Ayın Konusu - Hatıralar ve Dinî Hayat
Ramazan
ayı, yanlış giden hayatı düzeltmek, ibadete, Allah’a kulluğa başlamak için
başlı başına fırsattır. Diğer zamanların ibadetlerine ek olarak ramazandaki ibadetler
çok daha sıcak, kucaklayıcı hissedilir. Toplu halde neşeyle yaşanır ve iz
bırakır.
Hep söylenir ya, oruçlunun iki bayramı var. İlki iftar..
Gün boyu yaşanan açlığın, susuzluğun akşam ezanıyla son bulmasının verdiği
sevinç, haz... Ne mutluluktur o öyle! Cismanî varlığını Allah’ın emrine
adamış olmanın gönül huzuruyla bir sofrada beklemek... Sıcak ramazan
pidesinin, suyun, tatlının, hurmanın önünde oturmak... Ezanla birlikte sanki
bütün tatları yeniden keşfederek yaşadığını, nefes aldığını, var olduğunu
hissetmek...
Dünya üzerinde acaba başka hangi anda böyle mutluluk
yaşanabilir ki? İkinci bayram ise, Allah’ın oruçlunun günahlarını affedip
rahmetiyle sonsuz cennet hayatına ulaştırmasıdır.
Bu iki bayrama erme ümidi her mümini mutlu eder,
neşelendirir, tarifsiz duygular yaşatır. Gününde orucu, gecesinde teravihi,
mukabelesi, ziyaretleriyle gönlü enginlere kanat açar. Ve mümine hiç eskimeyen
hatıralar kalır. Dilden dile, nesilden nesile anlatılır bu hatıralar. İlk günkü
sıcaklığıyla her dinleyende iz bırakır. Müslüman nasıl yaşar, Rabbiyle
irtibatından ne hoşluklar devşirir, neler hisseder, bunları öğretir. Bunlar çok
saf, çok berrak, tertemiz insanî hikâyelerdir.
Semerkand’da bu ay, böyle ibadet anlarının izlerini,
mesajlarını taşıyan hatıralardan bir demet yer alıyor. Kimi yazarlarımızdan,
kimi artık hayatta olmayan yazarların kitaplarından... Kendi hatıralarımızla da
bir araya geldiğinde ne kadar aynı olduğumuzu, aynı kulluk atmosferinde
yaşadığımızı gösteren, birbirinden ilginç, güzel hatıralar...
Ramazan Gelince Şehir
Mitat Enç / 1909 - 1991
Ramazan yalnız çarşının değil tüm kentin (Gaziantep)
hayatını kökünden etkilerdi. Herkes mübarek ayın adım adım yaklaştığını bilir
fakat başlayacağı günü kesin olarak kestiremezdi. Rumeli’nden Arabistan çöllerine
kadar uzanan İmparatorlukta bu gün, kentin bulunduğu boylama göre değişirdi. Bu
yüzden de çevresindeki tepeleri akşam üzeri tırmanıp, ince karpuz dilimi ayın
bir göz açımı ufukta boy göstermesini bekleyenler çoğalırdı. Ne zaman iki şahit
koşarak gelir ve yetkilinin karışısında, ilk hilali gördüklerini yeminle
belgelerlerse o akşam Ramazan topları atılırdı.
Topu duyan ev kadınları mutfağa koşar, ilk sahur
hazırlıklarına koyulur, sokaklarda bekçiler davulları gümbürtdemeye başlar,
peşlerine kadar takılan her boydan çocuk sürüsü “Ramazan geldi hoş geldi”
çığlıklarıyla etrafı çınlatırdı. O günden sonra bir ay tüm kent okulları,
devlet daireleri, çarşılar güneş tepeye dikilinceye dek sessiz bir uykuya
gömülür ancak öğle ezanından sonra kıpırdamaya başlardı. (Mitat Enç, Uzun
Çarşının Uluları, Ötüken Yay.)
Yaz Sıcağında Oruç
Ali Sözer
Ramazan ayının yaz mevsimine denk geldiği zamanlar,
köylüler için zor zamanlardır. Hem oruç tutup hem de gün boyu güneş altında
çalışmak gerekir. Tarlada biçilecek ekin vardır, sonra harman işleri gelir.
Hele eski zamanlarda patoz veya biçerdöver yokken harman işleri uzun ve yorucu
olurmuş. Yazın köyde başka işler de vardır. Hayvanlar güdülmeli, bağ bahçe ile
uğraşılmalı, meyve ağaçlarının dipleri kazılmalıdır. Kısaca, yazın köyde oruç
tutmak, şehre göre bir kat daha zahmetlidir. Fakat pek çoğu fıkra tadında bir o
kadar da ramazan hatırası vardır.
Ninem anlatırdı. Merhum dedem yaz vakti eşeğe binmiş
bahçeye gidiyormuş. Yolda sepetine üzüm toplamış köylülerden birine rastlamış, köylü
iki salkım üzüm vermiş. Hava sıcak. Dedem üzümleri yemeye başlamış. Yol bitmiş,
üzümler de bitmiş, dedem oruçlu olduğunu hatırlayıvermiş.
Dedem, bu olayı her anlattığında “hava çok sıcaktı, çok
susamıştım” dermiş ve ilave edermiş: “Allah’ın bir lütfu işte, unutturdu oruçlu
olduğumuzu.” (Ali Sözer, “Şehr-i Ramazan’ı Köyde Geçirmek”, Yedi İklim Oruç
Özel Sayısı, S. 222, Eylül 2008.)
Zindanda Ramazan
Süleyman Sırrı
İttihat Terakki döneminde tutuklanan gazetecilerinden
Süleyman Sırrı, zindan hatıralarını anlatırken Ramazan’a değinir:
“Tutuklanışımız üzerinden dört ay geçmişti. Ramazan-ı
şerif geldi. Henüz mahkemeye sevk edilmemiştik. En çok, sabırsızlıkla
beklediğimiz şey, muhakememizin yapılması idi. Çünkü sonucunda ya tahliye
edilir veyahut mahkûm olur, bu düşünceden, endişeden kurtuluruz, diyorduk.
Muhakememizin Ramazan içinde yapılacağı anlaşıldı.
