Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Referandumla Ne Değişecek?
Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren devleti yöneten
politikacılar, askerî ve sivil bürokrasi, iktidarı hiçbir zaman halka
bırakmayacak bir yönetim sistemi tesis etmeye çalıştılar. Bu düşünceye göre
halk cahil, eğitilmeye, çağdaşlaştırılmaya muhtaç bir kitle idi ve bu kitle
seçkin bir politikacı ve bürokrat zümresi tarafından yönetilmeliydi.
Çok partili sisteme geçilip de CHP iktidarını kaybedene
kadar bu sistem sorunsuz işledi. 1950 yılında Demokrat Parti (DP)’nin ezici bir
çoğunlukla iktidara gelişi sonrası, mevcut sistem yeni bir yapılanmaya giderek,
halka kaptırdığını düşündüğü iktidarı yeniden elde etmek istedi. Sandıkta halk
ile başa çıkamayan bu anlayış, 1960 askerî darbesi ile seçilmiş DP iktidarını
alaşağı ederek, iktidarı yeniden ele aldı. Sonrasında yapılan 1962 ve devamı
olan 1982 anayasaları ile oluşturulan kurumlar yoluyla, halk hangi siyasi
partiyi iktidara getirirse getirsin, devlet yönetiminde son sözü bürokratların
söyleyeceği bir yapı inşa edildi.
Burada amaçlanan ise şuydu: Halk, bu sistemin onayını
alan siyasi partileri iktidara taşıyacak, hükümet etme görevini devralan
partiler ise bürokrasi tarafından belirlenmiş kırmızı çizgiler dışına çıkmadan
ülkeyi yönetecek! Genellikle böyle de oldu. İktidarlar daha çok, bürokrasinin
pek anlamadığı ekonomi, sağlık, bayındırlık gibi alanlarda politika yapıp amme
hizmeti gördüler, askeri ve yüksek yargıyı ilgilendiren konulara pek
ilişmediler. Bu konuda haddini aşan hükümetler ise ya yargı mekanizmasının
engellemeleriyle karşılaştı ya da darbe, muhtıra ve parti kapatma gibi çeşitli
yöntemlerle ehilleştirildi ya da iktidardan indirildi.
Yakın tarihimizde 28 Şubat sürecinde yaşananlar başta
olmak üzere, başörtülülerin üniversitede okuması, meslek liselilerin
üniversitede dilediği bölüme girmesi, Cumhurbaşkanı’nın seçilmesinde 367
şartının aranmaması ve benzeri konularda yüksek yargının aksi kararlar vererek,
halk iradesinin, hükümetlerin ve topyekün milli iradenin tecelli ettiği
TBMM’nin nasıl iş göremez hale getirildiklerine şahit olduk.
Hukuk dışı bu uygulamalara karşı kayıtsız kalabilmek
mümkün değil. Askerî darbe ile oluşturulmuş bir anayasa ve devlet kurumlarının
21. yüzyıl Türkiye’sine ve insanına yetmediği aşikâr. Türkiye, önümüzdeki 12
Eylül’de mevcut sistemin bir nebze olsun değişip değişmeyeceği yönünde bir
irade ortaya koyacak.
Hak ve özgürlüklerin daha kapsamlı olduğu, devleti
birtakım atanmış bürokratların değil, seçilmiş iktidarların yönetmesini
sağlayacak modern bir anayasayı bu ülke fazlasıyla hak ediyor. Referandumda
oylanacak paketin beklentileri karşılamaktan uzak olduğunu belirtmekte fayda
var. Fakat paketin kabulünün yeni bir anayasa yapılması için yeni bir sürece
kapı aralayacağını ve yüksek yargının kararlarıyla önü tıkanan ülkeye bir nebze
olsun soluk aldıracağı da bir gerçek.
