Agâh Olalım Erenler - Ali YURTGEZEN
“Bilen,
haberdar olan, fark eden, müdrik” gibi manalar taşıyan “agâh”, tasavvuf
lisanında “uyanmış, kendine gelmiş, gafletten sıyrılmış” demek. Daha çok mecazî
bir uyanıklığı anlatmakla beraber, uyanıklık halini gerçek manasıyla karşılamak
üzere kullanıldığı da oluyor. Mevlevîlikte uykudan kaldırılmak
istenen dervişlerin yastıklarına hafifçe vurup onlara “agâh ol erenler“ diye
seslenilmesinin adaptan olduğunu biliyoruz mesela.
Fıkrayı işitmişsinizdir: Uyanık geçinen genç ve
heyecanlı bir muhabir, aldığı trafik kazası duyumunu, meslektaşlarını atlatarak
haber yapmak için derhal olay yerine gider. Fakat görevliler emniyet şeridiyle
çevirdikleri kaza mahalline kimseyi yaklaştırmamaktadır. Acar gazeteci pratik
zekâsıyla çözümü bulur. Yapmacık bir telaş ve dehşet ifadesiyle, “Bırakın beni”
der, “kazazede benim babamdır!” Oradakilerin şaşkın bakışları arasında kaza
yapan aracın yanına varır, fotoğraf makinesini, yerde üzeri gazetelerle
örtülmeye çalışılmış, kanlar içindeki cesede doğrulttuğunda neye uğradığını
şaşırır. Çünkü yolda yatan kazazede bir merkeptir.
Bu fıkra kurnazlığın, başkalarını aldatmaya çalışmanın
bazen işe yaramayacağını, insanı mahcup edebileceğini vurgulamak için
anlatılıyor olmalı. Biz olayın bu tarafına değil, hemen her nakledilişinde
muhabirin “uyanık” diye nitelendirilmesine takıldık. “Uyanık, açıkgöz, gözü
açık” tabirlerinin bugün daha ziyade kurnazlığı, başkalarını aldatmayı ve
böylece çıkar sağlamayı, hatta hile ile başkalarının hakkını gasp etmeyi
anlattığı doğru. Halbuki eskiden böyle değildi. Uyanıklık bir masiyeti
(fenalığı) değil bir meziyeti anlatırdı.
Müslüman uyanıklığı
Uyanık yahut gözü açık tabirlerindeki mana kayması,
anlayışımızdaki sapmaya, ciddi bir zihniyet problemine işaret eder. Sözlüklerin
uyanıklığa “beceriklilik, tedbirli ve dikkatli olmak, kolay kolay aldanmamak,
gelişmeleri önceden tahmin ederek avantaj sağlamak, fırsatları değerlendirmek”
gibi daha masum karşılıklar vermesi de durumu kurtarmaz. Çünkü buradan
kurnazlığa giden bir mana genişlemesi, neticede zekâ ve maharetin başkalarını
aldatma hakkı verdiği, bu kabiliyetlerin kötüye de kullanılabileceği kabulüne
götürür insanı. Kaldı ki uyanıklık, temel manasından da anlaşılacağı üzere,
aslında tam ve sağlıklı bir idrak, fark etme ve gafletten azadelik halidir.
Aymazlığın, düşüncesizliğin, gafletin eseri olan hile, yalan, kurnazlık,
aldatma gibi fiilleri uyanıklık saymak, çok vahim bir zihniyet kaymasıyla izah
edilebilir ancak.
Müslüman feraset sahibi olmalı, “bir yılan deliğinden
ikinci defa ısırılmamak” için boş bulunmamalı, çabuk kavramalı, erken
davranmalı, fırsatları kaçırmamalı. Tamam ama yeterli değil. Bütün bunlar
meziyet sayılabilecek bir uyanıklık haline yetmediği gibi, bu halin masiyete
alet edilmesini engellemeye de yetmiyor. Yılanı ve yılan deliğini bilmek
gerekiyor. Kolladığımız fırsatın, herkesten önce yeltendiğimiz işin mahiyetine
ve meşruiyetine dikkat etmek gerekiyor. Hakikati tanımak, ölçüleri unutmamak
gerekiyor. Çarçabuk kavradığımız şey hakikate uygun değilse, kavrayış hızımız
hiçbir kıymet ifade etmiyor çünkü.
Şu halde müslümanın uyanıklığı basma kalıp
davranışlardan ziyade bir mana ve muhteva tercihiyle alakalı. Eskiler, galiba
biraz da bu muhtevanın önemine dikkat çekmek için “uyanıklık” yerine “agâh
olmak” tabirini tercih etmişler.
Gafil gezme şaşkın
Farsçada “bilen, haberdar olan, fark eden, müdrik” gibi
manalar taşıyan “agâh”, tasavvuf lisanında “uyanmış, kendine gelmiş, gafletten
sıyrılmış” demek. Daha çok mecazî bir uyanıklığı anlatmakla beraber, uyanıklık
halini gerçek manasıyla karşılamak üzere kullanıldığı da oluyor. Mevlevîlikte
uykudan kaldırılmak istenen dervişlerin yastıklarına hafifçe vurup onlara “agâh
ol erenler“ diye seslenilmesinin adaptan olduğunu biliyoruz mesela. Gerçi uyku
da bir gaflettir fakat tabirin hem sözlük manası, hem de uyandırmanın dervişi
namaz, zikir, sohbet yahut hizmete davet maksadı taşıması, “agâh olma”nın
sadece uyku halinden uyanıklığa geçmeyi ifade etmediğini anlatmaya yetiyor.
