Biz Kimiz? - Halil AKGÜN
İnsanın
hayatına anlam veren “Ben kimim?” sorusu, modern hayatın hengâmesi içinde
giderek perdeleniyor. Bu soruyu sormak kimilerine göre soyut, felsefî ve son
tahlilde boş bir işle uğraşmak anlamına geliyor. Oysa insan, anlam merkezli bir
varlıktır. İnsanı insan yapan ve onu diğer bütün varlıklardan ayıran şey, onun
anlam-dolu bir hayat yaşama imkanına sahip olmasıdır.
Hayatımıza anlam veren “Ben kimim?” sorusu kimilerine
göre artık eski önemine sahip değil. Çünkü insanların hayatını dolduran ve
meşgul eden pek çok şey var. Geçim derdi, teknololoji, medya, eğlence kültürü,
televizyon, alışveriş merkezleri ve hayatımızı dolduran başka meşgaleler, anlam
üreten araçlar olarak görülüyor. İnsana hizmet etmesi gereken araçlar, birer
amaç haline geliyor. İnsanın varlığıyla anlamlandırdığı şeyler, insanın
hayatını anlamlandıran şeyler haline geliyor. Hiyerarşi bozuluyor ve her şey
alt üst oluyor.
Temel yanlış olunca
İhtiyaç duyduğu her şeye sahip olan bir kişi, neden
kimlik sorunuyla uğraşsın? Modern kapitalist kültür bilinç altımıza bu fikri
aşılıyor. İnsanın ihtiyaç duyduğu her şey bu dünyada varsa ve bunları elde
edebilecek imkanlara sahipse, neden “ben kimim?” gibi büyük ve zor bir soruyla
uğraşsın insanlar?
Durum gerçekten böyle mi? İnsan bu dünyada ihtiyaç
duyduğu her şeye sahip olabiliyor mu? İnsanın ihtiyaç duyduğu şeyleri kim,
nasıl ve hangi kriterlere göre belirliyor? Öncelikle sorgulamamız ve masaya
yatırmamız gereken sorular bunlar.
Modern ekonomi “insanın ihtiyaçları sınırsız fakat
kaynaklar sınırlıdır” önermesiyle başlar. Ve ilk tuzak burada çıkar karşımıza.
İnsanın ihtiyaçları gerçekten sınırsız mıdır? Elbette değil. Ama sınırsız
tüketim ekonomisi için insanın “ihtiyaçları sonsuz bir varlık” olarak
tanımlanması gerekiyor. İnsan böyle tanımlanacak ki sürekli tüketmek istesin.
Halbuki psikologlar sürekli tüketme duygusunun tatmin edilemez bir duygu
olduğunu ve insanları mutsuz ettiğini bilimsel olarak ispatlamış durumdalar.
Sistem kuracağım derken insanı unutan, insanı
yücelteceğim derken düzeni ortadan kaldıran ideolojiler çağında yaşıyoruz.
Sosyalizm ve kapitalizm, güya insan merkezli ideolojiler. Ama ikisi de insanın
ne olduğundan habersiz. İnsanı değil, beşeri tanıyorlar onlar. İnsaniyet
makamını değil, beşeriyeti ve nefisi yüceltiyorlar. Temel yanlış atıldığı için
bütün yapı baştan sona bozuk kuruluyor.
Aynadaki insan
İnsanın kim olduğunu bilebilmesi için her zaman bir
aynaya ihtiyacı vardır. İnsan aynaya bakacak ki nerede olduğunu görebilsin.
İnsanın kendini muhasebe edebilmesi için de bir hakikat aynasına ihtiyaç
vardır. Kur’an uyarıyor: Kendi haline bırakıldığında insan unutkandır,
zalimdir, nankördür, yıkıcıdır, acelecidir. Ona kim olduğunu her daim
hatırlatmak gerekir. Peki bunu kim yapacak? İnsana kim olduğunu ne, kim, nasıl
hatırlatacak?