Ramazanı nasıl geçireceğimizi tartışmaya başladık. Bazılarımız bu şartlar
içinde oruç tutamayacağımızı belirtiyor, bazılarımız da oruç tutmadığımızı bahane
ederek bizi döveceklerini söylüyordu. Esasen oruç tutacaklar dışardaki gibi
Ramazan hayatına hazırlanıyorlardı. Kavanozlarla reçeller geliyor, çorba ve
yumurta pişirmek için tencereler ve sahanlar getirtiyorlardı.
Ben tutukluların en genci olduğum için, Bakkalkapı
hapishanesinde kayınpederle kahvecilik yapıyorduk.
Ramazanın ilk gecesi -iki kişi hariç- hepimiz oruç
tutmaya karar verdik. Ertesi gün oruçlu idik.
Gözden geçirecek ne bir gazete, ne de bir kitap olduğu
gibi, gelen giden ahbap da bulunmadığından, vakit geçirecek bir vasıtamız
yoktu. Karşılıklı konulmuş ot minderlerin arasında, yarım arşın eninde ve iki
metre boyunda bir geçit olduğundan, bir sağa bir sola gider dururduk. Çünkü
dizlerimizde tutulma tehlikesine uğramamak için dolaşmak lazımdı.
Akşam üzeri bizim kahve müşterileri birer birer mangalda
kimi çorba kimi yumurta pişirir, top atılıncaya kadar iftarlık hazırlarlardı.
Toplar atılınca oruçlar bozulur, bizim ocak işlemeye başlardı. Aynı zamanda
birçok müşterimiz sade ve şekerli kahve isterler, beni bütün bütün
şaşırtırlardı. Bu telaşla kusurlarıma kimse bakmaz, hatır için kahvecilik
ettiğimi bildiklerinden, noksanlarıma aldırmazlardı. Hasılat da fena değildi.
İlk akşam namazını Cerrahpaşa hatibi kıldırdı. Namazdan
sonra sohbete başladık. Yatsı yaklaştığı zaman, Hafız Kemal Efendi’nin ikazıyla
herkes yeniden abdest alarak yatsıyı ve teravihi kıldık, bitiminde zalimlere
hep birden lanetler, beddualar yağdırdık.
Cenab-ı Hak bedduamızı kabul buyurmuş olacak ki, bizi
böyle mahpuslara dolduran İttihatçıların büyükleri bu sene ramazan-ı şerifi
hapiste geçiriyorlar. Bizi döven gardiyanlarla da dost olmuş, ahbaplığı
ilerletmiştik. Ömürleri boyunca tiyatro, orta oyunu gibi şeyleri görmemiş olan
bu adamlar, kayın pederimin düzenlediği orta oyununu seyrederek pek
beğenmişlerdi.” (1919) (Süleyman Sırrı, Bekirağa Bölüğü’nde Neler Gördüm,
1919, İstanbul)
Bir Demet Ramazan Latifesi
Ali Uysal
Mağfiret ikliminin en güzel meyvelerini yediğimiz,
kirlerden arındığımız ramazan ayı aynı zamanda içinde derin anlamlı nükteleri,
hoş latifeleri de barındırır. Ramazan ayında insanoğlu ibadet üzere olmanın
neşesiyle kötü söz söylemez, hakikati ince, zarif nüktelerle dile getirir.
Geniş zamanları kapsayan oruç, cemiyeti bütün boyutlarıyla tesiri altına alır.
Toplumu bir ay boyunca kuşatır. Böyle olunca ramazanda yaşanan her şey ramazana
özgü ve oruç eksenli olur.
Hoca Nasreddin’den Keçecizâde İzzet Molla’ya kadar nice
gönül ehli latifeleri ile ramazan-ı şerife ayrı bir neşe katar. Anadolu
insanının ince zekâsından, irfanından neş’et eden latife bahçesinde dolaşınca,
oruç ayının tebessüm çiçekleri gönlümüzde ve yüzümüzde renk renk açar. Bu
latifeler genelde Ramazan sofralarına ve teravih namazına özgüdür.
Bir gün Nasreddin Hoca...
Ramazana özgü bir nükteyle Nasreddin Hoca karşımıza
çıkar. Hoca, bahçesindeki incirleri satmak için pazara gider o sırada bir kadın
veresiye verirse alacağını söyler. Hoca kabul eder, bir tane inciri de kadına
uzatır. Kadın almak istemez. Altı sene önce tutamadığı bir günlük orucun
borcunu ödediğini, oruçlu olduğunu söyler. Hoca satmaktan vazgeçer ve şöyle
der: “Öyleyse hanım sana incir veremem. Allah’ın alacağını altı senede ödeyen
kişi kulun alacağını kim bilir ne zaman verir!”
İster kulluk borcunu isterse de kulun kula borcunu ödeme
hususunda hassasiyetlerimizi kıymetlendiren ne güzel bir fıkradır.
Yine Hocamızın latife bahçesinde dolaşmaya devam edelim:
“Hocanın kadılık yaptığı zamanlarda bir adam oruç yiyen
birini itip kakarak Hoca’nın huzuruna getirir. Hoca getiren adama hapis cezası
verir. Adam şaşkındır:
“Hocam cezamı anlıyorum fakat adamın hiç mi suçu
yok?”deyince Hoca:
“Evladım ben bu şehrin kadısıyım, buranın düzenini
bozduğun için sana ceza veriyorum. Halbuki getirdiğin kişi dinin kaidelerini
bozdu. Ben ahiret kadısı değilim. Onun hükmünü, cezasını Mevlâ verecek.”der.
Kendini ceza veren kadı yerine koyanlara, egolarını
tatmine çalışanlara, dini telkin ve tebliğde eksikleri olanlara verilen bu
cevap düşündürücüdür.
Anadolu insanı birçok latifeyi Hoca’ya isnad etmekte bir
sakınca görmemiştir. Bunlardan birini ramazana özgü olduğu için zikretmeden geçemeyeceğim.
Ramazan girince sürekli Hoca’ya “bugün orucun kaçı” diye
sordukları için Hoca Efendi çömleğin içine her gün bir tane nohut atarak hesap
tutmak ister. Küçük kızı, babasını çömleğe nohut atarken görür ve bir iki avuç
da kendisi atıverir. Komşuları sormaya başladığında Hoca çömleğe bakar, bir de
ne görsün... Tam yüz on tane nohut. Çaktırmadan bugün orucun otuz yedisi
deyiverir. Komşular: “Hocam nasıl olur, Ramazan topu topu otuz değil mi?” diye
sorunca Hoca latifeyi patlatır: “Be gardaşım, sen yine bu hesaba şükret ve razı
ol. İş çömlek hesabına kalsaydı, bugün orucun yüz onu idi.”
