Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Akdeniz’de Baskın ve Türkiye-İsrail İlişkileri
Geçtiğimiz ay Türkiye ve dünya gündeminin en önemli
konusu, İsrail’in 31 Mayıs’ta İnsan Hak ve Hürriyetleri İnsani Yardım Vakfı
(İHH) öncülüğünde Gazze’ye yardım götüren “Rotamız Filistin Yükümüz Özgürlük”
isimli filoya, Akdeniz’in uluslararası sularında saldırmasıydı.
Bu saldırı sonucunda İsrail’in 9 vatandaşımızı
katletmesi ve farklı milletlerden 50 insanın yaralanmasına sebep olması, son
dönemde zaten pamuk ipliğine bağlı Türkiye İsrail ilişkilerinde yeni bir krize
neden oldu. Fakat bu seferki kriz, saldırıya uğrayan 6 gemilik filoda 33 farklı
ülkeden 600’den fazla insanın bulunması nedeniyle bir anda uluslararası bir
soruna dönüştü. Olay sonrası birçok Avrupa ülkesi İsrail’deki büyükelçilerini
geri çağırırken, Türkiye öncülüğünde toplanan Birleşmiş Milletler ve Avrupa
Parlamentosu olayı kınadı. Türkiye ise İsrail’le arasında imzalanan ikili
askerî ve ticarî anlaşmaları iptal etmeyi gündeme getirip, bu hukuksuzluğun
peşini bırakmayacağını açıkladı. Peki, ne oldu da bölgede yaklaşık 60 yıl dost
ve müttefik kalabilmiş iki ülkenin ilişkileri bu derece bozuldu?
Bu soruya cevap alabilmek için biraz geriye gitmemiz
gerekiyor. İki ülke arasında dostane seyreden ilişkiler, İsrail’in iki yıl önce
gerçekleştirdiği Gazze saldırısıyla ters yüz olmuştu. İsrail’in bölge barışını
amaçlayan Türkiye’nin elini boşa çıkarma girişimi olarak da görülebilecek bu
saldırı, Türkiye’nin İsrail’e duyduğu güveni sorgulamasına neden olan en önemli
etkendi. Sonrasında yaşanan Davos olayı ve koltuk krizleriyle iyice
zora giren ilişkiler, İsrail’in son Mavi Marmara saldırısıyla tamamen kopma
noktasına geldi.
Türkiye’nin son yıllarda bölgesel güç olma yolunda
izlediği politikaların İsrail yönetiminde bir rahatsızlığa yol açtığı, birçok
uluslararası ilişkiler uzmanının hemfikir olduğu bir nokta. Zira Türkiye’nin
bölgeye huzur, barış ve istikrar getirmeyi amaçlayan dış politikası ve bölge
ülkeleriyle her alanda kurduğu iyi ilişkiler, Türkiye’yi bölgede lider ülke
konumuna yükseltirken, politikasını tamamen şiddet üzerine kurmuş İsrail’in
bölgesel güç değerini yitirmesine sebebiyet veriyor. Bir diğer önemli sebep
ise, dünya siyasetinin arka planındaki aktörlerin yaşadığı çatışma.
İddialara göre, dünya siyasetine yön veren büyük devletler ve küresel sermaye
olarak nitelendirebileceğimiz büyük şirketler, savaş ekonomisi ve barış
ekonomisi taraftarları olarak ikiye ayrılmış durumda. ABD merkezli Neoconlar
(yeni muhafazakârlar) ve İsrail, ellerinde tuttukları silah sanayinin
devamlılığını sağlamak için çatışma ve savaşlardan medet umarken, savaşların
getirdiği yüklerden yorgun düşmüş devletler ile ticarî ilişkilerinin zarar
göreceğini düşünen önde gelen şirketler artık savaş istemiyorlar. Bu önemli
güçler savaşında Türkiye’nin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor. Bölgedeki
çatışmalara son verecek, huzur ve barışı sağlayacak dinamikleri elinde tutan
ülkenin Türkiye olduğu düşünülüyor. Bu sebeple, tüm bu güçlerin İsrail ile
görünür bir çatışma yerine, Türkiye üzerinden İsrail ile kavga ettikleri dile
getiriliyor. Kısacası, bölgeye yönelik hedefleri örtüşen Türkiye ile küresel
güçlerin, şiddet yanlısı bir İsrail’e artık tahammülleri yok. Adalet ve Kalkınma
Partili önemli bir yöneticinin medyaya da yansıyan “Ya Netanyahu gidecek, ya
biz” sözünü de dikkate alırsak, siyasetin arka planındaki çatışmanın büyüklüğü
ortaya çıkıyor. Yakın bir dönemde bölgede büyük bir kırılmanın yaşanacağı
muhakkak. Türkiye ve İsrail’de yaşanacak bir hükümet değişimi de bölgenin
kaderini uzun vadeli etkileyecek gibi görünüyor.
