Nimet ve Şükür - Kürşat Salih YAMAN
Şükür,
nimeti verene karşı duyulan minnetin açık bir göstergesidir. O yüzden
kendisinden bir iyilik gördüğümüz kişiye teşekkür ederiz. Şükür ve minneti en
çok hak edense, mülkün mutlak sahibi olan Allah Tealâ’dır.
Rabbimizin, üzerimizde sayılamayacak kadar çok nimeti
var. Bu hususa Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu
sayamazsınız.” (Nahl, 18) ayetiyle dikkat çekilmektedir. Her şeyden önce
ruhumuza giydirilen beden elbisesini düşünelim; başlı başına bir nimet. Elimiz,
ayağımız, gözümüz, kulağımız her biri ayrı bir ihtiyacımızı karşılamak üzere
yaratılmış. Sonra bizi diğer canlılardan üstün kılan akıl nimeti ve tabi ki adeta
bir sofra gibi cömertçe önümüze serilmiş olan sayısız tabiat nimetleri...
Tüm bunlardan bol bol nasipleniyoruz. Zaman zaman
nankörlük edip, elimizdekini azımsıyor olsak da, nimet deryasında yüzdüğümüzü
kimse inkâr edemez.
Peki bu kadar nimeti ihsan edene teşekkür ediyor muyuz?
En basitinden bir ihtiyacımızı gideren kişiye minnetimizi defalarca dile
getirirken sayısız ihtiyacımızı karşılayan Rabbimize şükrü hakkıyla yerine
getirebiliyor muyuz?
Mesela göz ameliyatımızı başarıyla
gerçekleştiren doktora bu çabasından ötürü defalarca teşekkür
ediyoruz. Aynı teşekkürü, o gözü yoktan var eden Rabbimize karşı da yapmamız
gerekmiyor mu? Veya kendisinden ekmek satın aldığımız fırıncıya teşekkür
ederken, o ekmeğin asıl sahibini, buğdayı vereni, onu ekmek haline getirecek
aklı bahşedeni de hatırlıyor muyuz?
Her halimiz şükre muhtaç
“Bana şükredin, sakın nankörlük etmeyin.” (Bakara, 152)
ayetine uygun davranırsak, nimetin asıl sahibine karşı minnettarlığımızı yerine
getirmiş oluruz. Değilse, kendi nimetimiz bir anda kendi azabımıza dönüşüverir.
Bu hakikati Hasan-ı Basrî hazretleri şu cümlelerle ifade ediyor:
“Şüphesiz Allah dilediğine dilediği kadar nimet verir.
Şükredilmediği zaman o nimeti bu kimseler aleyhine azaba dönüştürür.”
Hiçbir nimet küçük değildir. Basite aldığımız,
küçümsediğimiz bir nimet, yeri geldiğinde en büyük ihtiyacımızı karşılar, en
onulmaz yaramıza merhem olur. Dolayısıyla Rabbimizin en küçük nimeti bile bizim
yanımızda büyüktür.
Hz. Davut a.s. bir gün dedi ki:
– Ya Rabbi! Üzerimdeki nimetlerin en düşüğünü bana
bildir.
Allah Tealâ vahyetti:
– Ey Davut nefes al!
Davut a.s. nefes aldı. Cenab-ı Hak:
– İşte, buyurdu, sana verdiğim nimetlerin en küçüğü. (İbn
Ebi’d-Dünya)
Şükür, sadece dille yapılmaz
Bu arada hemen hatırlatalım; şükür sanıldığı gibi sadece
dile özgü bir iş değildir. Şükür esasen kalbin bir halidir. Diğer taraftan, her
hayırlı amel haddizatında bir tür şükürdür. Ebu Abdurrahman Hubulî’nin de
dediği gibi; “Namaz bir şükürdür, oruç bir şükürdür, yaptığın her hayırlı amel bir
şükürdür.”
Ayrıca her borcun bir ödeme usulü olduğu gibi,
üzerimizdeki her nimetin de ayrı bir şükür tarzı vardır. Gözün şükrü ayrı,
kulağın şükrü ayrı, midenin şükrü ayrı, el ve ayağın şükrü hep ayrı ayrıdır.
Bir gün adamın biri Ebu Hâzim’e gelerek dedi ki;
– Gözlerin şükrü nedir?
Ebu Hâzim bu soruyu:
– Onlarla bir hayrı gördüğünde duyurman, kötüyü
gördüğünde saklamandır, diye cevapladı.
– Kulakların şükrü nedir, diye sorduğunda;
– Onlarla hayırlı bir şey duyduğunda hafızanda tutman,
kötü bir şey duyduğunda ise gizlemendir, buyurdu. Aralarındaki konuşma şöyle
devam etti:
– Ellerin şükrü nedir?
– Kendine ait olmayan şeyleri almaman, Allah Tealâ’nın
hak olarak ihsan ettiğini de geri çevirmemendir.
– Midenin şükrü nedir?
– Aşağısının yemekle, yukarısının ilimle dolu olmasıdır.
– Edep yerinin şükrü nedir?