Oruç tutmuyor ama utanıyor
Orucu tutamadığı zaman açıktan yemenin, içmenin
mahcubiyetini yaşayan Anadolu insanına özgü bir latifeyi daha anlatarak
ramazanın mümin gönüllerdeki neşesine eklemek isterim.
Oruç tutmayan bir genç, Ermenek’te bir köyde keçi
kılından dokunmuş siyah bir çuvalı üzerine örter, ırmaktan su içmek ister. Köylülerden
biri görüp, kimsin diye seslenir ses alamaz. Çuvalın yanına yaklaşır, içindeki
kişiyi görür. Niye bu haldesin, diye tekrar sorar. Su içen mahcup bir şekilde:
“Su içiyorum, çuvalı da üzerime çektim. Görenler hayvan sansınlar diye
düşündüm.” deyiverir.
‘Gel, güneş altında rençberlik
yap hele!’
Ramazanın başında, ortasında ve sonunda bu anlara özgü
ilahilerle, kasidelerle ramazan-ı şerif karşılanır, ağırlanır ve uğurlanır. Bu
güzellikler genelde teravih namazlarında sergilenir. İlahilerden ramazanın
neresinde olduğumuz kolaylıkla algılanır. Çünkü “Hoş geldin ey şehr-i ramazan”
diye karşılanan oruç ayı, “Elveda” ezgileriyle uğurlanır.
Bu uğurlama anını Mersin’in Arslanköy beldesinde
yaşanmış bir olay ile tamamlayalım. Ramazan-ı şerifin ağustos sıcağına denk
geldiği zamanlardır. Köylü güneşin gözünde ekin derip harman sürmektedir ve
tabiî ki herkes oruçludur. Özellikle susuzluk insanları zorlamaktadır.
Ramazan-ı şerifin son günleri yaklaşmıştır. İmam efendi cami hoporlöründen
Ramazanı uğurluyan şiirler, ilahiler söyler. İlahilerde “Elveda ey şehr-i
ramazan, bizleri bırakma..” sözleri geçmektedir. Sıcakta hem çalışıp hem de
orucunu tutan yaşlı bir köylü imama seslenir:
“Ah hocam, gel de bizim gibi güneşin altında rençberlik
yapıp orucunu tut bakalım... Gitme kal mı, yoksa güle güle ey şehr-i ramazan mı
dersin?”
Evet; ramazan ayı kendine has yaşanmışlıklar ve
nüktelerle doludur. Anadolu irfanı ramazan ayını neşesiyle, hüznüyle,
kulluğuyla, ibadetiyle adeta bir insana dönüştürerek idrak eder. Bu idrakin
neticesinde de bu güzel latifeler, fıkralar meydana gelir.
Ah Eski Ramazanlar Deyip
Anlatırız
Taha Yıldız
Her ramazan yaklaşırken çocukluk dönemim gözlerimin
önüne gelir. Beş erkek, bir kız kardeştik. Kur’an ve Sünnet’e son derece bağlı
iyi birer müslüman olan anamın ve babamın kanatları altında büyüdük. Anam,
babam inşaatlara çalışmaya giderken elinden geldiğince bizimle ilgilenir,
özellikle namazımız üzerinde çok dururdu. Ellibeş metrekarelik çatı katında
altı çocuk birden evde olduğumuzda, anamın anasından emdiği süt burnundan
gelirdi. Ve bu her gün olurdu. Tam anlamıyla canından bezdirirdik anacığımızı.
Ama yine de, namaz vakti geldi mi hepimizi sırasıyla banyoya sokardı, abdest
almamız için.
Hastalık dışında bir kez evde namaz kıldığını görmediğim,
sabah namazı da dahil cemaate koşmaya çok önem veren babam, evde olduğunda
bizleri küçük yaşlardan itibaren camiye götürmeye gayret ederdi. Annem de
teravihlere gelirdi. Babamın, bizleri peşine takarak caminin yoluna düşürmesi
hâlâ gözlerimin önünde. Camiye her gidişimde bunu hatırlarım. Bu dönemler namaz
sevgisini, Allah’a kulluk etmenin hazzını, ailece birlikte ibadet etmenin
sıcaklığını tattığımız dönemlerdi. Ve o günler, her türlü muzipliği ve
yaramazlığı da içinde barındırıyordu.
Doksan dokuzluğun taneleri
İstanbul Edirnekapı Mihrimah Sultan Camii’nin hanımlar
kısmının önünde perde çekiliydi. Böylece erkek cemaatle hanımlar birbirlerini
görmezlerdi. Çoğu kez hanımların namaz kıldığı yer boş olurdu. Babam bizleri
namaza erkenden götürdüğünde hanımların namaz kıldığı bu yere girerdik. İpini
çözüp misket oynadığımız doksandokuzluk bir tespihimiz vardı. Namaza kadar
perdenin arkasında tespih taneleriyle misket oynar, sonra bunları halının
altına saklardık, bir sonraki namaza kadar. Yolum bu camiye düştüğünde,
hanımların namaz kıldığı o yere doğru bir bakar, ifadeden yoksun olduğum bir
hüzne kapılırım.
Farzda hepimiz yan yana durur, birbirimizi iteklerdik.
Edâ esnasında da birbirimize kaçamak hareketler yapardık. Babam birbirimizi
itekleyip namazı doğru düzgün kılmadığımız için bazen bizleri caminin içine
serpiştirir, bir ikimizi yanına alırdı. Yaşlılardan yediğimiz fırçalar da az
değildi. Zira namaz aralarında mutlaka birbirimizle konuşurduk.
Namaz sonrası tespih
dağıtırdık
Camide namazın en sevdiğimiz kısmı tesbihattı. Müezzin
“alâ rasûlinâ Muhammedin salavât” dediğinde, hepimiz birden tespihlere
koşardık. Tespihleri alır, cami içindeki cemaate dağıtmaya başlardık. Tesbihat
bittikten sonra da tekrar toplardık. İşittiğimiz azarlar yüzünden tespihleri
atmamaya, bizzat cemaatin ellerine vermeye, topladıktan sonra da düzenli bir
şekilde yerine koymaya önem verirdik. Öyle ya, Allah’ın kendileriyle
zikredildiği şeyler atılmazdı. Ne güzel bir anlayış.