Generaller de Yargılanır
Geride bıraktığımız Ocak ayında Taraf gazetesinde
yayımlanan ve kamuoyunda “Balyoz Darbe Planı” olarak bilinen haberin doküman ve
CD’lerinin savcılığa teslim edilmesinden sonra başlayan hukuki süreç, nihayet geçtiğimiz
ay savcıların hazırladığı iddianamenin Beşiktaş 10. Ağır Ceza Mahkemesi
tarafından kabul edilmesi sonrası “Balyoz Davası”na dönüştü. Mahkemenin kabul
ettiği iddianameye göre, aralarında üçü eski kuvvet komutanı olmak üzere dört
orgeneral, 25’i halen görevli 29’u emekli olmak üzere toplam 54 general ve
amiralin de bulunduğu 196 şüpheli ve sanık “darbeye eksik teşebbüs”
suçlamasıyla yargı önüne çıkacak.
Hatırlanacağı üzere sözkonusu darbe planıyla, seçilmiş
hükümeti iktidardan indirmek için toplumsal kargaşa çıkartılması
hedefleniyordu. Birçok din adamı, politikacı, gazeteci, akademisyen ve
öğrencinin tutuklanmasını, bazılarına suikast düzenlenmesini, Fatih Camii’nin
bombalanması, hatta Ege Denizi’nde Yunan uçakları ile it dalaşına girilip bir
uçağımızın düşürülmesinin sağlanması, bu olmazsa kendi uçağımızı kendimizin
düşürerek Yunanistan ile suni bir gerginlik çıkarılması gibi bir dehşet
senaryonun yürürlüğe konulması tasarlanıyordu.
10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin iddianameyi kabul etmesiyle
birlikte söz yargıda. Bu davanın önemi ise, ilk kez bir darbe teşebbüsünden
gerçekleşmediği halde hesap sorulması ve bu davada emekli ve muvazzaf çeşitli
generaller ve orgenerallerin yargılanacak olması. Bu ise ülkemizin bir hukuk
devleti olma yolunda hızla ilerlemesinin önemli göstergelerinden birisi kabul
edebileceğimiz önemli bir milat.
Basma Eteklere Bulaşan Kan
Anadolu’da herhangi bir köyü ziyaret edenler bilirler;
Anadolu kadınları genciyle yaşlısıyla çiçekli basma etekler giyerler. Bin bir
renk ve desene sahip motifli kilimler kadar renklidir bu etekler. Üzerlerinde
güller, papatyalar, laleler… Her biri farklı renk ve şekillerle bezenmiş bu
etekler, ilkbahar kadar canlıdır. Anadolu kadınının iç dünyasının renkliliği,
zenginliği adeta o basma eteklerde resmedilir. Bir de en az bir tane büyükçe ön
cebi olur o eteklerin. O ceplerde tarlaya, dağa, kıra giderken ekmek, zeytin,
peynir, dönerken taze domates, patates, fasulye taşınır. Bir de çocukları,
torunları sevindirmek için şeker, çikolata, ceviz, fındık… Anadolu asırlar
boyunca böylesi güzel manzaralara sahne olmuştur. Peki, ya şimdi?
Hatırlanacaktır, geçtiğimiz yıl Diyarbakır’ın Lice
ilçesine bağlı Şenlik köyünde Ceylan Önkol isimli 12 yaşındaki bir kız çocuğu,
dağa odun toplamak için gitmiş ve evden ayrılışından kısa bir süre sonra bir
patlamayla havaya uçarak hayatını kaybetmişti. Sonradan annesinden dinlemiştik
Ceylan’ın hikâyesini. Kendi halinde, annesine babasına saygılı, okul harici ev
işlerinde annesine yardım eden, zeki bir kız çocuğuydu. Üstelik ölümünden
birkaç ay önce Ramazan ayında tüm oruçlarını tutmuş, Kur’an’ı da iki kere
hatmetmişti. O gün dağa odun toplamaya gitmiş, elindeki ağaç kesmeye yarayan tarhayı
bilmediği bir cisme vurmuş ve askerî mühimmat olan o cismin patlaması sonucu
parçalanmıştı.
