İslâm’da Din-Bilim İlişkileri - Halil AKGÜN
İslâm
bilim geleneğini gözardı ederek modern bilimin ortaya çıkışını hiçbir şekilde
izah edemeyiz. Kepler’den Galile’ye, Descartes’tan Tycho Brahe’ye kadar modern
bilimin öncüsü olan Avrupalı isimlerin çoğu, İslâm bilim ve teknoloji
geleneğini devam ettirmiş ve o zengin mirasa dayanarak modern bilimin
temellerini atmışlardır.
Geçen ayki yazımızda din-bilim ilişkilerinin modern
dönemde nasıl bir seyir izlediğini tartışmıştık. Orada bilimin nasıl bir
ideoloji haline getirildiğini ve insanlığın bütün dertlerine bir çare olarak
gibi sunulduğunu ele almıştık. Temel tespitimiz şuydu: Bilim ve teknoloji,
insanlığın faydasına kullanıldığı zaman önemli araçlardır. Fakat bilim ve
teknolojiyi bir ahlâk ve kurtuluş felsefesi haline getirmek, çok büyük bir
kategori hatası yapmak olur. Modern batı düşüncesinde bu hata sıkça
yapılmıştır.
Peki bunun alternatifi nedir? Din ile bilim arasında,
bilim ve teknoloji ile insan arasında nasıl bir ilişki olmalıdır? Bunun doğru
ve anlamlı örneklerini İslâm tefekkür geleneğinden devşirebilir miyiz? Bu
ilkeler günümüzün sorunlarına ışık tutabilir mi?
İslâm vahyi, insan hayatının hiç bir yönünü açıkta
bırakmamıştır. İnsanoğlunun maddi, manevi, sosyal, psikolojik bütün ihtiyaçları
İslâm’ın kuşatıcı düşünce sistemi içinde değerlendirilmiştir. İnsanın tabiat
alemiyle olan ilişkisi de bu çerçevede ele alınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de Lokman
suresinin 20’inci ve Casiye suresinin 13’üncü ayetleri, Allah Tealâ “yerlerde
ve gökte olan her şeyi sizin emrinize vermiştir” demektedir. Bu ve benzeri
ayetlerde kullanılan “sahhara” kelimesi, insan-tabiat ilişkilerini anlamak
açısından son derece önemlidir.
“Sahhara,” bir şeyin bir kimsenin emrine, hizmetine tahsis
edilmesi demektir. Böylece o varlığın birinci amacı, emrine verildiği kişiye
hizmet etmek, onun hayatını kolaylaştırmaktır. Tabiat alemi de bu manada
insanın hizmetine verilmiştir. Nitekim bilimsel veriler bunu teyit etmektedir.
İçinde yaşadığımız dünya, insanın hayatını sürdürebilmesi için en mükemmel
ortamdır. Şu ana kadar dünya dışında evrenin başka bir yerinde yaşam alanının
bulunmamış olması, sudan havaya, topraktan güneşe dünyadaki maddi-tabii
dengenin insanın yaşayabilmesi için tek uygun ortamı sunduğunu göstermektedir.
Bu manada dünyada bulunan her şey, Kur’an’ın ifadesiyle “yerde ve göklerde olan
şeyler”in tamamı, insanın hizmetine verilmiştir.
İnsan, tabiat ve bilim
Bilim ve teknoloji, insanın tabiatla olan ilişkisinin
sonucunda ortaya çıkar. Tabiatın imkanlarını kullanan insan, ondan kendi
hayatını kolaylaştıracak bir takım “araçlar” elde eder. Bu araçlar sayesinde
insanlar bilim, teknoloji ve medeniyetler kurarlar. Bu manada bilim ve
teknolojinin tamamı bir araçtan ibarettir. Amaç, insanın bu dünyada yolcuğunu
kolaylaştırmak, Cenab-ı Hakk’ın yaratma fiilinin harikulade hallerini temaşa
etmek ve ahlâkî-manevi imtihanda başarılı olmaktır. Yoksa amaç, asla araçlara
takılıp kalmak, insanın kendi eliyle icat ettiği şeylere hayranlık beslemesi ve
bu dünyadaki asıl maksadını unutması değildir.