Müezzin mahfilinde lokum
yemek
Camide namaz kılmaktan en çok zevk aldığımız yer
müezzinlerin bulunduğu arkadaki mahfildi. Camiye sürekli gittiğimiz için,
Mustafa ve Hasan Hocalar bizleri kendi evlatları gibi kabullenmişlerdi. Bazen
müezzinliğin kamet kısmını bize yaptırırlardı. Namazlardan sonra “Hüvellâhullezî”yi
okuduğumuz da olurdu. İbadet sonrası bir müddet onlarla oturur, ikram ettikleri
şeker ve lokumları yerdik. Zira cami merkezî bir yerde olduğundan sürekli
mevlit okunur, her zaman için mevlit şekeri ve lokum bulunurdu. Caminin
önündeki panoya mevlit ilanları yazılır, bazen de sırf şeker almak için
mevlitlere katılırdık. Çocukluk işte, şekerlerin dağıtılacağı zamanı dört gözle
beklerdik.
Bazen minarede ezan okudukları yere müezzinlerle
birlikte çıkar, hayranlıkla ezan okumalarını seyrederdik. Bazen de sesi oldukça
güzel olan babama eşlik eder, ezan okumasına şahitlik ederdik.
Müezzin kimdi?
Evimizde televizyon yoktu. Bu yüzden büyük bir açlık
hisseder, televizyon seyretme imkanı bulduğumuzda adeta kendimizden geçer, ne
çıkarsa seyrederdik. Yetmişli yıllardan bahsediyorum. Sadece devletin siyah
beyaz tek kanalının olduğu günlerden... Mihrimah Sultan Camii’nin bahçesinin
altında, cami müştemilatı içinde bir çay ocağı vardı. Babam bazen bizleri
namazdan yarım saat önce bu çay ocağına götürür, televizyona bakar, birer çay
içerdik. Bu arada babam cami cemaatı olan arkadaşlarıyla sohbet ederdi.
Hiç unutmuyorum, bir akşam namazı öncesinde yine bu çay
ocağına gittik. Babam arkadaşlarıyla oturup çay içiyor, ben ise yer
olmadığından ayakta dikelmiş televizyon seyrediyordum. Kendimden geçmiştim,
zira televizyonda Ayı Yogi çizgi filmi oynuyordu. Tam bu esnada akşam ezanı
okunmaya başladı. Babam “Hadi camiye” deyip önden çıktı. Fakat ben televizyon
seyretmeye o kadar dalmışım ki, namaz bitmiş, cemaat geri gelmiş ve ben hâlâ
aynı yerindeydim.
Babamın bir huyu vardı, mutlaka camide bizi arardı,
içeri girdik mi girmedik mi diye. Onun namaza durduğu yer ise her zaman
aynıydı: Minberin sağ tarafı. İşte ben televizyona dalmışken birden sol omzuma
bir el değdi. Gelen babamdı. Ondan oldukça korkardık. Bana “Namazı kıldın mı?”
diye sordu. Ben de çocukça ve anlık bir refleksle “Kıldım” diye cevap verdim.
Babam kılmadığımı elbette biliyordu. Büyük ihtimalle, caminin içinde olup
olmadığımı kontrol etmişti. Bana sordu: “Caminin neresindeydin?” Onun her zaman
durduğu yeri bildiğimden “Sol tarafta, önde köşedeydim” dedim. Babamın
bulunduğu yerden, yani minberin arkasından beni görmesi imkansızdı. “Peki”
dedi.
“Kameti kim getirdi?” Ben “Hasan Hoca” dedim. Burası da
tutmuştu. “Namazı kim kıldırdı?” dedi. “Sami Hoca” dedim. Bu da tutmuştu.
“Namazdan sonra müezzinliği kim yaptı?” sorusuna “Mustafa Hoca” deyince, bana
tek cümle söyledi: “Eve git, akşam namazını kıl, beni bekle.”
Eve gittim, namazı kıldım. Bu arada yatsı okundu.
Korkuyla babamızın gelmesini bekliyorum. Ve nihayet babam namazını kılıp hatmesini
yaptıktan sonra geldi. İçeri girdikten sonra yalan söylemenin cezasını
lâyıkıyla (!) ödetti. Şimdi diyorum ki, iyi ki de yaptı. Zira onun derdi bize
namazı sevdirmek ve iyi birer insan olmamızı sağlamaktı. Yönteminde sorunlar
vardı belki ancak, o kendi yolunun en doğru yol olduğuna inanıyordu ve
samimiydi de. Hem hangimiz çocuklarının eğitiminde hatalar yapmıyor ki?
Sakal-ı şerif ziyaretleri
Ramazan ayında bazı camilerde sakal-ı şerîf ziyaretleri
olur. Müminler salâvatlar eşliğinde sıraya geçerek Allah Rasulü’nün sakalının
bir telini ziyaret ederler. Bu esnada camide muazzam derecede manevi bir
atmosfer oluşur. Kubbe salâtlarla çınlarken, insanların gözlerinden, Allah Rasulü’ne
ait bir şeyi ziyaret etmenin heyecanı ile yaşlar boşalır. Sanki O oradaymış
gibi herkesi bir titreme alır.
İşte böyle ramazanlardan biriydi. Hiç unutmuyorum, Kadir
gecesiydi. Draman’a yakın Kefevî Camii’ndeyiz. Çok müttaki bir mümin olan imamı
Hüseyin Hoca teravihi hatimle kıldırıyordu. O ramazan babamın zorlamasıyla
teravihleri burada kıldık. İşte o gece dualar eşliğinde Hz. Peygamber’in
sakal-ı şerifinin bulunduğu sanduka getirildi. Cemaatte bir heyecan oluştu ki,
sormayın. Tekbirler getirilmeye, dualar okunmaya başladı. Sonra hep birlikte: “Allâhumme
salli alâ seyyidinâ Muhammed’in nebiyyi’l-ummiyyi ve alâ âlihî ve sahbihî ve
sellim.” demeye başladık Bu esnada sanduka açıldı. İçinden, örtülere sarılmış
bir bohça çıkarıldı. Örtünün altından bir başka yeşil örtü… Derken sonunda cam
içinde muhafaza edilen sakal-ı şerif belirdi. İmam efendi onu eline aldı.
