Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Araplar Osmanlı’ya ihanet etti mi?
Ülkemizde ne zaman Arap dünyası konuşulsa, kimi
çevrelerce söz bir yerden sonra mutlaka Arapların Osmanlı Devleti’ne
dolayısıyla Türklere ihanetine getiriliyor. Buradan hareketle de Arap
dünyasından alabildiğine uzak durmamız gerektiği açık ya da imalı bir şekilde
ifade ediliyor. Bu çevrelere göre Araplar güvenilmez, hain bir millet. Sadece
Arapları değil kendi tarihimizi ve hatta zımnen dinimizi mahkum eden bu yargı
nereden besleniyor? Daha ilkokul düzeyinden itibaren sistemli bir şekilde
öğretilen resmi tarih tezlerinin Araplara olumsuz bakışından, oryantalist bakış
açısının etkisinde kalmış birtakım aydınlarımızdan ve bilgisizlikten elbette.
Peki, bu işin doğrusu nedir? Araplar, Osmanlı’ya gerçekten ihanet etmiş midir?
Şu bir gerçek ki, 1789 Fransız İhtilali’nin etkisiyle
dünyada milliyetçilik ve ulus-devlet kavramları hızla yayıldı. Özellikle 19.
yüzyıl ile 20. yüzyılın başlarında Osmanlı ve Avusturya-Macaristan
İmparatorlukları gibi son imparatorluklar da dağıldı. Uzun ve kanlı savaşlar
sonunda birçok yeni devlet kuruldu. Bu devletlerin birçoğu da, bir etnik
kökenin nüfus, siyasi, sosyal ve ekonomik bakımdan diğer etnik kimliklere karşı
baskın unsur olduğu ulus-devletlerdi. Bu süreçte Osmanlı Devleti’ne bağlı iken,
geleceğini belirleme hakkını kendinde gören birtakım halklar Osmanlı’ya baş
kaldırarak bağımsızlıklarını ilan ettiler, ulus-devletlere dönüştüler. Fakat bu
halkların geneli Slav kökenli Balkan halklarıydı.
Osmanlı’nın egemen olduğu Kuzey Afrika ve Ortadoğu
coğrafyası da bu dönemde Osmanlı’dan koptu. Fakat bu kopuşun temel nedeni
Arapların Balkanlarda olduğu gibi ulus-devletlere dönüşme isteği değil, Batılı
devletlerin bu toprakları sömürgeleştirme faaliyetleri idi. Bir başka deyişle
Balkanlarda olan kopuş başkadır, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da başka... Birinde
etnik temele dayalı bir egemenlik arayışı, diğerinde ise emperyalist manipülasyon...
İşin temeli tamamen budur. Çünkü bu topraklarda yaşayan müslüman halklar, aynı
zamanda hilafetin de merkezi olan Osmanlı’ya hem siyaseten hem de dinen
bağlılıklarını sürdürüyorlardı. Arapların Osmanlı’dan ayrılmasına bölge
halklarından ziyade İngiltere, İtalya, Fransa gibi ülkelerin güdümüne giren ve
bu ülkelerin makam vaat ettiği birtakım yerel idareciler etkili oldu.
Burada özet olarak geçtiğimiz bu tarihi vakaların doğru
anlaşılabilmesi için sayısız kaynaklar var. Saptırılmış, yanlış ve ezbere
bilgilerle hareket etmenin bizleri bir millet ya da coğrafyaya önyargıyla ve
düşmanca bakmaktan başka götüreceği bir yer yok. Bunun da ne bizlere, ne de
dünya siyasetinde yükselişe geçen ülkemize bir faydası var. Bu sebeple,
birilerinin bizlere biçtiği çarpıtılmış, yanlış, önyargılı bilgiler barındıran
düşünce kalıplarına girmek yerine, tamamen doğruları öğrenebileceğimiz,
objektif bakış açısına sahip kaynakları araştırarak okumalar yapmamız
gerekiyor.
Burada ifade etmeye çalıştığımız düşünceyi
somutlaştırarak anlatan, birçok Arap ülkesinin henüz Osmanlı’dan ayrılmadığı
dönemlerde Mustafa Kemal, Enver Paşa gibi isimlerle birlikte Arapların yanında
Batılı devletlere karşı savaşmış bir Osmanlı istihbaratçısı ve askeri Kuşçubaşı
Eşref Bey’in (1873-1964) ibretlik şu sözleri ile bitirelim:
“Trablusgarp harbi bizim hangi kuvvetlere istinad
edebileceğimizi [dayanabileceğimizi] tereddüde mahal kalmadan ispat etti.