Yorumlayamayan Bir Gençlik
Geçtiğimiz yıllarda yapılan ve medyada da yer bulan bir
araştırmaya göre, dünya genelinde lise düzeyinde en çok bilgi sahibi öğrenciler
Türkiye’de bulunuyor. Fakat aynı araştırmaya göre, okulda edinilen bilgiyi
yorumlama ve yeniden üretme noktasında dünyanın birçok ülkesinin gerisinde
kalıyormuşuz. Bu durum gösteriyor ki, çocuklarımızı bilgi deposu olarak gören
ezberci eğitim sistemimiz gerekli-gereksiz her bilgiyi veriyor, fakat sonrası
yok. Zira bilginin yorumlanabilmesi için, bilgi üzerinde düşünmek, sorgulamak,
farklı bilimsel disiplinler açısından yorumlamak gerekiyor. Bunun olabilmesi
için ise kendine özgüveni tam bireyler, sorgulamaya, yorum yapmaya teşvik eden
bir eğitim sistemi ve fertlerin düşüncelerini hiçbir çekince duymadan dile
getirebilecekleri özgür bir ortamın oluşturulması gerekiyor. Oysa uygulamalar
bunun tam tersini gösteriyor. Bilginin yanında düşünce ve yorum da isteyen
matematik, felsefe, edebiyat başta olmak üzere bilim dallarında dünya çapında
çok fazla değer çıkartamıyor, üniversitelerimizi her yıl yayımlanan “dünyanın
en iyi 500 üniversitesi” arasına sokamıyor, bilimsel yayın sıralamasında
dünyanın önde gelen ülkelerinin oldukça gerisinde kalıyoruz. Hatta var olan
değerlerimizin birçoğunu da ‘beyin göçü’ olgusuna kurban veriyoruz, ülkemizde
tutamıyoruz. Bu sorunlarımıza halen ciddi çözümler de bulabilmiş değiliz.Son
yıllarda gerek ilk ve orta, gerekse üniversite düzeyinde pek çok eğitim
kurumunun devreye girmesi şüphesiz ki olumlu bir gelişme. Fakat eğitim
sorununun çözümü sadece bina ve malzeme teminiyle bitmiyor. Asıl çözüm
nitelikli eğitimin önünü açacak gelişmiş bir eğitim sistemi ve bu nitelikli eğitim
ve öğretimi sunacak nitelikli kadrolardan geçiyor.
Oysa günümüzde öğretmenlik, bu mesleği icra etmek
isteyen idealist gençler için dahi cazibesini kaybetmiş durumda. Örneğin
Japonya’da en başarılı ilk 500 lise öğrencisi maddi manevi tatmin sebebiyle
öğretmenliği seçerken, ülkemizdeki başarılı gençler mecburen farklı meslekleri
tercih ediyorlar. Sonuçta, inşa edilen onca okula nitelikli öğretmen
bulunamıyor, dersler boş ya da verimsiz geçiyor. Ortaya ise geçtiğimiz ay ÖSYM
Başkanı Ünal Yarımağan’ın yaptığı bir açıklamada olduğu gibi, üniversiteye
giriş sınavında sorulan ve cevabını ilkokul üç düzeyindeki öğrencinin
verebileceği “80 - (12 + 3 + 8) = ?” sorusuna cevap veremeyen 600 bin lise
öğrencisi çıkıyor. Yazık değil mi bu ülkenin gençlerine?