İslâm, bilim ve teknolojinin bu şekilde kullanılmasına
hiçbir zaman karşı çıkmamış, tersine bunu her zaman desteklemiştir. Kur’an’daki
bir başka anahtar kelime olan “imar - isti’mar” kavramı, insanın yeryüzünü
işlemesini, orada kendine bir “yuva” kurmasını teşvik etmektedir. İmar ve umran
kelimeleri aynı kökten gelir ve ikisi de bir şeyi inşa etmek, vücuda getirmek
manalarını taşır. İnsan Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği yeryüzünü
işleyecek, kalkındıracak, geliştirecek ve böylece bilim ve kültürün temellerini
atacaktır. İslâm vahyi, bunu açıkça ifade etmektedir.
Klasik İslâm bilimi ve medeniyeti, işte bu teşvik
üzerine kurulmuştur. Kur’anın “Oku!” emri ile “yeryüzünü imar ve inşa edin
çünkü o size musahhar kılınmıştır” çağrısı arasında tam bir uyum vardır.
Müslüman bilim adamları bu çağrıya kulak verdikleri için insanlık tarihin en
büyük bilim ve medeniyet hareketini çok kısa sürede hayata geçirmişler ve
insanlığın hizmetine yüzlerce buluş, keşif ve icat sunmuşlardır.
İslâm biliminin parlak
sayfaları
Dokuzuncu yüzyıldan 17’inci yüzyılın sonuna kadar
yaklaşık sekiz asır boyunca İslâm bilimi, insanlığın tamamına ışık tutmuştur.
Fizik, kimya, biyoloji, tıp, astronomi, optik, matematik, geometri, tarım,
şehircilik alanlarında müslüman bilim adamları başdöndürücü bir üretim
sürecinin içinde olmuşlardır. Büyük kimya ve simya alimi Cabir ibn Hayyan’dan
optik dehası İbnü’l-Heysem’e, matematik tarihinin en büyük simalarından biri
olan Harezmî’den “Arapların Galeni” ünvanını taşıyan Râzî’ye, tıp tarihinin en
büyük ismi ve “hekimlerin prensi” İbn Sina’dan Endülüslü büyük astronomi alimi Mecritî’ye,
matematik ilminin zirve isimlerinden bilim adamı ve şair Ömer Hayyam’dan büyük
matematikçi ve filozof Nasireddin Tûsî’ye kadar yüzlerce müslüman bilim adamı,
filozof ve mütefekkir, klasik İslâm biliminin ve medeniyetinin kurucu figürleri
oldular.
Fakat liste sadece bu isimlerle de sınırlı değil. “Kadı cübbesi
giyen filozof” lakaplı Endülüslü büyük filozof ve kadı İbn Rüşt’ten, büyük
tarihçi ve sosyolog İbn Haldun’a, Nasireddin Tûsî’nin en meşhur talebesi Kutbeddin
Şirazî’den büyük astronomi alimi Takiyüddin’e, matematik dehası ve dilci Ali Kuşçu’dan
kan dolaşımını bilimsel olarak ilk defa keşfeden İbnü’n-Nefis’e kadar nice
mümtaz şahsiyetler, İslâm bilim ve medeniyet tarihinin kilometre taşları
oldular. Yaptıkları bilimsel çalışmalarla sadece müslüman toplumlara değil,
bütün insanlığa ışık saçtılar, hizmet ettiler.
İslâm bilim geleneğini gözardı ederek modern bilimin
ortaya çıkışını hiç bir şekilde izah edemeyiz. Kepler’den Galile’ye, Descartes’tan
Tycho Brahe’ye kadar modern bilimin öncüsü olan Avrupalı isimlerin çoğu, İslâm
bilim ve teknoloji geleneğini devam ettirmiş ve o zengin mirasa dayanarak
modern bilimin temellerini atmışlardır.