Arabistan’da şehir merkezlerinde İngiltere ve Fransa’nın menfaatleriyle sarhoş
olan ve siyaseti meslek olarak benimseyenler haricindeki büyük kitle, bilhassa
bedevîler devletimize sadık idiler. Biz Trablusgarp’ta yerlilerden gördüğümüz
alaka ve sadakati her tarafta göreceğimizi düşünüp tedbirler alsaydık ne Şerif
Hüseyin ihaneti olurdu, ne Filistin’i ne Suriye’yi ne Irak’ı bu kadar hazin
dekorlar ve şartlar içinde kaybetmezdik. Büyük hatamız iş işten geçtikten sonra
aklımızın -o da maalesef hatalı şekilde- başımıza gelmiş olmasıdır. Trablusgarp’ta
Mısır bize en cömert şekilde el uzattı. Halkın kalbi bizimleydi. Sunusîler bize
inanarak kanlarını döktüler. Yemenliler bize ikram ettiler. Bizi gadre uğramış
büyük bir milletin çocukları olarak, kara günlerimizde kendi topraklarının
şerefli müdafileri saydılar.” *
* Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak, “Teşkilat-ı Mahsusa
- 3”, 16 Kasım 2005
Devlet kurumunda imtiyaz
olmaz
Bir devleti ciddi bir devlet yapan ve güçlü kılan birçok
özellik sayabiliriz. Bunların hepsini bir arada saymaya yerimiz müsait değil.
Fakat zaman ve konu denk geldikçe birer birer değinmeye çalışıyoruz. Bu ay da
bu sütunları bahismevzu özelliklerden biri olan, bir devlet kurumunda
ciddiyetsizliğe, lakayt tavırlara yer olmadığı ve makam mevkinin her hal ve
durumda bir imtiyaz sebebi sayılamayacağına dair tarihî bir örneğe ayıralım.
Merhum Necip Fazıl Kısakürek, 1935 yılında Necmeddin Molla
isminde bir zat ile tanışır. Bu kişi, Sultan 2. Abdulhamid’e düzenlenen bombalı
saldırının yargılamasına bakan dönemin cinayet mahkemesi hakimi Hilmi
Efendi’nin heyetinde bulunan savcıdır. Bu zatın günümüz için de oldukça manidar
bir hatırasını Üstad Necip Fazıl’a şu sözlerle
nakleder:
“Muhakeme esnasında, reisin tam celseyi açacağı sırada,
mahkemenin hakimlere mahsus kapısı açılıyor ve içeriye bir mabeyn (saray)
paşası giriyor. Asker paşası... Paşa şefler, yabancı gazete muhabirleri,
hükümet ileri gelenleri ve yüksek sınıfların doldurduğu salonda, mevki ve
rütbesiyle mütenasip bir yere geçip oturacağına, hakimler kürsüsünün
arkasındaki bir koltuğa kuruluyor ve duruşmayı oradan takip etmeye
hazırlanıyor. Bunun üzerine reis, mübaşiri çağırıp, kulağına fısıltı halinde
şunları söylüyor:
– Git de paşa hazretlerine de ki, orası mahkeme heyetine
mahsus bir yerdir ve başkaları tarafından kullanılamaz. Lütfen o koltuğu terk
etsinler ve mahkemeyi takip etmek istiyorlarsa rütbeleriyle uygun bir yere
geçsinler!..
Mübaşir, kimsenin duymadığı bu sözleri paşaya
bildiriyor, fakat buna karşı, paşa yüksek sesle:
– Git de reise de ki, ben burada
Zat-ı Şahane’nin (Padişahın) temsilcisiyim ve dilediğim yerde oturabilirim.
Hilmi Efendi bu defa paşanın sesinden daha yüksek sesle
mübaşire haykırır:
– Paşaya de ki, burada Zat-ı Şahane’nin temsilcisi, onun
adına kaza icra eden reistir. Eğer hemen o yeri terk etmeyecek olurlarsa,
rütbelerine rağmen kendilerini bir jandarma neferiyle dışarıya attıracağım!
Paşa bunun üzerine oradan çıkıp gider. Aradan birkaç
saat geçtikten sonra, hakimler odasında Hilmi Efendi’nin karşısına çıkan başka
bir mabeyn paşası, Zat-ı Şahane’den [Sultan 2. Abdülhamid’den] şu iradeyi
getirir:
– Paşa’ya edilen muameleden dolayı utufetlü Reis Efendi
Hazretleri’ni takdir eder ve kendilerine bu hareketlerinden ötürü birinci
rütbeden Mecidî Nişanı’nı ihsan ederim! *
* İsmet Bozdağ, Abdülhamid’in Hatıra Defteri, Pınar
Yayınları, İstanbul, Şubat 1985, s. 69.