Diziler Ne Anlatır?
Bundan birkaç yıl önce bir gazeteci dostum anlatmıştı.
Çalıştığı medya kuruluşunda yapılan bir haber toplantısında söz döner, dolaşır
ve ABD başkanlık seçimlerine gelir. Henüz ortada bir aday dahi yoktur, fakat
seçim sonuçları hem dünya hem Türkiye açısından önemli olduğu için konuşulmaya
değer bir konudur. Çeşitli öngörülerde bulunulur. Kimisi Cumhuriyetçilerin
seçimi tekrar kazanacağını söyler, kimisi Demokratların... Olası adaylar
üzerine de uzun uzadıya tartışılır. Söz, bu anekdotu dinlediğim dostuma
gelince, seçimleri Demokratların kazanacağını, üstelik o sıralarda ülkemizde
adı henüz duyulmamış fakat ABD siyaset çevrelerinde yükselişte olan Barack
Obama isimli bir politikacının başkan olacağını söyler. Siyahlara yönelik
ırkçılığın belli seviyelerde halen sürdüğü ABD gibi bir ülkede bir siyahın
başkan seçileceğini söyleyen dostuma kimisi şaşırır, kimisi güler. Dostum ise
uzun uzadıya iddiasını gerekçelendirdikten sonra, belki birçoğumuzun ilgisini
çekmeyecek bir örnekle sözünü tamamlar: “Şu sıralar ABD’de yayınlanan ve
oldukça popüler olan ‘24’ isimli diziyi izleyeniniz olmadı mı? ABD’de ilk kez
bir dizide siyahî bir başkan belirdi. Sürekli terörizm ile mücadele eden,
ulusal güvenliğe ve çıkarlara önem veren, ülkesine, bayrağına içten bağlı,
halkının hakkını ve hukukunu her şeyin üstünde gözeten sevimli, güvenilir bir
başkan… Kamuoyunu siyahî bir başkana alıştırmayı amaçlayan, toplumun
bilinçaltına nüfuz etmeye çalışan bu ayrıntı, sizler için de bir şeyler ifade
etmiyor mu?”
Son ABD başkanlık seçimlerini Barack Obama’nın
kazandığını düşünürsek, gazeteci dostum hiç de haksız çıkmamış. Adeta “hayat
ayrıntılarda gizlidir” sözünü doğrularcasına, belki birçoğumuzun dikkatini dahi
çekmeyecek bir detaydan ciddi sonuçlara ulaşabilmiş.
Aslında ABD sinema ve dizi sektörünün, beyaz perde ile
kendi halkını ve diğer toplumları etkileme/dönüştürme çabası yeni bir durum
değil. ABD ulusal politikalarının dünyada genel kabul görmesine yönelik birçok
propaganda filmi biliyoruz. Bunun yanında ABD toplumunu etkileme amacı taşıyan
bazı diziler de yakın döneme damgasını vurmuştu. Örneğin; “Dr. House” ile
toplumun doktorlara, hastanelere ve sağlık sektörüne duyduğu güven
artırılırken, “Sopranos” ile mafyanın aslında başa çıkılabilecek bir olgu
olduğu, “Cold Case” ile hukuk ve adalete güven aşılanıp, tüm yurttaşların kanun
önünde eşit olduğu fikri ince bir nakış misali toplumsal bilinçaltına
işlenmişti.
Peki, bizde durum nasıl? Şimdilik lüks konak ve
konutlarda çekilen, birtakım zenginlerin entrikalarla dolu kirli ilişkilerini,
ahlâk dışı hayatları ve hikâyelerini aşabilmiş değiliz. Üstelik medyada yer
alan haberlere göre, bu içerikteki dizilerimiz en çok izleyiciyi de müslüman
Ortadoğu coğrafyasında buluyormuş. Türk dizilerine reyting rekorları kırdıran
Ortadoğu halkları, bizim gibi müslüman ama modern, demokratik, laik(!) ülkeye
özeniyor, aynı hayatı kendi ülkelerinde de yaşamak istiyorlarmış! Hatta medyada
yer alan bazı bilgilere göre, bu yaz ülkemize gelen Arap turistlerde patlama
yaşanacakmış!..
