Tencere - Serhat ALBAMYA
Tinercilere Özür Borcum Var!
Bundan bir kaç yıl önce üniversitede, aldığımız eğitimin
bir parçası olarak gözlem yapmak üzere belirlenen okullarda göreve gidiyorduk.
Çeşitli derslere giriyor, öğretmenlik mesleğine hazırlanıyorduk.
Derslerine girdiğim çocuklarla aram gayet iyiydi.
Çocukları sevdikçe öğretmenliğe de ısınıyordum. “Neden olmasın ki... Neden ben
de öğretmenlik yapmayayım..” diye düşünürken kendimi hayallere dalmış buluyordum.
Kimi zaman lastik ayakkabılı çocukları sırtıma alıp derelelerden
geçirdiğimi, kimi zaman da harçlığı olmayan bir öğrenciye kendi sefertasımdan
yemek verdiğimi düşünerek “fedakâr öğretmen” olmanın derin hazzına gark
oluyordum. Fakat tam öğretmen olmaya karar vermişken öyle bir olayla
karşılaştım ki, bu mesleğe olan sempatim tükeniverdi. O gün de sıradan bir
gözlem günüydü. Öğretmenler odasında oturuyorduk. Teneffüs zamanıydı. İçeride
maaşların azlığından, hayatın zorluğundan yakınan sınıf öğretmenleri, çocuklara
test hazırlamaya çalışan bir rehberlik öğretmeni, “acaba sınav kağıtlarını evde
mi okusam burada mı” diye kara kara düşünen çiçeği burnunda bir İngilizce
öğretmeni, duvarlarda birkaç poster ve oldum olası çalıştığını görmediğim pili
bitmiş bir saat vardı. Her şey gayet normaldi fakat kapıda beliren sınıf
öğretmeni ve karşısında hıçkıra hıçkıra ağlayan minik bir öğrenci bu atmosferi
bozdu. Emektar bayan öğretmen, çocukla yaptığı konuşmadan
sonra yanımıza geldi. Sesi üzgün ve telaşlıydı. Ne olduğunu sormadan
anlatmaya başladı:
– Sabah sınıfa girdim, dersi anlatıyorum. Arka sıralara
doğru gidince fark ettim ki, bu çocuğun yüzünde bir gariplik var. Biraz daha
yakınlaşınca anladım, çocuğun kaşları tamamen kazınmış!..
Hepimiz şaşkındık, anlatmaya devam etti: “Yavrucuğum ne
oldu sana? Yüzüne ne oldu” dediğimde ağlamaya başladı sonra da başına gelenleri
bir bir anlattı. Sabah okula gelirken tinerciler önünü kesmiş parasını istemiş.
Vermeyince de jiletle çocukcağızın kaşlarını kazımışlar.
Hepimiz hayretler içinde kalmıştık. Tinercilere okunan
beddualar havada uçuşmaya başlamıştı. Hemen homurtular eşliğinde klasik “bu
kanunlar böyle oldukçaa...” ile başlayan ahkâmlar kesildi, ardından zilin
çalmasıyla herkes tekrar dersinin başına döndü. Bu sırada çocukcağız da Müdür
Bey’in odasına gönderildi. Afallamıştım Ya tinerciler diğer çocuklara da zarar
vermeye başlarlarsa? Bütün ders sorular kafamda döndü durdu. Zil çaldı, teneffüse
çıktık ve tekrar öğretmenler odasına geçtik. Çocuğu ve hocayı merak etmiştik ki
çok geçmeden hoca yüzünde bezgin bir ifade ile girdi içeri. “Amaan, bu
çocuklarla uğraşılmaz” diyordu.
Hepimiz merak ediyorduk. Hepimiz anlatsın diye hocanın
ağzına bakıyorduk. Biraz soluklanıp güldükten sonra durumu anlattı. Hocanın
anlattığına göre müdür çocuğa birkaç soru sorarak gerçekte olan biteni hemen
anlamış. Çocuğa “Tinerciler sana ne dedi? Üzerlerinde ne vardı? Kaç
kişiydiler?” gibi detay soruları sorunca çocuk afallayarak cevap verememiş,
mecburen doğruyu anlatmak zorunda kalmış. Meğer bizim bu afacan, liseli abilerinden
gördüğü “kaşa jiletle çizik atma modası”nı kendi çapında denemek istemiş. Bir
gıdım sağdan bir gıdım soldan, olmadı biraz daha derken bütün kaşları kazımış.
Şimdi -bu fırsat- tinerci arkadaşlara sesleneyim: Abiler
kardeşler! Zararlı bir yoldasınız, Allah yardım etsin. Çok içenler azaltsın, az
içenler bıraksın, aslında kimse bulaşmasın. O gün size çok kızıp söylenip
günahınızı almıştım, hakkınızı helal edin.
Bir Gezginin Günlüğü-13
Sedat “Arifler Yolunun Edepleri”ni okumama gülerken ben
de toparlanmaya başladım. Bu köyde kalmaya başladığım günden beri ne zaman
gideceğimi tam olarak bilmediğim için eşyalarımın hepsini çıkarıp
yerleştirmemiştim. Bir önceki gece aldığım güzel habere bakılırsa motorumun
tamiri bugün yarın bitecek gibi. Aslında köyden hemen gitmek gibi bir niyetim
de yok ama daha gezmem gereken yerler var.
Sedat dışarıda Tacettin ile konuşurken ben de
hazırlanmamı bitirdim. Köye indiğimde olumlu bir haber alırsam geri dönüp
buradaki arkadaşlarla görüşür sonra da yola çıkarım diye düşünüyordum. Bir süre
sonra Sedat seslendi. “Haydi hızlı sofi!..” gibi bir şey söylüyordu. O öyle
deyince Tacettin ona gülüyordu fakat ben her zaman olduğu gibi Sedat’ın
sözlerindeki komikliği fark edemiyordum.
Çantalarımı bir kenara topladıktan sonra dışarı çıktım.
Köye Sedat’ın kullandığı motor ile inecektik. Bir süredir motor
kullanmadığımdan olsa gerek, motoru özlemişim. Sedat’a, köye kadar ben
kullanabilir miyim, diye sorunca, seve seve, dedi ve yola çıktık. Bağ evi ile
köyü birbirine bağlayan, sağına soluna ağaçlar dizilmiş yolun üzerinde giderken
tarlada çalışanlara el salladım. Ellerindeki işi bırakmadan selam veriyorlar,
kimi zaman da durup gülerek bize sesleniyorlardı. Bir an bu köydeki son günüm
olduğunu düşünüp üzüldüğümü hissettim. Bu kadar kısa zamanda bu köyü neden
sevdim hâlâ anlayamıyorum.
Köye doğru yaklaşırken petrol istasyonunun önünde her
zamanki gibi otobüslerin doluştuğunu gördüm. Sedat otobüsleri geçtikten sonra
ilk sağa girmemi söyleyince geldiğimizi anladım.
Girdiğimiz sokak bir sanayi sitesinin sokağını
andırıyordu ve motorum orada olmalıydı. Benim için önemli bir andı çünkü
motorumun tamiri bittiyse buradaki arkadaşlarla son kez görüşüp, gezime
kaldığım yerden devam edecektim. Sedat;
– İşte geldik, dua et de motorunun tamiri bitmiş olsun,
deyince farkında olmadan;
– İnşallah kurban, diye cevap verdim.
Sedat önce biraz afalladı ama daha sonra her zamanki
gibi bana gülmeye başladı. Farkında olmadan inşallah kurban dedim! Bana ne
oluyor? Bu köydeki insanlara mı benzemeye başladım?