Olayın bu kız çocuğunun ölümü kadar iç acıtan tarafı
ise, Ceylan’ın annesinin kızının parçalanmış cesedini çiçekli basma eteğine
toplayarak otopsi için yakındaki jandarma karakoluna götürmesi olmuştu.
Ceylan, ülkemizin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde 30
yıldır süregelen kirli bir savaşın kurbanı olan yaklaşık 500 masum çocuktan
sadece birisiydi. Gönül son olması dilerdi, fakat ne mümkün! Geçtiğimiz ay
Van’daki bir askerî bölgenin yanında piknik yaparken, ensesinden giren tek
kurşunla ölen ve son sözü “oyyy” olan 16 yaşındaki Canan, İstanbul Halkalı’da
yaşamını yitiren 17 yaşındaki Buse, ondan önceki ay yolun karşısına koşarak geçmek
isterken panzer altında kalan Şırnaklı 10 yaşındaki Diren, akşam dershaneden Küçükçekmece’deki
evine dönerken otobüse atılan molotof kokteyli sonucu yanarak hayata veda 17
yaşındaki Serap, diğer çocuklar ve gencecik yaşında şehit düşmüş insanlarımız…
Geride kalan ise, gözü yaşlı, basma eteklerine kan ve gözyaşı bulaşmış analar…
Peki, ne için bunca ölüm, bunca acı? Ne adına o çocuklar
ölmeye, o anneler ağlamaya devam edecek? Vicdanlarımıza bunu sormanın vakti
geldi de geçiyor. Tabii bir de tüm bu acılara sebep olan, bu savaşın bitmemesi
için her girişimde bulunanlara hesap sormanın.
Olanlar, Susanlar,
Saklananlar
Geçtiğimiz ay ülke gündemine konu olan bir haber oldukça
şaşırtıcıydı. Bir gazetede manşetten verilen habere göre, terörle mücadelede
kullanılan ve teröristlerin yerlerini koordinatları ve fotoğraflarıyla
belirleyen Heron uçaklarımızdan birisi, bir üsteğmen tarafından komutanı olan
bir yarbaya düşürtülmek isteniyordu. Milli İstihbarat Teşkilatı’nın telefon
dinlemelerine takılan görüşmeye göre üsteğmen, komutanı olan yarbaya PKK’lıları
kastederek “Heronlar sebebiyle çok adamımız ölüyor. Ya Heronları düşürün ya da
koordinatlarını değiştirin…” diyordu.
Böyle bir olaya inanmak elbette güç. Bir ülkenin askeri,
savaştığı düşmanı neden korumak ister? Neden büyük paralara alınan kendi
uçağının düşürülmesini talep eder? Bu sorular gayet tabii ki sorulmalı ve
cevabı aranmalıdır. Ki öyle de oldu. Medyanın duyarlı ve vicdanlı gazetecileri
günlerce bu soruları sordu, fakat konunun birinci ağzı olan Genelkurmay Başkanlığı
günlerce tek satırlık açıklama yapmadı. Günler sonra da bir gazeteye yaptığı
açıklama ile halen görevde olan subaylar hakkında MİT’in raporundan sonra
soruşturma açıldığı, fakat yetki karmaşası sebebiyle soruşturmanın devam
etmediği mealinde kısa bir açıklamada bulundu.
Ne tuhaf! Haklarında yıllarca bir dava açılamamış o
subaylar neden en azından açığa alınmadılar? Neden halen görevdelerdi? Asıl
merak uyandıran ise görevi halkı bilgilendirmek olan birçok medya kuruluşunun
böylesi ve benzeri iddialar karşısında neden sürekli susup, gazete ve
televizyonlarında bu olaya tek satır yer vermediğiydi. O subaylar kimdi? Orduya
sızmış PKK’lılar mıydı? Yoksa bir takım derin odakların adamları mı? Medya
neden bunları sormuyor, susuyordu? Neden susuyorlar sahiden?