Eh ne diyelim; elalem dizisiyle, filmiyle ülke ve dünya
yönetiyorken, biz manevi değerlerimizi bozmaktan öte bir işe yaramayan
dizilerimiz sayesinde turizmi patlatmanın hayalini kuralım! Bu durum ne kadar
böyle devam eder bilinmez. Fakat bir yandan modern dünyaya insanî ve ahlâkî
değerler sunma potansiyeli taşıyan, bir yandan da büyük sorunların çözümüyle
uğraşan ve bölgesel ve küresel güç olmak gibi bir hedef belirleyen bir ülkenin
sinema ve dizi yapımcılarının daha idealist düşünmeleri gerekmez mi?
Kısa
Kısa
Ülke gündemini son aylarda meşgul eden anayasa tartışmalarına bir yenisi daha
eklendi. Hatırlanacağı üzere CHP, 12 Eylül’de referanduma sunulacak “anayasa
değişliği paketi”nin iptali için Anayasa Mahkemesi (AYM)’ne başvurmuştu. Hemen
ardından, konu hakkında konuşan AYM Raportörü ve Demokrat Yargı Eşbaşkanı Osman
Can, AYM’nin paketi sadece şekilden görüşebileceğini, şekil adı altında esastan
inceleme yapamayacağını, görüşülen paketin şekil itibariyle bir sıkıntısının
olmadığını, haliyle paketin iptalinin hukuku ve Meclis’in iradesini çiğnemek
olacağını, bu sebeple AYM’nde aksi bir karar çıkarsa, Bakanlar Kurulu’nun bu
kararı resmi gazetede yayımlamayarak yok sayıp, Meclis’i ve milli iradeyi AYM’ne
karşı koruması gerektiğini dile getirdi. Can’ın bu açıklamasının ardından
kamuoyunda farklı görüşler dillendirildi. Bir grup hukukçu, kurumlar arası
çatışma doğacağı düşüncesiyle bu fikre karşı çıkarken, bir diğer grup ise AYM’nin
anayasayı çiğnemesi durumunda milli iradenin mahkemeye karşı korunmasız
kalacağı, bunun, mahkemenin kendisini milli iradenin üstünde görmesi anlamına
geleceğini belirttiler. Konu hakkında konuşan hükümet yetkilileri ise, bu
meseleyi çözecek olanın halk olduğunu belirtip, erken seçimin sinyalini
verdiler.
***
Son aylarda artış gösteren terör olayları, geçtiğimiz ay tam anlamıyla zirve
yaptı. Hatay, Hakkari, Elazığ gibi çeşitli illerde gerçekleşen PKK
baskınlarında 40’a yakın asker şehit oldu. Yoğun bir tepkiyle karşılanan
saldırılar sonrası Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ülkenin birliğine, huzuruna,
kardeşliğine, hükümete yönelik bulduğu saldırıları lanetleyerek, bu sorunu
çözmek için açılımların süreceği mesajını verdi.
***
İngiliz petrol şirketi British Petrol (BP)’nin Meksika Körfezi’nde bulunan
petrol çıkarma platformu büyük bir patlamayla okyanusa gömülmüş, milyonlarca
varil ham petrol okyanusa yayılarak büyük bir çevre felaketine neden olmuştu.
İnsan eliyle gerçekleşen bu en büyük çevre felaketinin etkileri büyük bir
alanda halen etkisini sürdürüyor. Patlamadan bugüne değin hisseleri üçte bir
oranında değer kaybeden şirketin piyasa değerinin 67 milyar dolar azaldığı
ifade ediliyor. BP, çevre felaketinin mağdurlarına 20 milyar
dolarlık bir ödeme vaat ederken, petrol temizleme maliyeti nedeniyle şirketin
önümüzdeki beş yıl içinde batma olasılığının ise yüzde 35 olduğu belirtiliyor.
Fakat bu felakette asıl kaybedenin tabiat yani dünya olduğu olabildiğince
gözden kaçırılmaya çalışılıyor.