Gözlerinden yaşlar boşanarak öptü, öptü, sonra alnına götürdü. Ardından
müminler sırayla sakal-ı şerifi ziyaret etmeye başladılar. Ya Rabbi, şu
milletteki Peygamber sevgisi ne muazzam bir şeydi. Cami adeta salavâttan
yıkılıyordu.
Biz çocuğuz tabii. Sıraya bir yerden ilişiverdik. Bu
arada gözlerim babamda, o ne yapıyor diye. Kendini adeta kaybetmişti. Bir
yandan salâvat getiriyor, diğer taraftan gözlerinden boşalan yaşları silmeye
çalışıyordu. Gördüğüm bu manzara hayat boyu unutmayacağım bir tabloydu.
Böyle bir babanın içten müslümanlığının çocukları
üzerindeki etkisini varın siz hesap edin. Biz ne kadarını yapabiliyoruz
şimdilerde? Vereceğim cevap hiç birimizi memnun etmeyeceğinden, bu bahse
girmeyeceğim.
Hatıraların gölgesinde kalan
geçmiş günler
Babamın bana yazdırıp duvara astırdığı “Dikkat! Namazını
kıldın mı?” tabelasını, anamın ramazanlarda yaptığı şerbetli Şambaba
tatlılarını sahurda iştahla yiyişimizi, sabah namazını hızlıca kılıp kendimizi
yatağa atışımızı ve diğerlerini anlatmak sizleri yorabilir. Ancak bir şey var
ki, Allah ve Rasulü’nü bizlere sevdiren aile ortamımız nedeniyle daima şükür
borcum olduğunun farkındayım.
Biraz Tebessüm
Ali Yurtgezen
Din insanlar için ve gündelik hayatın her safhasında
yaşanan bir olgu. İnsanın bazen beşeriyeti galebe çalıyor, nefsine ağır gelen
mükellefiyetlerle ilgili çizgi dışı tasarruflara yönelebiliyor. Böyle ölçüye
uymayan tavır ve tutumları mazur gösterme, gözden kaçırma, tevil çabaları, çoğu
zaman tebessüm ettiren tuhaflıklar ortaya çıkarıyor. Sonra bir fıkra gibi
dilden dile yayılıyor bunlar. Dini hafife almamak, inanç ve ibadetler konusunda
laubaliliğe sevk etmemek kaydıyla böyle fıkraları anlatıp dinlemekte beis yok.
Hatta biraz fazlaca hüsn-i zan eyleyip bu fıkraların ince mesajlar
barındırdığını söylemek bile mümkün. İsterseniz birkaç örnek hatırlayalım ve
bunların derunundaki incelikleri birlikte görmeye çalışalım.
Teravihe yetişmek
Son dönem divan şairlerinden Keçecizade İzzet Molla,
Fatih’te bir camide teravih kılmaktadır. İmam, namazı hızlı kıldıran meşhur
“jet hoca”lardan. İzzet Molla ise iri yarı, hayli kilolu bir adam. Eğilip
doğrulmakta, rükû ve secdeleri takipte zorlanıyor. İmamın selam verdiği ilk
aralık esnasında, elinde fenerle dışardan biri geliyor ve “Eyvah, yetişemedim!”
diye biraz seslice hayıflanıyor. İzzet Molla’nın canı burnunda, adama dönüyor,
“Birader” diyor; “Ben içindeyken yetişemiyorum, sen dışarıdan nasıl
yetişeceksin!”
Ne dersiniz, sizce de bu fıkrada imam efendilere, onları
kırıp incitmeden tadil-i erkâna riayet hususunda bir ikaz yok
mudur?
İslâm’ın şartı kaç?
Eski zamanlarda asker olan gençlere orduda, bilmiyorsa eğer
okuma yazma öğretilir, başka lüzumlu malumat yanında dinî bilgiler de
verilirmiş. Tabi yine askerî usullerle... Böyle eğitimlerden birinde, bir
ilmihal dersinden sonra komutan acemi bir askere sormuş:
– Söyle bakalım İslâm’ın şartı kaç?
Asker bu meselelerden bihaber. Anlaşılan dersi de
dinlememiş. Ama bir cevap vermesi de gerekiyor.
– Ondur komutanım!
Bunu der demez, okkalı bir tokat inmiş suratına. Fakat
komutan doğru cevabı duymakta ısrarcı:
– Çabuk söyle, İslâm’ın şartı kaç?
– Yirmidir komutanım!
Bir tokat daha ve bu şekilde soru, cevap, tokat sırası
bozulmadan bizim acemi asker kırka kadar çıkmış. Diğer askerler bakmışlar bu
işin sonu yok, fısıltıyla da olsa “Beş de, beş de!” diye kopya vermeye
başlamışlar. Bizimki çaresiz bakışlarla arkadaşlarına dönüp demiş ki:
– Yahu siz ne diyorsunuz; adam kırka razı olmuyor, beş
dersem beni öldürür.
Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama ben bu fıkrada
cahillik saikiyle de olsa İslâm’ın şartlarının sayısını çoğaltmakta, dine önem
atfeden, peşin saygı besleyen bir yaklaşım sezdim.
Zekât böyle anlatılır
Dinî vecibelerin usül ve şartları ilmihal kitaplarında
yazılıdır. Dileyen okuyarak, dileyen ehline sorarak nazarî planda öğrenir
bunları. Fakat bir de mükellefiyetlerimizi hayatın pratiği içinde, yaşanmış hadiseler
çerçevesinde öğrenmek var ki, böylesi daha etkili ve kalıcı oluyor. Zekât
vecibesi ile ilgili bir anekdot, yaşayarak, muhatap olarak öğrenmenin bu
etkisine işaret ediyor sanki.
İhtiyaç sahibi fakir bir adam, hayli varlıklı akrabasını
ziyaret ederek ondan kendisine olan borcunu ödemesini ister. Zengin akraba
şaşkındır. Çünkü bu adamla şimdiye kadar hiç alacak verecek ilişkisi
olmamıştır. “Ne borcuymuş bu?” diye çıkışır. Beriki istifini bozmadan cebinden
çıkardığı bir kağıdı, “İşte senedi burada!” diyerek önüne koyar. Kağıtta şunlar
yazmaktadır:
“İşbu emre muharrer senet mukabilinde nisap ölçüsünün
üzerindeki para ve mal varlığımın kırkta birinden falanca akrabamın hissesine
düşen miktarı bir sene içinde aynen veya nakden ödeyeceğimi, ihtilaf vukuunda
Mahkeme-i Kübrâ’nın hükmüne razı olacağımı beyan ve kabul ederim.”