Fakat bu geçiş sürecinde çok önemli bir kırılma
yaşanmıştır ve bunun özellikle müslümanlar tarafından iyi anlaşılması
gerekmektedir. Klasik İslâm bilimi ve teknolojisi, İslâm’ın ahlâk, maneviyat ve
metafizik öğretilerine sıkı sıkıya bağlıydı. Modern dönemde ise bu çerçeve
tamamen terkedilmiş ve yerine seküler, hümanist, ben-merkezci ve sömürüye
dayalı bir bilim-teknoloji anlayışı konmuştur.
Tabiat bize emanettir
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi İslâm, insanların
tabiatı işlemelerini, imar etmelerini ve böylece bilim, teknoloji, sanat ve
kültür inşa etmelerini teşvik etmiştir. Fakat İslâm düşüncesinde tabiat alemi,
tıpkı insanın kendi bedeni gibi, ona verilmiş bir emanettir. Bilim ve kültürden
önce insanın bu emaneti nasıl muhafaza edeceğini düşünmesi ve planlaması
gerekir. Bu emanetin üzerinde titreyen bir insan, tabiat alemine kendi
çıkarları için kullanılıp sonra da atılacak bir meta, bir nesne olarak bakmaz.
Onu bir sömürü kaynağı gibi değerlendirmez.
Nasıl insanlara ahlâk kuralları içinde davranmak
zorundaysa, tabiata karşı da ahlâkî normlar çerçevesinde hareket etmek zorunda
olduğunu bilir. İnsanın hayatı ne kadar kutsalsa, Allah’ın yarattığı bütün
varlıklar da o kadar kutsaldır. İnsanın ne kadar yaşama hakkı varsa, diğer
canlı varlıkların da o kadar yaşama hakkı vardır. Nasıl insan kendi hayatını
her türlü tehlikeye karşı korumak zorunda ise, tabiat alemini de aynı şekilde
koruyup kollamak zorundadır.
İslâm’ın “tabiat ahlâkı” bu ilkelere dayandığı için
İslâm bilim ve teknolojisi bir çevre krizine yol açmamış, insan ile tabiat
arasında bir kavga, çekişme, çatışma olduğu fikrini şiddetle reddetmiştir.
Tersine insan, Allah’ın yarattığı tabiat ile uyumlu olduğu ölçüde huzur ve
güvenlik içinde yaşayabilir.
Bu bilim tasavvuru din ile çatışmaz. Çünkü din, bizim
Yaratıcımız olan Cenab-ı Hakk’a, tabiat alemine ve diğer insanlara nasıl
davranmamız gerektiğini bize öğretir. Temel ahlâk ve maneviyat ilkelerini
ortaya koyar ve insan ile tabiat ve insan ile diğer insanlar arasında bir
denge, mizan ve adalet ilişkisi kurar. Modern evrimci düşüncenin tersine
İslâm’ın varlık tasavvuru tabiat alemini bir savaş, çatışma ve kavga sahnesi
olarak görmez. “Büyük balık küçük balığı yutar” sözünden hareketle insanların birbirlerini
yok etmelerine asla izin vermez. Tersine bunu engellemek için çok sert
tedbirler ortaya koyar.
Dinin ve bilimin kaynağı aynı olduğu için bu ikisi
çatışmak zorunda değildir. Dinin kaynağı Allah’tır. Aynı şekilde bilimin
araştırıp incelediği tabiat alemini de yaratan da Cenab-ı Hak’tır. Aynı şekilde
bu ikisinin muhatabı olan insan da Allah tarafından yaratılmıştır. Dolayısıyla
bu üç özne arasında bir çatışma olmak zorunda değildir. Çatışma vardır
diyenler, geçen yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, yanlış önkabullerden hareket
etmekte ve yanlış sonuçlara ulaşmaktadır.
İslâm medeniyet tarihi, bize din ile bilimin çatışmak
zorunda olmadığını açıkça göstermektedir. Günümüzün sığ tartışmalarına çok
önemli katkılar sağlayacak olan bu birikimin yeniden keşfedilmesi ve gün yüzüne
çıkartılması gerekmektedir. Bu mirası doğru anlayabilirsek, günümüzün çevre
krizi, küresel ısınma, iklim değişikliği gibi devasa sorunlarına nerede çözüm
aramamız gerektiği konusunda daha sağlıklı bir fikre sahip olabiliriz.