Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
Hendek’te Çetin Muharebe
Hendek savaşında (5/627) atıyla hendekten atlayan müşrik
cengâverlerinden Amr b. Abdüved, atını ileri sürerek müslüman taraftan er
diledi. Bu Amr, pek çok vakalar görüp geçirmiş, düşmanına galebe çalmış ve
yalnız başına nice toplulukları vurup dağıtmış, emsalsiz bir kahraman ve silahşörlükte
usta bir süvari idi. Bütün Arap kabileleri onu bir bölük süvariye denk
tutarlardı. Allah’ın Arslanı Hz. Ali, “Ona karşı ben çıkarım ya Rasulallah”
deyince, Rasul-i Ekrem s.a.v.: “Sen otur ya Ali, gelen Amr’dır” buyurdu.
Amr, tekrar ehl-i İslâm’a meydan okudu ve “İçinizde
benimle dövüşe çıkacak er yok mudur? Hani sizin ölülerinize vaad ettiğiniz
cennet?” dedi, şımarıkça laflar etti. Sonunda Hz. Ali: “Amr da olsa çıkarım ya Rasulallah!”
diyerek yerinden kalkınca, Rasul-i Ekrem kendi zırhını ona giydirdi ve Zülfikâr
adındaki kılıcını onun beline kuşattı ve: “Ya Rabbi amcam Ubeyde Bedir’de,
öteki amcam Hamza Uhud’da şehit oldular. Yanımda bir amcamın oğlu Ali kaldı.
Sen onu muhafaza buyur, beni yalnız bırakma...” diye dua etti.
Hz. Ali, piyade olarak meydana çıkıp, Amr’a doğru
yürüdü. Her iki ordu bu çarpışmayı seyre hazırlandılar. Hz. Ali önce Amr’ı hak
dine çağırdı. Amr kahkaha ile gülerek bu teklifi reddetti. “Senin ağzın henüz
süt kokuyor, kanını dökmek benim gücüme gider!” dedi.
Hz. Ali: “Ama ben senin kanını dökmekle çok memnun
olacağım. Fakat sen de atından inip benim gibi piyade olmalısın.” dedi. Bu söz Amr’ın
kanına dokundu, çok öfkelendi ve hemen atından indi, yıldırım gibi Hz. Ali’nin
üzerine hücum etti, o da kalkanını karşı tuttu. Amr o kadar şiddetli bir kılıç
vurdu ki, Hz. Ali’nin kalkanı iki parça oldu, başı da biraz yaralandı. Ardından
Hz. Ali Zülfikâr kılıcıyla daha güçlü bir darbe indirince, Amr’ın boynu
kesilerek yere devrildi. Sonra Mahzûm-i Nevfel meydana at sürdü, ona karşı da Avvâm’ın
oğlu Zübeyr r.a. atıldı ve kılıçla öyle vurdu ki, Nevfel’i yukarıdan aşağı
ikiye ayırıp altındaki eyeri bile parçaladı. Bunun için Hz. Zübeyr’e
arkadaşları: “Senin kılıcın gibi kılıç görmedik.” dedikleri zaman, “Onu yapan
kılıç değil, bilektir!” demiştir.
Ahmed Cevdet, Kısas-ı Enbiyâ (Ankara 2000), 1/223-24;
Zekâi Konrapa, Peygamberimiz (İstanbul 1968), s. 233-37.
Amr İbnü’l-Âs’ın Komutanlığı
Mu’te harbinden sonra en mühim hadise Zâtü’s-Selâsil
savaşı olmuştur (8/629). Mu’te harbinde müslümanların işi uzatmadan geri
dönmeleri o civarda bazı Arap kabilelerine cesaret vermiş, bunların Medine
meralarına baskın için toplandıkları haberi duyulmuştu. Onun için Hz. Peygamber
hem bunları dağıtmak, hem de Mu’te harbinin zihinlerde bıraktığı izleri silmek
için Amr İbnü’l-Âs kumandasında Suriye hududuna asker gönderdi. Bunlar 300
kişiden ibaretti. Arkasından Ebu Übeyde İbn Cerrah’ı da 200 neferle Amr’ı
takviye için gönderdi.
Ebu Übeyde, Amr’a tâbi oldu. Ebu Bekir, Ömer gibi
ashabın ilk müslüman olanlarının bulunduğu bir gruba, daha dün müslüman olmuş
olan Amr kumandan tayin olunmuştu. Buna kimse itiraz etmedi. Amr İbnü’l-Âs da
herkesin kendine itaat ettiğini görünce memnun oldu ve canla başla işe başladı.