Zengin adam kendisinden zekât istendiğini anlamıştır.
“İyi ama, bu senedin altında benim imzam yok. Üstelik böyle bir söz verdiğimi
de hatırlamıyorum.” diyerek yan çizmek ister. İhtiyaç sahibi kişi,
“Hatırlamayabilirsin, der, çünkü aradan çok zaman geçti. Biz bu sözleşmeyi Kâlû
Belâ’da yapmıştık.”
Zekâtın her yıl için nisap miktarını aşan mal
varlığından verileceğini, birinci dereceden olmamak kaydıyla akrabaya öncelik
tanımanın efdaliyetini, diğer ibadetler gibi zekâtın da Allah Tealâ’ya bağlılık
iddiamızı ispatladığını ve terk yahut ihmal etmemiz halinde sorumlu
tutulacağımızı anlatan şu nükteli senet, en çok da “borç” vurgusuyla dikkat
çekiyor. Gözden kaçan bir husus bu. Zira fakire yapılan bir ikram değildir
zekât. Mükellef için bir borç, müstehak olanlar için bir haktır. Dolayısıyla
vermesi gerektiği halde zekât vermeyenler, Allah’ın bir emrini yerine
getirmemek yanında fakirin hakkını da gasp etmiş olurlar.
Zenginlerimizin dünyalık işlerde alıp verdikleri ticarî
senetlere gösterdiği itibar kadar kelime-i şahadetle imzaladıkları mükellefiyet
senetlerine de itibar göstermelerini niyaz edelim.
Kitabın Zekâtı Olur mu?
Hüseyin Kaya
Galiba üç ayların içindeydik zira birtakım dinî mevzular
bakkalda, kahvede, pazarda ağır usul konuşulmaya, hatta çiçeği burnunda özel
televizyon kanallarının kuponla dinî kitap veren malum gazetelerin reklamları
program aralarında dönmeye başlamıştı.
Lise ikinci sınıftaydım. Din kültürü ve ahlâk bilgisi öğretmenimiz
muhtemelen yıllık ders planının ve masasındaki ders kitabının konuları dışına
çıkarak ancak birkaç kişinin namazına özen gösterdiği sınıfımızda, namazın ve
orucun ehemmiyetinden bahsetti bir süre. Neredeyse her ortamda artık bu
mevzulardan bahsedildiği için namaz ve oruç bahsi büyük bir ciddiyetle dinlendi
tüm sınıf tarafından. Bir süre sonra hocamız zekât mevzuuna geçti ve zekâtın
ehemmiyetinden bahsetmeye başladı. Bizi fazlaca ilgilendirmediğini düşündüğüm
bu mevzudan sınıfın da sıkıldığını fark ettim ve öğretmenimizle olan
muhabbetimden de cesaret alarak soru sormak için izin istedim. Biraz ders
hareketlensin düşüncesiyle, biraz da hocamıza bu meselenin aslında bize uzak
bir mevzu olduğunu ima için yüz civarında kitabımın olduğunu, kitabın zekâtının
olup olmayacağını sordum kendisine. “Şayet, kitabın zekâtı varsa nasıl
vereceğim, kime vereceğim?” dedim. Sınıfta hafif tebessümler oldu. Hocamız
biraz durdu, sınıf gevşedi ve ardından gözlerime bakarak, “İlmin dahi zekâtı
vardır..” dedi. Sonra kitaplarımın türünü sordu ve eğer çift olan kitabım varsa
mutlaka onları kitaplığımın zekâtı olarak okuyacağını düşündüğüm birilerine
vermemi istedi. Biraz mahcup, biraz da tedirgin oldum.
Benden sonra kuşbaz bir arkadaşımız biraz endişeli biraz
da laubali tavrıyla kuşlarının zekâtını nasıl vereceğini sordu hocamıza.
Dengesiz gülüşmelerden ve peşpeşe gelen ilginç sorulardan hocamızı teneffüs
zili dahi zor kurtarmıştı.
O gün eve gelir gelmez zaten bir televizyon dolabının
iki rafından ibaret olan kitaplarımın önüne geçtim. Çile ve Safahat’ın iki
farklı baskısı vardı küçük kitaplığımda. Yıpranmış olan baskıları kendime
bırakarak nispeten yeni duran iki kitabı ertesi gün hocamıza götürdüm ve
kendisinin bu kitapları uygun gördüğü öğrencilere vermesini rica ettim. Hocamın
tebessümünden içime yayılan huzur, halen bu mevzuyu her hatırlayışımda yeniden
yayılır içime.
Kuşbaz arkadaşımın kuşları ne alemdedir bilmem. Ancak
bir oda dolusu kitabımın her yıl bir kısmını halen ayırıyorum bir kenara ve
vakti geldiğinde yeni emanetçilerine takdim ediyorum keyifle. Çoğu zaman bir
dua yükseliyor kalbimden; ancak yüksek sesle söyleyemiyorum: Zekâtını
verebileceğim tek dünya servetim kitaplarım olsun Allahım…
Bir Çuval Un Parası
Hasan Akçay
Yetmişli yıllar… İlkokulun üçüncü ya da dördüncü
sınıfındayım. Son ders zilinin her çalışında koşarak dökülüyoruz yollara. İlk
durağımız köy camiinin önü. Bir yokuşu çıktıktan sonra bir süre dinleniyor,
iniş için tekrar yola düşüyoruz ve ardından bir yokuş daha tırmandıktan sonra
evimize varıyoruz. Önümüzdeki yollar ya yokuştur, ya iniş. “Düzlük” kelimesi
bize köy camiinin bulunduğu yerden başka hiçbir yeri hatırlatmıyordu.
Yine böyle bir okul dönüşüydü. Caminin önünde oturmuş
dinleniyorduk. Gözlerimiz de karşımızdaki bakkalın içinde geziniyordu. O sırada
bakkal amca dükkanın önünde dikilmiş elindeki paraları sayıyordu. On yüzlük
lira ile on çuval un alabileceğini yanındakilere söylüyordu. Paraları sayıp tam
cebine koyacakken bir tanesi ayaklarının dibine düşüverdi.