İnsanoğlunu, biyolojik yapısı ve DNA’sı ile tanımlamaya
çalışmak, İstanbul boğazını denizin özgül ağırlığıyla tanımlamaya benziyor.
Suyun kimyası, toprağın elementleri, havanın nitelikleri bize Boğaz’ın fizik
özellikleri hakkında bir fikir verir. ama bunların hiçbiri bize Boğaz’ın
güzelliğini, derinliğini, bizim için anlamını ortaya koymaz. Hepimizin DNA kodu
çok az farklarla birbirine benzediğine göre bizi tanımlayan şey, herhalde vücudumuzdaki
hücrelerden daha farklı ve daha fazla bir şey olmalı. İnsanın özündeki manaya
ulaşmak için daha farklı, daha yüksek bir atıf çerçevesine ihtiyacımız var.
Kur’an bize yol gösteriyor. Toprak gibi basit ve sıradan
bir maddeden yaratılan insan, ancak kendisine ruh üflendikten sonra kıymet
kazanmıştır. İnsan fizikî-biyolojik varlığı itibariyle diğer varlıklardan
farklı değildir. Hatta cinlere ve meleklere kıyasla insanın mayası varlık skalasının
alt sıralarında yer alır.
İnsanı “eşref-i mahlukat” yapan cevher, onun ruhu ve ruh
dünyasıdır. İnsan neslinin babası Hz. Adem’e bütün isimleri öğreten Cenab-ı
Hak, böylece insana varlığın anahtarlarını teslim etmiş ve bu bilgi sayesinde
onu diğer varlıklardan üstün kılmıştır. Bu bilgi öylesine kıymetli, öylesine
kutsal bir bilgidir ki, her daim Allah’ı tesbih eden melekler dahi bu ilme
sahip olan insanın önünde eğilmekle mükellef kılınmışlardır.
İnsanı yeryüzünde Allah’ın halifesi, temsilcisi, vekili
yapan da bu bilgi, bu cevher, bu ruhtur. Bu yönünü ihmal eden ya da kendinden
menkul olduğunu zanneden bir insanın bu hilafet vazifesini yerine getirmesi
mümkün değildir. Kendi cevherini unutan insan, ancak kendi sahte cennetinde
kendisinin –hâşâ- bir ilâh olduğu zehabına kapılır ve böylece hem dünyasını hem
de ahiretini heba eder.
Beşer değil insan olmak
Bu, artık insan değil, beşerdir. Yani kendini et ve
kemikten ibaret sanan zayıf, aciz, aceleci bir maddi varlıktır. Oysa insanın
amacı beşeriyetten insaniyete geçmektir. Fakat burada kalmak da değildir gayemiz.
Adım adım, sabırla ve duayla insaniyetin kemâl makamlarına ulaşmaktır. Ta ki
insan Allah’ın halifesi olduğunu hatırlasın ve bu sorumluluk bilinciyle
hayatını idame ettirsin.
“Ben kimim?” sorusuna işte bu varlık düzeyinde cevap
aramak durumundayız. Cenab-ı Hak Kur’an’da “ben insanları ve cinleri ancak bana
ibadet etsinler diye yarattım” buyurduğunda, insanın özündeki bu ruhî cevhere
atıfta bulunmaktadır. İnsan Allah’ın varlığına ve birliğine şehadet etmek için
yaratılmıştır. Çünkü tek hakikat O’dur. O’ndan bağımsız varlık yoktur. O’ndan
ayrı hakikat yoktur. O’nun dışında değer, anlam, erdem yoktur. İnsan ancak
hakikatle varolduğu zaman anlamlı bir varlıktır. Mutlak hakikat tek olduğu ve Cenab-ı
Hakk’tan başkası olmadığı için insan, varlığının anlamını ancak O’na
yakınlaştıkça keşfeder.
Hayatını sahte bir cennette çelik-çomak oynayarak
geçirmek insanın onuruna yakışmaz. Çünkü insan “ahsen-i takvim” üzere yani en
güzel surette yaratılmıştır. Çünkü insanı yaratan Allah, yine ona konuşmuş,
vahiy ve peygamber göndermiştir. Çünkü insan bir hayvan değildir ve kendisine
verilen nimetlerin şükrünü eda etmelidir.
