Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Tasavvufun Üç Makamı
Tasavvufun üç makamı vardır: Adab, ahlâk ve ahvâl
(haller).
Adab kesbîdir, çalışmakla elde edilir.
Ahlâk önderdir, ona uyulur.
Ahvâl ise mevhibedir, Allah tarafından bahşedilir.
Benliği ezip küçültmek tasavvufun adabındandır. Bir
kimseye nefsi üstün görünürse, dini ona küçük görünür.
Şunlar tasavvuf erbabının adabındandır:
Dünyadan sıyrılmak, nefsi isteklerden alıkoymak,
Öğüt veren bir büyükten edep öğrenmek, onun gösterdiği
yolda gitmek,
Vakitleri en uygun ibadetle geçirmek,
Müslümanlara saygı göstermek,
Allah dostlarına hizmet etmek,
Alimlerin içtihad ve ihtilafından ruhsatlar aramaya
kalkmamak,
Eline geçen rızkın helâl olmasına özen göstermek,
Fikriyatı kendi düşüncelerine zıt kimselere dahil
olmaktan kaçınmak,
Çarşı pazarlara fazla girmemek,
Dünyaya düşkün olanlarla arkadaş olmamak,
Arkadaşlarını şefkatle eğitmek,
Dilenmeyi sevmemek,
Dil ile kimseye eziyet etmemek,
Mübarek topraklara gitmek,
Yeni yetmelerle arkadaşlığı bırakmak,
Mal yığmaktan vazgeçmek,
İlk devir müslümanları gibi giymeye, adab ve
ahlâklarında onlara benzemeye çalışmak,
Dinin emirlerini yerine getirmek için gerekli olduğu
ölçüde ilim öğrenmek,
“Ben”, “biz”, “bizim işimiz” gibi (varlık belirtisi)
sözleri söylememek.
Ahlâk’a gelince:
Güzel huy, cömertlik ve tevazu,
Başa gelenleri rıza ile karşılamak,
İyi hali ile meşhur olmaya çalışmamak (riyadan kaçmak),
İbadeti temiz niyetle yapmak,
Yaratılan hiçbir şeye ihtiyaç duymamak, yalnız Allah’a
muhtaç olmak,
İyiliğe yönlendirme hususunda sağlam yürekli olmak,
Şefkat ve merhamet sahibi olmak, tevazuyu sevmek,
Kendi kusurunu bilmek,
Mertlik, kanaat ve ahireti düşünerek hareket etmek,
Vakar sahibi, dıştan güleç, içten ebediyyet endişesi
taşımaktır.
İşte Hak yoluna giren kişi bu adap ile edeplenir ve bu
ahlâk ile ahlâklanırsa Allah ona zühd, vera, tevekkül, tefviz (işleri Allah’a
havale etme), teslim, ihlâs, yakîn, havf (Allah korkusu), sıdk (doğruluk),
marifet (manevî bilgi, Allah’ı bilme), şevk, üns, cem ve tefrika, beka ve fena,
kabz ve bast, müşahede (manaları görme, Hakk’ı görme), ilme’l yakîn, ayne’l-yakîn,
hakka’l-yakîn, bilinmeyen ilimlere vakıf olma ve diğer yüksek haller lütfeder.
Allah’tan bizi bu rütbelere eriştirmesini, bizi bu
rütbeler ehlinden kılmasını, seçkin kullarına lütuf buyurduğu kerem ve
ihsanından bizi mahrum bırakmamasını niyaz ederiz. O işiten, dilekleri kabul
edendir.
Allah Tealâ, Efendimiz Muhammed s.a.v.’e, onun ailesine
ve ümmetine çokça salât ve selam eylesin!
Tevekkül
Tevekkül, imanın hakikatini düzeltmenin sonucudur. Çünkü
yüce Allah: “Eğer müminler iseniz Allah’a tevekkül ediniz.” (Maide, 23)
buyurmaktadır. Demek ki tevekkül, ancak imanı düzelttikten sonra doğru olur.
Tevekkül, kalbin Allah’ın verdiği garantiye
güvenmesidir. Tevekkül, varlıkta ve yoklukta halin bir olmasıdır.
Tevekkül bir tatmin halidir ki sahibini yaratılmışlara
meyletmekten men eder.
Doğru tevekkül yokluk zamanında huzurlu, varlık
zamanında rahatsız olmaktır.
Tevekkül bir sırdır. Bunun zahiri, kendisini görenlerin
huzur içinde olmaları, içlerinin kendisiyle meşgul olmamasıdır.
Tevekkül yüce Allah’a güvenmektir, O’nun vaadini
doğrulamaktır.
Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde
buyurmuştur: “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.” Yani Allah onu
mahlukata muhtaç olmaktan kurtarır. Ve yüce Allah buyurmuştur: “İnananlar
Allah’a tevekkül etsinler.” (İbrahim, 11)
Ve yine Allah, Rasulü’ne: “Azmedince Allah’a tevekkül
et.” demiştir (Âl-i İmran, 159).
Ömer ibn Hattâb r.a. Allah Rasulü s.a.v.’in şöyle
dediğini nakletmiştir:
“Eğer gereği gibi Allah’a dayansanız, Allah kuşları
beslediği gibi sizi de besler (Baksanıza kuşlar sabahleyin) aç gider, tok
dönerler.” (İbn Mâce, zühd, 14; Tirmizî, zühd, 33; İbn Hanbel, I/ 30, 52)
Yine Peygamber s.a.v.’in şöyle dediği rivayet
edilmiştir:
– Kim bana şu iyi şeyi yapacağını garanti eder ki ben de
ona cenneti garanti edeyim?
Sevbân r.a.:
– Ben ederim ya Rasulallah, dedi. Allah Rasulü s.a.v.:
– İnsanlardan bir şey isteme, dedi. Bundan dolayı Sevbân,
binekteyken kamçısı elinden düşse dahi, kimseden onu alıp kendisine vermesini
istemezdi.”
Hasan-ı Basrî k.s. da şöyle demiş:
“Tevekkül ve kanaat edip haline razı olana, dünyalık
şeyler istemeden gelir.”
Süfyan ibn Uyeyne şöyle demiş:
Ebu Hâzim’e soruldu:
– Ne malın var?
– Benim iki malım var, dedi, biri Allah’a güvenmek,
diğeri de insanlardan bir şey beklememek.”