Sanki herkesin gözü bağlanmış, yerdeki parayı bir tek
ben görüyordum. Daha önceleri ninemin defalarca, “Sakın ha, size ait olmayan
bir şeyi yerde görseniz bile almayın!” deyişlerini birden unutmuşum. Benden
küçük kardeşimden bir göz işaretiyle parayı yerden almasını istedim. O da bu
isteğimi yerine getirdi.
Yüz lira... Bir çuval un parası... Elli kiloluk bir
çuval un... Aynı mahalleden dört arkadaşla birlikte bir ay boyunca o parayı
hızlı bir şekilde tüketmeye çalıştık. Gün sonunda kalan paraları da eve
götürmeye korktuğumuzdan dışarıda bir yerde saklıyor öyle eve gidiyorduk. Bir
gören olursa hesabını vermek zordu çünkü!
Daha parayı bitirmeden sıkıntısı sarmıştı beni. Onca
nasihate rağmen bir suç işlemiştim. Geçen zaman içinde kul hakkı ile ilgili bir
yazı okusam, bir nasihat dinlesem o olay gözlerimin önüne geliyor, içimde
dayanılmaz bir azap hissediyordum.
İlkokuldan sonra köyden ayrılmıştık. Ortaokul ve liseyi
okumak için ilçeye yerleşmiştik. Ne zaman köye gelsem o bakkal amcayla
karşılaşıyor, yüzüne bakmaya utanıyordum ve içimdeki yara yeniden kanamaya
başlıyordu. Olup biteni ona anlatmadan, hakkını ödemeden ölürsem halim ne olur
diye de korkmaya başlamıştım.
Liseyi bitirdiğim yıldı. Bazen çalışıp bazen de aldığım
harçlıklarla biriktirdiğim para bir çuval un parası olmuştu ki - o zamana kadar
sürekli bir çuval unun kaç paradan satıldığını takip ettim- son kararımı
verdim. Köye gidip, bakkal amcaya borcumu ödeyip ondan helallik isteyecektim.
Ancak o zaman huzura kavuşabilirdim.
Aradan on yıldan fazla geçmişti. Bir çuval un parası da
otuz milyon olmuştu. Para cebimde hazırdı. Her Cuma olduğu gibi namaz çıkışı
bakkal amca ile yine görüştük. Bu sefer koluna girip, kendisiyle özel konuşmak
istediğimi söyleyerek bir kenara çekilip oturduk. Geçmişte olup biteni, şu anki
niyetimi ve çektiğim ıztırabı anlattıktan sonra başımı öne eğip vereceği
tepkiyi bekledim.
O, büyük bir olgunluk ve şefkatle elini omzuma koydu ve:
“Yeğenim, sen yaptığının yanlış olduğunu daha başından anlamışsın. Bu zamana
kadar da ağır bir yük gibi o suçu içinde taşımışsın ve benden helallik
istiyorsun. Seni tebrik ediyorum ve hakkımı ana sütü gibi sana helal ediyor,
senden hiçbir şey de istemiyorum…” diyerek birden bire yüreğimdeki dağı
kaldırdı sanki. Sarılıp elini öptüm. Bir çuval un parasını alması için ne kadar
ısrar ettiysem de parayı almadı. Birkaç kez daha ta yürekten gelen bir ses
tonuyla hakkını helal ettiğini söyledi.
Bakkal amcam hâlâ hayatta ve her yaz köyümüzde
karşılaşırız elini öperim utanarak. Manalı gülüşünden anlarım yeniden o günü
hatırladığını ve bilir ki bir daha incinirim diye bahis açmaz o günden.
Mescit Kuşu Haydar Amca
Ahmet Miroğlu
Benim çocukluk yıllarımda camiye bağlılık noktasında
kendisinden en çok etkilendiğim kişiydi. Köyümüz henüz belediyelik bir kasaba
olmamıştı. Elektrik yoktu. Sokaklar yazın toz, kışın çamur deryasını andırırdı.
Ezan, ikide bir ilçeye götürülüp şarj ettirilen
akümülatörler sayesinde okunabiliyordu. Akümülatörleri şarj ettirebilme
uğrundaki çırpınışlarını hatırlarım.
Ümmî bir zattı. Ezan kelimelerini tam telaffuz edemezdi.
Fakat düzgün ezan okuyan birisinin bulunmadığı zamanlarda mikrofona geçiverirdi.
İnce, alabildiğine tiz bir ses…
Niye o kadar yüksek sesle ezan okurdu bilmiyorum. Acaba
müezzinin sesinin ulaştığı yere kadar veya sesinin gürlüğü nispetince
günahlarının affedileceğine ve canlı cansız bütün mevcudatın sesinin ulaştığı
yere kadar ona şahitlik yapacağına dair Peygamber müjdesini mi işitmişti? Yoksa
“Bre gafiller, ne durursunuz, kulluk vaktidir, namaz zamanıdır, ibadet anıdır…”
diye haykırmak istediğinden mi?
İmam ve müezzin efendilerin nadiren köy dışında
bulunduğu dönemlerde, caminin anahtarının, üstelik namazla niyazla alakası
olmayan bazı gammazlar marifetiyle elinden alındığı demlerde sabahleyin camide
cemaatle namaz kılınamadığını görünce üzülmüş, musalla taşına tırmanarak
hançeresini yırtarcasına bir ezan okumuş ve evine kadar ağlayarak gitmiştir.
Hiç unutmuyorum, köyün tek Kur’an kursu binasında şu
anda hatırlayamadığım bir münasebetle yenilen yemekten sonra, çay ikramını
beklemeden, meclistekilerin “Namazı burada cemaatle kılalım.” ısrarlarına hiç
iltifat etmeden camiye koşturmuştu.
Oğulları cemaate yetişmek için çiftini çubuğunu
üşenmeden toplayıp köye döndüğünü, namazı eda ettikten sonra yeniden tarlasının
yolunu tuttuğunu defalarca anlatmışlardır.
Bizim Haydar amcamız, işte böyle, o Peygamber hadisinde
bahsi geçen, hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Allah’ın arşı altında
gölgelendireceğini vaat ettiği yedi sınıftan bir sınıfın güçlü adaylarındandı.
Onun kalbi sanki mescide asılmış kandil gibiydi.
Kalbi cami ile atan Seyit
Dayı
Çocukluk bu ya… Kendisini önceleri pek fark etmemiştim.
