarı sarı, genç genç
oğlanlar, daha süngünün ucunu değdirdin mi düşüp ölü ölüveriyorlar garipler!
Ama diyeceğim ki kartları gelse ne olur. Kartları da geldi ne yaptılar ki?!”
Askerin sözünü ettiği genç oğlanlar, batı cephesinden Irak’a yeni gelmiş
İngiliz askeriydi.
Dük, Batı cephesinde savaşmış bir İngiliz esire sordu:
– Alman askeri mi yoksa Türk askeri mi daha cesur?
İngiliz asker cevap verdi:
– Hiç şüphe yok ki Türk askeri, Alman askeri ile mukayese kabul etmez. Türkler
çok daha cesur. Biz Garp cephesinde bir iki saatlik topçu ateşinden sonra
ilerliyor Alman siperlerine giriyor, yerleşiyor ve orada kalıyorduk. Burada
altı saat süren topçu ateşinden sonra boş kaldığını zannettiğimiz Türk
siperlerine girdik fakat ummadığımız bir yerden harp safları nizamında bomba ve
süngülerle üzerimize atıldılar.
Üç dört İngiliz askerinin daha aynı cevabı vermesi üzerine Dük, Halil Paşa’ya
bir Türk birliğini kumanda etmek istediğini söyledi.