– Allah Tealâ’nın buyurduğu gibidir; “... ve onlar ki
iffetlerini korurlar; Ancak eşleri ve elleri altında bulunan (cariyeleri)
hariç... (Bunlarla olan ilişkilerinden dolayı) kınanmış değillerdir. Şu halde,
kim bunun ötesine gitmek isterse, işte bunlar haddi aşan kimselerdir.” (Mü’minûn,
5-7)
– Peki ayakların şükrü nedir?
– Kendisine gıpta ettiğin, dinine bağlı birini
gördüğünde Allah Tealâ’ya şükrederek ayaklarınla onun yaptıklarını yapmaya
yönelmen; tiksinti duyduğun, dininden kopuk yaşayan birini gördüğünde yine
Allah Tealâ’ya şükrederek, ayaklarını onun işlerinden uzak tutmandır. Sadece
diliyle şükredip diğer azalarıyla şükretmeyen kimseye gelince... O, elbisesini
tam giymeyip, bir kısmını üzerine atmış kimse gibidir. Böyle bir elbise
sahibine hiçbir fayda sağlamaz. Onu ne sıcaktan, ne soğuktan, ne kardan ne de
yağmurdan koruyabilir.
Şükür nimeti artırır
Şükür, nimetin artmasında önemli bir unsur teşkil eder.
Zira Cenab-ı Hak İbrahim suresinin 7. ayetinde buyurur ki:
“Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi
artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.”
Efendimiz s.a.v. de bu konuda:
“Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun dediğin zaman
Allah Tealâ’ya şükretmiş olursun. O da üzerindeki nimetini arttırır.” diye
buyurmaktadır.
Hz. Ali r.a. şükür ve nimet ilişkisini şu sözleriyle
ortaya koyar:
“Nimet şükre ulaştırır. Şükürse nimetin artmasıyla
doğrudan ilişkilidir. Her ikisi birbirine yakın iki boynuz gibidirler. Kuldan
şükür kesilmediği sürece, Allah Tealâ’dan nimeti artırmak asla kesilmez.”
Yalnız bazen Allah’a şükretmek şöyle dursun, ona karşı
isyan içerisinde olan kimselerin çeşit çeşit nimetlere sahip oldukları görülür.
Böyle olması onların Allah katındaki makbuliyetlerine veya o nimeti hak
ettiklerine işaret etmez elbette. Tam aksine bu durum, söz konusu kimselerin
isyan ve günaha devam etmelerine, böylece ilahî gazaba yakınlaşmalarına sebep
olur. Bu da bir tür istidraçtır. Rabbimiz bu tür insanların nimetini
arttırdıkça arttırır, istedikleri her şeyi verir. Onlar da azdıkça azar,
Rablerini unutur hale gelirler. Neticede azaba uğratılırlar. Konuyla ilgili
olarak Sevgili Peygamberimiz s.a.v.’in şu mübarek sözünü hatırlamak gerekir:
“Allah Tealâ’nın, günah işlemelerine rağmen kullarına
istedikleri şeyleri verdiğini gördüğün zaman (bil ki) o verilen şey istidraçtan
başka bir şey değildir.” (İbn Ebi’d-Dünya)
Seçkin kulların şükrü
Cenab-ı Hakk’a minnet ve şükrünü en güzel şekilde ifade
edenler de yok değil. Bunlar gece gündüz O’na layık bir kul olmanın uğraşını
veren marifet ve yakîn ehli kimselerdir. Onlar Rablerinin nimetleri karşısında
ne yapacaklarını, nasıl şükredeceklerini bilememenin ezikliğiyle yaşar
dururlar.
Bu ezikliği yaşayanlardan biri olan Davut a.s.’ın
Rabbine sığınışı dikkate şayandır. Buyurmuştur ki:
“Allahım, eğer saçımın her telinde iki dil bulunsa ve
bunlar gece gündüz seni tesbih etseler, gene de bir tek nimetinin hakkını
ödeyemem.”
Yine Musa a.s. benzer bir mahcubiyeti bütün benliğiyle
hissetmiş olmalı ki Hak Tealâ hazretlerine şöyle yakarmıştır:
– Ya Rabbi, bütün amellerim bana vermiş olduğun
nimetlerin en küçüğünü karşılamaya yetmezken ben sana hakkıyla nasıl
şükredeyim?
Allah Tealâ da ona;
– Ey Musa (böyle demekle) şu an bana şükretmiş oldun,
diye vahyetmiştir.
Özetlemek gerekirse şükür, nimeti verene karşı duyulan
minnet borcudur. Şükrederek aslında nimet sahibini unutmadığımızı ortaya koymuş
oluruz. Kendisinden ufak bir iyilik gördüğümüz kimseye karşı teşekkür etmeyi
nasıl ihmal etmiyorsak, sayısız nimetler bahşeden Rabbimize karşı da şükretmeyi
ihmal etmemeli, onun nimetini her yerde anmalı ve anlatmalıyız. Nitekim
Peygamber Efendimiz s.a.v. buyurmuştur:
“(Elinde bulunan) nimetleri (başkalarına) anlatmak
onların şükrüdür. Bunu terketmek nankörlük olur. Aza şükretmeyen çoğa,
insanlara teşekkür etmeyen de Allah’a şükretmez.” (Ahmed b. Hanbel)