Çevresindekiler gözlerinin görmediğini söylerlerdi. Küçükken geçirdiği bir
çiçek hastalığı görme duyusunu alıp götürmüştü. Fakat o hayata küsmemişti.
Büyümüş, evlenmiş, çoluk çocuk sahibi olmuş, işinde gücünde, namerde muhtaç
olmadan geçinip giden bir insandı.
Hiç saat kullanmazdı. Ama her nasılsa namaz vaktini
şaşmazdı.
Onu beş vakit namazda, yaz, kış, ilkbahar, sonbahar
daima cemaatin arasında görürdünüz. Ne kar, ne yağmur, ne dolu onu camiye
gitmekten alıkoyabilirdi. Sıcağa, soğuğa aldırış etmez, yarı beline kadar karı,
diz boyu çamuru yara yara yola koyulurdu.
Bağ bahçe işlerini de pek severdi. Yine böyle bahçesinde
gündelik işlerle meşgulken Cuma günleri ezandan bir saat veya 45 dakika kadar
önce okunan “sela”yı işitiverdi. Olacak bu ya, o günün Cuma olduğunu unutmuştu.
Her nasılsa… Belki de hayatında ilk kez…
Oğluyla birlikte çalışmaktaydılar. Elindeki aleti
bıraktı. Çok üzülmüştü. Çarçabuk köye gitmeli, cumaya hazırlanmalı ve saftaki
yerini almalıydı. Oğluna atları arabaya koşmasını söyledi. O telaşla arabaya
binecekken düştü. Düşmesiyle birlikte belinde korkunç bir sızı hissetmişti.
Babasını incitmemeye çalışarak kucaklayan oğul, onu
arabaya bindirdi ama bahçeden eve gelene kadar ıstırabı hayli artmıştı. Yine de
Cuma namazına gitmek istiyordu. Zar zor engellediler. Beli kırılmıştı. Camiye
devam edememek onu yedi bitirdi. Seyit Dayı o yataktan bir daha kalkamadı.
Bir süre sonra köy camii, en sadık cemaatlerinden
birisini bahçedeki musalla taşından uğurladı.
Onun kalbi sanki mescide asılmış kandil gibiydi…
Molla Ramazan Efendi
Bir Arap ülkesindeydim. Evimizin biraz uzağında bir
mescit vardı. Genellikle oraya gidiyordum. Mescit, bânisinin ismiyle anılıyor:
Molla Ramazan Efendi Mescidi…
Molla Ramazan Efendi, buraya Türkiye topraklarından göç
etmiş bir âlim ve mutasavvıf… Yüz yaşını çoktan aştığı söyleniyor. Hatta keşif
ve keramet sahibi bir zat olarak anılıyor, çok saygı görüyor. Oğlu ve torunları
da alim, müttaki kimseler.
Yüksek yaşına ve daha sonra oğlu tarafından babasının
vefatı üzerine yayınlanan bir kitaptan anladığımız kadarıyla pek çok hastalıkla
baş etmeye çalışmasına rağmen Molla Ramazan Efendi’nin bir vakit bile cemaatten
geri kaldığı görülmüş değil.
Bir gün mescide gelişine tanık oldum. Evin kapısı
açıldı. Molla Ramazan Efendi çıktı. Yürümeye başladı. Her şey yavaş çekim bir
kamera kaydı gibi. Her hareket, her davranış o kadar yavaşlatılmış bir şekilde
seyrediyor ki… Elindeki bastonu kaldırışı, indirişi… Özellikle de adım
atışları… Nasıl anlatsam? Ayağını kaldırıyor ve siz onun bir tüy gibi havada
süzüldüğünü seyrediyorsunuz. Süzülüyor, süzülüyor ve nihayet yere basıyor. Evi
mescide bitişik zaten. Evin kapısıyla mescidin kapısı arası da tahminen yirmi,
bilemediniz yirmi beş metre fakat o, o mesafeyi kim bilir kaç dakikada kat
etti.
Nihayet mescide girdi. Ben de ardından girdim. Biraz
erken gelmişiz. Hemen tahiyyat-ı mescid namazına durdu.
Sünnetleri oturarak kılıyor ama farzlarda onu otururken
göremezsiniz. Yalnız biz kıyama kalkıyoruz. O yine yavaş çekim neden sonra
kıyama kalkabiliyor. Rükû, secde, kavme, ka’de… hep böyle. Bereket, buralarda
imamlar namazı yavaş kıldırıyorlar. Maazallah Türkiye’de olsa Molla Ramazan
Efendi’nin imama uyması hayli müşkil olacak.
Bendeniz Molla Ramazan Efendi’nin o namaza gelişini her
hatırladığımda geri kaldığım cemaat namazlarım için utanıyorum.
İlk Heyecan İlk Müezzinlik
Yaşar Koca
On bir, on iki yaşındayım. Yaşıtlarımla birlikte camiye
vakit namazlarına gidiyordum. Camiye gide gele içimde müezzinlik yapma isteği
doğdu. Bu istek önüne geçilmez bir arzuya dönüştüğünde, müezzini pür dikkat
dinlemeye başladım. Önce kamet getirmeyi, sonra da tesbihat dualarını
ezberledim.
Yeterince öğrendiğime kanaat getirince ezberimi bir
arkadaşıma dinlettim. Onun da katkısıyla eksiklerimi kısa sürede giderdim.
Artık içim içime sığmıyordu. Ta ki birisi bana, “Sakın müezzinlik yapmaya
kalkışma, rezil olursun!” diyene kadar. Hevesim kursağımda kalmıştı. Rezil
olmak... Bunu bir türlü aklım almıyordu. Bir suç işlemeye niyet etmemiştim.
Sadece müezzinlik yapmak istiyordum. O günden sonra içimdeki Bilal’in boynu
büküldü. Aradan kaç gün, kaç gece geçti hatırlamıyorum. Soluğu imamın yanında
aldım. Ona durumu anlattım. İmam babacan bir tavırla:
– Bugünden itibaren müezzinlik yapabilirsin, dedi. Ben
şaşkınlıkla:
– Nasıl olur? Ya unutursam, rezil olursam…
– Korkma, takıldığın yerden ben devam ederim.
Böylece müezzinlik yapmaya başladım. İlk zamanlar heyecandan
olsa gerek, yanılıp şaşırıyordum. İmamın da desteğiyle bu sorunları da aştım.