Fakat insandaki beşeriyet yönü, yani zayıf ve aciz
tabiatı onu yalnız bırakmaz. Kulağına hep başka şeyler fısıldar. “Gel bu
dünyanın tadını çıkar!” der. “Zaten bu dünyadan başka hayat yok.” der. İnsanın
aklını ve gönlünü çelmek için binbir bahane uydurur. İnsanı beşeriyet makamında
tutmak için elinden gelen her şeyi yapar. Nefsanî duygularına amir olması
gereken insan nefsinin memuru, kölesi haline gelir. Kendinden daha aşağıda bir
varlığa boyun eğen kişi, onurunu, izzetini, hatta aklını ve izanını koruyabilir
mi?
Manevi yolda kılavuz
Peki maddeyi aşıp manaya yelken açan insan, varlık
denizinde yolunu nasıl bulacak? Bu, “ben kimim” sorgusunun en kritik yönlerinden
biridir. Zira maneviyat yolu da pek çok tuzakla, desise ile doludur. Neden?
Çünkü şeytan insanı hiçbir zaman yalnız bırakmaz. Meyhanede de onun peşine
takılır, camide de tekkede de... İnsan manevi yolda ilerlerken de
irşada muhtaçtır. Nasıl madde aleminde her şeyin bir kuralı, düzeni, nizamı
varsa, mana aleminin de kuralları, ilkeleri vardır. Bu kurallar olmasa insan
maneviyat yolunda da olmadık badirelerle karşılaşabilir.
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, insanın
maneviyat alemini kendi başına inşa edebileceğine inanmasıdır.
Birkaç mistik şiir, birkaç felsefî söz, birkaç sırlı ve sihirli cümle... işte
insanın ihtiyaç duyduğu maneviyat iklimi! Öyle mi acaba? Sahih kaynaklardan
beslenmemiş bir maneviyat arayışı, insanın ihtiyaçlarına cevap verebilir mi?
Sosyete maneviyatına dönüşen, köksüz ve temelsiz
ruhiyatçılık insanın derdine derman olamaz. Nasıl insan suyunu temiz kaynaktan
içmek, ekmeğini saf hamurdan yoğurmak zorundaysa, manevi gıdasını da doğru
kaynaktan almak zorundadır. Kur’an “hevasını kendine ilah edineni gördün mü?”
diye soruyor. Çünkü insan “ben maneviyat yolcusuyum” derken, Allah korusun, hiç
bilmeden nefsinin kulu ve kölesi olabilir. Kibre kapılıp şirklerin en kötüsü
olan gizli şirke mağlup olabilir. Manevi yolda ilerlediğini zannedip hiç
bilmeden mukaddesata, maneviyat alemine isyan bile ediyor olabilir.
O yüzden burada da bir mizana, kıstasa, ölçüye ihtiyaç
var. O ölçüyü veren de şüphesiz Kur’an ve Sünnet’tir. Bu sahih ve
berrak iki kaynak, “ben kimim?” sorusuna açık ve net cevaplar veriyor: İnsan bu
alemde hakikata şehadet edecek, adaleti kuracak ve Allah’a kulluk edecektir.
İnsanı yüceltecek olan vasıflar işte bunlardır. İnsan imanlı ve erdemli olacak
ki hayatında anlam bulsun.
Bizi beşeriyet mertebesinden insan makamına taşıyacak
olan, bu ahlâkî ve manevi hasletlere sahip olmaktır. Zira insanı insan yapan,
onun kendi eliyle ürettiği maddi araçlarla övünmesi değildir. Bu,
şirkin en tehlikeli türlerinden biridir. İnsanı insan yapan, maddeyi aşması,
manaya ulaşması ve anlamlı bir hayat yaşamasıdır.
Akıl sahibi insan, bu anlamın nerede olduğunu bilir.