Galiba bir gazetecinin, “Türkiye’nin gerçek yüzünü
görmek için medyanın hangi konularda sessiz kaldığına bakmak gerekir. Hastalık
medyanın bu sessiz bölgelerinde saklı çünkü…” sözlerinde haklı. Sahi, neden
susuyorlar? Yoksa öğrenmek istemeyeceğimiz bir takım kirli ilişkileri mi
saklıyorlar bizlerden?
Kısa
Kısa
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, uzun yıllardır kamuoyunu meşgul eden profesyonel
ordu kurma çalışmalarının ilk aşaması olarak, teröre karşı mücadele edecek
tamamı profesyonel askerlerden oluşan sınır birlikleri oluşturma amacında
olduklarını açıkladı. Oluşturulması düşünülen birliklere dair teknik detaylara
da değinen Erdoğan’ın açıklaması kamuoyunca olumlu karşılanırken, konu hakkında
konuşan uzmanlar, bu askerlerin yeni bir JİTEM vakası yaşanmaması için iyi
denetlenmeleri gereğini vurguladılar. Hatırlanacağı üzere JİTEM’in adı Doğu ve
Güneydoğu Anadolu’da gerçekleşen yaklaşık 17 bin faili meçhul cinayet ve birçok
karanlık olayla anılıyor.
***
Dünyanın en büyük 20 ekonomik gücünün oluşturduğu G-20 Zirvesi geçtiğimiz ay
Kanada’nın Toronto şehrinde toplandı. İki gün süren toplantıların sonuç
bildirgesinde, dünyada süren ekonomik krizin bir an önce atlatılabilmesi için
katılımcı ülkelerin bütçe açıklarını 2013’e kadar yarıya indirme konusunda anlaştığı
bildirildi. Bu sonuca göre aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 20 ülke
ekonomide kemer sıkma politikaları uygulayacak. Bu da büyük oranda devlet
yatırımlarının azaltılması ve kamu personellerinin maddi beklentilerinin tam
olarak karşılanamaması anlamına geliyor. Global krizden ABD ve AB ülkeleri
kadar etkilenmediği söylenen Türkiye’nin hangi politikaları uygulayacağını ve
nasıl bir iyileşme kaydedeceğini hep birlikte göreceğiz.
***
Boşnak-Sırp savaşının sürdüğü 1995 yılının 11-15 Temmuz tarihleri arasında
Bosna’nın Srebrenica şehrinde katliama başlayan Sırplar, 8372 Müslüman Boşnak
erkeği katletmişlerdi. Bu katliam, 2. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere
yaptığı soykırımdan sonra Avrupa’da yaşanan en büyük soykırım olarak tarihe
geçmişti. Katledilen 8372 kişiden kimliği belirlenen 775 Boşnak geçtiğimiz ay
düzenlenen bir anma töreniyle defnedildi. Törenin sürpriz konuğu ise Sırbistan
Cumhurbaşkanı Boris Tadiç idi. Sırbistan parlamentosunun olayı katliam olarak
tanımasının ardından Tadiç’in cenazeye katılması, Türkiye’nin arabuluculuk
üstlendiği Boşnak-Sırp ilişkilerinde normalleşme dönemine girildiğini
gösteriyor.
***
Kamuoyunda “taş atan çocuklar” olarak da bilinen, Terörle Mücadele Kanunu
mağduru olarak cezaevinde tutulan yaklaşık 3 bin çocuğun büyük bir bölümünün
serbest kalmasını sağlayacak yasa TBMM’de kabul edildi. Yasaya göre birçok
çocuk tahliye edilerek ailesine kavuşacak. Bu şüphesiz ki olumlu bir gelişme.
Fakat bu çocukların sokağa yeniden dönmesi sorununu kökünden çözmüyor. Doğu ve
Güneydoğu illerimizde nüfusun üçte ikisi 18 yaş altı çocuk ve gençlerden
oluşuyor. Bu çocukları suça iten şiddet ortamı ortadan kalkmadıkça
provokasyonlara açık olacaklardır. Bölgede uzun vadede bir sosyal patlama
yaşanmaması için önlemlerin şimdiden alınması ise son derece zaruri bir durum.