Bir Hüsn-i Zan Talimi - T. Ziya ERGUNEL
“Eğerçi
ben değilim bâde-nûş-i bezm-i visâl
Hüdâ’ya hamd ki sermest-i sâgâr-ı lâyım.”
(Veled Çelebi)
[Her ne kadar vuslat meclisinde bade içenlerden değilsem
de Allah’a hamd olsun ki kadeh dibindeki tortuyla kendimden geçmiş bir
haldeyim.]
Divan şiirimizde içkiden, meyhaneden, sarhoşluktan
bahseden bir hayli beyit vardır. Zaman zaman bir günahı anlattığı vaki ise de
ekseriya birer mazmun, yani benzetmelik yahut semboldür bu kavramlar. Aşk
hâlinin, cezbenin, vecd ve istiğrakın ifadesi için çokça kullanılırlar.
Tasavvuf ehli bazı şairlerden aşklarının coşkunluğu veya
sekerat halinin galip gelmesiyle bazen son derece fütursuz sözler sâdır olur.
Yahut bazen de hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına dikkat çekmek maksadıyla,
beyitlerinin zahirini ilk bakışta yanlış anlamaya müsait bir tarzda bilhassa
tanzim ederler. Veled Çelebi de yukarıdaki beytinde böyle yapmış.
Beyit zahiren, sızıp kalmış bir sarhoşun, kendince bir
mazeretle teselli bulmasını anlatıyor. Şair, dostların bir araya geldiği içki
meclisinde bade içemediğinden mahrumiyet hissine kapılmış. Bu mahrumiyetin
sebebi daha önce içki kadehinin dibindeki “lây” denilen tortuyu içmiş olmaktan
dolayı kendinden geçmesi imiş. “İçki içemiyorum ama hiç olmazsa ayık değilim”
gibi bir avunmayla şükrediyor. Lakin böyle bir hâl için şükredilemeyeceği de, Veled
Çelebi’nin bunu en iyi bilenlerden biri olduğu da çok açık.
Konya Mevlâna Dergâhı’nın son devir postnişinlerinden
olan Veled Çelebi, Mevlâna’nın torunu. Birinci Dünya Harbi’nin sonlarına doğru,
dervişlerden müteşekkil “Mücahidân-ı Mevleviyye Alayı”nın başında Şam’a gidip
Osmanlı’nın oradaki 4. Ordusuna destek vermesiyle tanınıyor. Demek ki hem
şairin hüviyeti, hem beyitte anlatılan hal için Allah’a hamd edilmesi, başka
türlü bir mana aramamızı gerektiriyor.
Beytin bâtınına gizlenen asıl mananın anahtarı “sermest-i
sâgâr-ı lâyım” ibaresinde. Sagar, “kadeh” demek. “Lây” ise Farsçada içki
kadehinin kahve telvesi gibi dibine çöken şarap tortusu manasına geliyormuş ki,
bunun içilmesi, uzun süre kendinden geçirecek kadar sarhoş edermiş insanı. “Sâgâr-ı
lây”ı böyle alırsak, içeni hemen mest eden son derece ağır bir içkinin kadehi”
diye anlar ve beyte yukarıdaki zahirî manayı verebiliriz ancak. Fakat kelimeyi
“lâ’yım” gibi okumak, “y” harfini kaynaştırma kabul etmek de mümkün. Bu
takdirde kelimenin nefy (olumsuzluk) edatı “lâ” olduğu, “sâgâr-ı lâ”nın, “lâ
kadehi” manasına geldiği fark edilecektir. Lâ kadehi, “lâmelif” harfidir.
Ayaklı bir kadehe benzetildiği için böyle de adlandırılan bu “lâmelif” ile
kelime-i tevhidin başındaki “lâ” kastedilir.
Kelime-i tevhit, Sırat-ı Müstakimin zeminidir. Allah’ın
varlığını ve birliğini tasdikle kalplerini ilahi tecellilere açarak bu yolda
aşkla yürüyenler, tevhit mertebelerini birer birer aşar, marifetullaha ulaşır, ebrâr
yahut mukarrebûn zümresine dahil edilip cennet ile, Cemâl ile
mükafatlandırılırlar. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette dünya hayatlarını tevhit
akidesi çerçevesinde yaşayan salih kulların cennette nail olacakları
nimetlerden bahsedilir. Bu meyanda Cenab-ı Hakk’ın cemâlini müşahade edecekleri
bir mecliste onlara “tesnîm, rahîyk, selsebil, şaraben tahûr” gibi içeceklerin
sunulacağı haber verilir.
Şairin bahsettiği “bade içilen vuslat meclisi” budur ve
kendisi henüz bu vuslat meclisine iştirake, bu nimete nail olamamıştır. Çünkü
bu mazhariyete ölümden sonraki hayatta, ahrette erişilebilecektir. Şair ise
henüz bu dünyadadır. Mahrumiyetinin farkındadır ve ümitvardır. Lâ kadehiyle
kendinden geçerek tevhidin belirlediği istikamete yönelmiş, daha en başında da
olsa, vuslat meclisine götüren yola girmiştir.
Kelime-i tevhit, yani “lâ ilâhe illallah” ibaresinde
bilindiği üzere önce nefy, sonra ispat vardır. “Lâ ilâhe”, yani “(başkaca
hiçbir) ilah yoktur” kısmına “nefy” veya “mahv” denir. “Lâ”, olumsuzluk
edatıdır; bir şeyin yokluğunu yahut reddini ifade için kullanılır. Kişi nefyederken
Allah Tealâ’dan başka bütün sahte ilahlarla beraber nefsinin tahakkümünü,
beşeriyetinin varlığına dair zannını da reddeder; Allah’ın dışındaki bütün
varlığı kalbinden sürüp çıkarır. “İspat” kısmında ise “illallah”, yani “(ilah
olarak) ancak Allah vardır” demek suretiyle nefy ile temizlediği, silip süpürdüğü
kalbine Allah Tealâ’yı, yegane varlığı yerleştirir. Nefy olmadan ispat olmaz.
Çünkü “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan” denilmiştir.
Lâ ile nefy, nefsi de reddedip yok saymayı
gerektirdiğinden bir çeşit “sermestlik”, yani kendinden geçme halidir. Yahut
bir çeşit ölümdür. Böyle olmak zorundadır, çünkü ahretteki ebedi ve hakiki
hayata ancak ölerek ulaşılabilir. Ölüm, hakikati bütün boyutlarıyla müşahadenin
de kapısıdır. Lâ ile kendinden geçme, kişinin kendini kaybetmesi değil,
hakikatinin farkına vararak kendini bilmesidir ki, bu tarafıyla da ölüme
benzer. Nefy yahut mahv’ın kemâli “ölmeden evvel ölmek”tir.
Hülasa şair lâ ile nefyederek kendinden geçtiğini fakat
henüz illâ ile ispat safhasını idrak edemediği için vuslata eremediğini söylüyor.
Fakat vuslat öncelikle bir lâ sermestliği gerektirdiğinden yine de haline
şükrediyor.
Şu izahattan sonra, “İyi güzel ama şair bütün bunları
yanlış anlamaya yol açacak tarzda değil de daha açık, daha doğrudan anlatsa
olmaz mıydı?” demeyin. Başta da söylediğimiz gibi beyitler türlü maksatlarla
bilhassa böyle tertipleniyor. Biz bunlardan sadece birine işaret edelim: Hüsn-i
zanda bulunmayı öğretmek. Bazı şeylerin hakikati göründüğü gibi değil demek ki.
Öyleyse müslümana düşen, evvel emirde hüsn-i zan eylemektir.