Böylece yine aynı soruyla karşılaşıyoruz: Uyanık veya
agâh olması, gafletten kurtulması için müslüman öncelikle neyi bilecek, neyin
farkına varacak, hangi hakikatten haberdar olacaktır? Bizim irfanımız bunun
cevabını bir hadis-i şeriften hareket etmek suretiyle, bazen deyişlerimizdeki
gibi “gafil gezme şaşkın / bir gün ölürsün” diyerek sözle, bazen ölülerimizi
her gün gidip geldiğimiz cami ve dergâh hazirelerine gömerek lisan-ı hâl ile
vermiş aslında.
O hadis-i şerifte, uyanık veya agâh manasına “keyyis”
kelimesi kullanılıyor ve Ensar’dan bir sahabinin “Müminlerin en keyyis olanı
kimdir?” sualine Resulullah s.a.v. şu cevabı veriyor: “Ölümü en çok hatırlayan
ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapandır.” Öyle ya, ölüm gibi vukuu
kesin, varlığı tartışılmaz ve müşahhas bir hakikati dahi göremeyen, ölüm yokmuş
gibi yaşayan, dünyaya aldanan bir insanın uyanık olduğunu kim iddia edebilir?
Nasihat ister isen
Hadis-i şerifte geçen keyyis kelimesi, “zekâ, anlayış,
kavrayış” manasına gelen “keys”ten türeme Arapça bir kelime. Yakın zamana kadar
Türkçede kullanılan ve “uyanıklık, anlayışlılık, incelik, zekavet, fetanet”
gibi karşılıkları olan “kiyaset” de aynı kökten. Keyyis Arapçada tıpkı bizim
zaman zaman belli bir vurguyla “akıllı” veya “zeki” kelimelerini “uyanık,
becerikli, işini bilen” manalarına kullandığımız gibi kullanılıyor ve
düşüncesizliğin, tedbirsizliğin, dalgınlığın zıddı bir halin sahibini
anlatıyor.
Nitekim başka bazı hadis-i şeriflerde acizlik olarak
nitelendirilen gevşeklik, ihmalkârlık, bir şeyin önünü sonunu düşünmeden
ahmakça davranmak, tedbirsizlik vb. hallerden sakındırılan müslümanlara “keys”
tavsiye edilmiştir. Hadis şârihleri keys ile kastedilenin “işlerde dikkat ve
uyanıklık, tedbire tevessül, esbâbı gözeterek maslahatı arama, netice hususunda
düşünme” olduğunu söylemişlerdir.
Bugün uyanıklık dediğimiz tavra geçmişte “kiyaset” diyen
irfanımız, bizden akıl ve zekâmızı doğru kullanmamızı istiyor demek ki. Fakat
öte yandan aklı, zekâyı, diğer kabiliyet ve imkânları kullanırken de, fırsat
yahut maslahat denilen şeyi belirlerken de ölüm hakikatinden hareket etmemizi
istiyor. Çünkü “Nasihat isteyene ölüm yeter” buyurulmuştur ve aklın, doğru
düşünmenin, uyanıklığın, kiyasetin, agâh olmanın alamet-i farikası ölümden öğüt
almaktır.
Vakitlice uyanmak
İnsan uyanıksa, gözlerini açmışsa eğer, hep yanı başında
olan ölümü görmemesi, ondan öğüt almaması mümkün değil. Ölüm; her an kapımızı
çalabileceğini, hazırlıklı bulunmamızı, dünyanın da dünya hayatının da fani
olduğunu ihtar eder görene. Dünya gurbetinde sınandığımızı, bir gün mutlaka
sılaya döndürüleceğimizi, hesap gününü, ahireti hatırlatır.
Ölümün nasihati, ola ki gözden kaçar endişesiyle, bizim
cenaze merasimlerimizde söze de dökülür. Cenaze namazı için saf tutulduğunda
tekbirden önce cemaate dönen hoca efendiler, musalladaki ölüyü işaretle “Unzurû
bi-ayn’il-i’tibâr” (İbret gözüyle bakınız) diye başlayan bir ikazda bulunurlar.
İsterler ki insanlar hal ve hareketlerini bu ikaz istikametinde belirlesinler.
Bu sebeple bizim irfanımızda uyanıklık ahiret işlerinde
fırsat kollamak, acele etmek, erken davranmaktır. Fırsatları değerlendirmek
adına gençliğin, sağlığın, zamanın, alınan her nefesin kıymetini bilmektir.
İbadetin, hayır hasenatın, tevbe ve istiğfarın ertelenmemesi, geciktirilmemesi
gerektiğini; bunların fırsat olduğunu bilmektir. Dünyaya aldanmamak, nefse
yenik düşmemektir.
Uyanık müslüman kendini bilir. Kendini bildiği için
Allah Tealâ’yı bilir, kul olduğunu bilir; haddini, hukukunu bilir. Dünyanın
varına yoğuna aldırmaz, şükreder, sabreder, zikreder.
Uyanık müslümanın istikbal kaygısı bu alemin ötesine,
ölüm sonrasına matuftur. Gözü yükseklerdedir, dünyaya tenezzül etmez.
Başkalarını aldatarak, kurnazlıkla, cerbeze ile, elde edebileceği üç kuruşluk
dünya menfaati için ebedi saadetini tehlikeye atmayacak kadar akıllıdır.
Uyanıklık, “İnsanlar uykudadır; ölünce uyanırlar.”
kavlince “ölmeden evvel ölmek”tir. Öyleyse agâh olalım erenler. İş işten geçmeden,
Azrail hamle kılmadan, vakitlice gözümüzü açıp kendimiz uyanalım ve Dost’a
giden yola koyulalım.