Veda Geceleri
Ramazan
gidiyor. Eski padişahlarımızdan birinin dediği gibi “Senenin onbir ayı hasreti
çekilen” bu kısa gufran devresi, bu sefer kimse farkına varmadan, nihayete
eriyor. Dün gece minarelerden “elveda” sesleri duyuldu. O zaman anladım ki
mübarek ayın sonundayız. - Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Yakup Kadri Kimdir?
Güçlü bir nesir yazarı olan Yakup Kadri, 1889 yılında Kahire’de doğmuştur. İlk
öğrenimini Manisa’da gördükten sonra, İzmir İdadisi’ni bitirmeden ayrılmıştır.
Mısır’da Frerler Mektebi’nde Fransızca okumuştur. Kiralık Konak, Nur Baba, Sodom
ve Gomore, Yaban gibi eserleri ile meşhurdur.
Karaosmanoğlu’nun bir yanı Ziya Gökalp’e dayanan, diğer yandan Fransız yazar Maurice
Barres’e dayanan millî bir edebiyat anlayışı vardır. Aynı şekilde sosyal
hayattan fikri hayata Batıcılık’ı savunan bir şahsiyettir. Hayranlığa varacak
kadar bir Batı ve Antik Yunan medeniyeti takipçisidir.
Cumhuriyet’in kuruluşuna ve sonrasında inkılaplara fikirleriyle tesir eden
Halide Edip, Ziya Gökalp, Reşat Nuri ve Refik Halid gibi yazarlar
kuşağındandır.
Çocukluğumda ramazanın yirmisinden itibaren beni garip
bir hüzün kaplardı. Oyunlarıma bir neşesizlik, çalışmalarıma bir isteksizlik
gelirdi. Her sabah yatağım içinden kalbime “Bir gün daha gitti, bir gece daha
gitti. Bugün yirmi beşi, yarın yirmi altısı, öbür gün...” daha ziyade
sayamazdım. Bu bana yakınımdan birinin öleceği günü hesap etmek gibi muzlim
(eziyet verici) ve acayip görünürdü.
Vakıa, bir zamanlar salih, abit müslüman evlerinde
ramazanın son günleri bir hastanın sekerat demleri kadar müellimdi (elemli
idi). Herkeste sanki aile rüesasından (büyüklerinden) biri ölüm döşeğine yatmış
gibi bir his hasıl olurdu. Teneffüs edilen havada mukaddem (gelmekte olan) bir
yas kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan
gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi.
Hiç unutmam bir gün -ramazanın sonlarına doğru idi- evimizin
yakınında bir küçük camiye gitmiştik. Beyaz sakallı küçücük bir ihtiyar hoca
vaaz ediyordu. Cemaat çok değildi. Fakat kürsünün etrafı pek samimi bir halka
ile çevrilmişti. Vaizle sâmîler (dinleyenler) adeta tatlı bir hasbihale dalmış
gibiydiler. Beyaz sakallı hoca diyordu ki:
“Ey din kardeşlerim! İşte ramazan-ı şerifin sonuna
eriyoruz. Mübarek ay bizi terk edip gidiyor. Fakat bana öyle geliyor ki, o bu
yıl bizden küskün ve muğber (gücenmiş) olarak ayrılıyor. Zira bu yıl geçen
yıllardan daha çok günah işledik. Gelecek yıl günahlarımız daha ziyade artacak.
Zira devirler değişiyor. Devirlerle beraber gönüller de değişiyor. Gitgide
hepimizden Allah korkusu kalkıyor. Peygamberin emrine itaat azalıyor. Bir takım
bid’atlar eski adetlerin yerini tutuyor. Ahkâm-ı Kur’aniyye (Kur’an’ın
hükümleri) yerine bir takım bâtıl kitaplara itikat ediliyor. Gençlerimizde ulü’l-emre
itaat kalmadı. Büyüklerimizin kalbinde sıdk ve hulûstan (doğruluk ve
samimiyetten), şefkat ve merhametten eser yok.
Ey din kardeşlerim, günahlarımız başımızdan aştı.
Mübarek ayın huzur-ı Rab’de bizim için şefaate yüzü kalmadı. Vay halimize, vay
halimize!”
Ve cemaatin arasında diğer bir ihtiyar başını iki elleri
arasına almış hıçkırarak ağlıyordu. Diğerleri “Allah, Allah! Allah, Allah!”
diyordu. Beni de uhrevî bir korku ile karışık derin bir hüzün istila etti ve
içimden kendi kendime ahdettim ki ömrümün sonuna kadar Allah’ın emirlerine münkad
kalacağım (itaat edeceğim).
Fakat çocukluğumdaki ahdlerin birçoğu gibi bittabi bunu
da tutmadım. Sıtmalı bir gençlik rüzgârı, devrin girdaplarıyla karışarak bende
iyi, saf ve masum ne varsa aldı götürdü. Ben derken biliniz ki mensup olduğum
nesil namına söz söylüyorum. Bu neslin hiçbir şeye itikadı yoktu ve ihtirasatı
(hırsları) lâyetenâhî (sonsuz) idi. Mihver-i hareketi (hareket merkezi) ya bir
kin, ya bir arzu idi. Kalbi tevessü etmiş (genişlemiş) bir mideye benzerdi. Ne
verseniz doymayacak gibi görünürdü. Fakat ilk lokmada tıkanır kalırdı.
Kendinden evvelki nesle karşı kaba insafsız ve müstahkardı (hakaret ediciydi).
Babamız lâkırdı söylerken kahkahalarla gülmeyi zekâmızın bir hakkı zannederdik.
Ve henüz on sekiz yaşımızda iken vâlidimize (babamıza)
bir çocuk muamelesi ederdik. Dinî hayata karşı mübalâtsızlığı (özensizliği) ise
şerefli bir şey sanırdık. Namaz kılmayı bilmiyoruz demeyi âlimâne bir söz,
alenen oruç yemeyi kahramâne bir hareket ve büyük babamıza Voltaire’den
bahsetmeyi bir ulüvv-i cenâp (büyüklük) telakki eylerdik. Validemizin bir kese
içinde baş ucumuza astığı Kur’an-ı Kerim’i yerinden indirip ve kılıfından
çıkarıp alelâde kitapların arasına sokmayı en asrî ve en asîl ve en zarif
hareketlerden sayardık.
Yegâne inandığımız, yegâne hürmet ettiğimiz şey
“asır”dı, asrın ilmî terekkiyâtı (bilimsel gelişmeleri) idi. Birbirimize ikide
bir “Yirminci asırdayız! Düşününüz efendim yirminci asır!” derdik. Yirminci
asır bizi aldattı ve ramazan ayları bize küstü.
Şimdi ne yapmalı? Nereye gitmeli? Dün gece odamın
penceresinden minarelerdeki “elveda” seslerini dinlerken birdenbire
çocukluğumun ramazan sonlarına doğru gönlümü kaplayan o eski hüzne düştüm ve
küçük camideki beyaz sakallı hocanın sözlerini ve ondan sonra gençliğimin,
gençliğimizin ilk devresini teşkil eden o kıymetsiz, o adi ve kaba yılları
hatırladım.
Çocukluğumdaki son vaazı dinlediğim günden bu son
ramazana kadar geçen zaman zarfında dünyaya ve ahirete layık ne işledik, diye
kendi kendime sordum. Arkamızda bıraktığımız bu uzun yolda şüpheden, tereddüdden,
yeis (ümitsizlik) ve elemden, tatmin edilmemiş iştihalardan ve bir sürü küfür
ve maasiden (günahlardan) başka ne var? Yüksek, asil ve ulvî sıfatlarına
müstahak nasıl bir eser bıraktık? Bugüne kadar bütün ömrümüzün hulasa-i manası
hep şûr ve şûriş (şamata), hep fitne ve nifak değil midir?
Elveda ey ramazan, elveda! Asır bizi aldattı, sen bize
küstün. Hâlimiz ne olacak? Nerede şifa, nerede gufran bulacağız? Bu yıl
milyonlarca müslümanın gözlerinden çeşmeler akan sular gibi yaşlar
boşanıyor. Senelerden beri çeşmelerden akan sular gibi milyonlarca müslümanın
damarlarından oluk oluk kanlar aktı. Bu yaşlar, bu kanlar günahlarımızı silmeye
kâfi gelmiyor mu?