Amr, gece vakti ateş yakılmasını yasak etti. Hava soğuktu. Askerler Hz. Ebu
Bekir ve Ömer’e şikayet ettiler. Hz. Ömer: “Ne demek, bu adam askeri soğuktan
mı kıracak?” dedi. Ebu Bekir Ömer’e: “Dokunma, Hz. Peygamber onu harbe
vukufundan dolayı kumandan yaptı, onun işine karışmak doğru değildir.” dedi.
Hakikaten Amr’ın stratejisi çok güzeldi. Ateş yanınca askerin miktarı uzaktan
tahmin olunabilirdi. Düşman askerin sayısını bilmeyince kalabalık zannedecek ve
korkacaktı. Öyle de oldu. Amr, sabahleyin ansızın hücum etti ve kendisinden
sayıca üstün olan düşmanı bozdu.
Amr, henüz müslüman olmuşken böyle kumandan olmasına,
muzaffer olarak Medine’ye dönmesine çok sevindi ve herhalde Peygamber Aleyhisselâm
nezdinde benim itibarım çok fazla diye yanlış kanaate kapıldı. Halbuki o askerî
maharetinden dolayı komutan yapılmıştı. Amr Medine’ye dönünce, Hz. Peygamber’e
erkekler içinde en ziyade kimi sevdiğini sordu. Hz. Peygamber de: “Ebu Bekir’i”
dedi. “Sonra kimi?” diye sordu. “Ömer’i” dedi. Amr sordukça Hz. Peygamber Ashab-ı
Kiramı sırayla sayıyordu. Amr diyor ki: “En sona kalırım korkusuyla sormaktan
vazgeçtim.” Amr henüz müslüman olmuştu, diğer ashab ona nisbetle çok ileriydi.
Ali Himmet Berkî - Osman Keskioğlu, Hâtemü’l Enbiyâ
Hazret-i Muhammed ve Hayatı (Ankara 1998), s.363-64; Kısas-ı Enbiyâ, 1/273-76.
Mekke’nin Fethiyle Kâbe’de
Ezan
Kâbe’ye birçok kıymetli hediyeler gelirdi. Mekke
fethedilince (8/630) bu nefis eserler muhafaza olunmuştur. Putlar ve onlara ait
şeyler imha edildi. Kâbe’nin içinde Hübel putu bulunuyordu. Bu, insan şeklinde
olup kırmızı yakuttan yapılmıştı. Kâbe’nin etrafında dizilmiş olan 360 kadar
putun hepsi birer birer parçalandı. İçerde bulunan büyük put Hübel de yerlere
serildi. Bütün Kureyş uluları, gözlerinin önünde cereyan eden bu manzarayı
şaşkın şaşkın seyrettiler. Dünkü mabudları şimdi paramparça olmuş, çöplüklere
atılacaktı. Ebu Süfyan Uhud harbinde “Yüksel şanlı Hübel!” diye bağırmıştı.
Fakat o da şimdi çöplüklere karışıyordu. Böylece tevhid dininin sembolü Kâbe-i
Muazzama putlardan temizlendi. Sabahleyin Mekke ufuklarından güneş doğarken ilk
ışıklar bu putların üstüne düşmüştü. Şimdi ise bunlar yerle bir olmuş, parçaları
yerlerde sürünüyordu. Artık “Yüksel Hübel!” sesi duyulmuyordu. Bir Allah’a
ibadet vardı. O’na davet olunuyor, Kâbe’nin üstünden ezan sesi yükseliyordu.
Hz. Peygamber’in müezzini Bilal-i Habeşî, Kâbe’nin
üzerine çıkarak o tatlı ve yanık sesiyle ezan okumaya başladı. Bilal’in “Allahu
Ekber” sadasıyla Mekke ufukları çalkalanıyor, “lâ ilâhe illallah” nidası
göklere doğru yükseliyordu. Bütün Mekke kulak kesilmiş, bu sesi dinliyordu.
Yalnız müşriklerden birkaçı içlerinde kopan isyanı yenemediler. Ebu Cehl’in
kızı Cüveyriye kendini tutamayarak şöyle haykırdı: “Babam ne bahtiyar adammış
ki vaktiyle ölmüş de Bilal’in Kâbe’de nida ettiğini görmedi!” Hâris ibn Hişam
da: “Keşke evvelce ölseydim de bu günü görmeseydim.” demekten kendini alamamış
ve daha buna benzer sesler duyulmuştur.
Hz. Peygamber s.a.v. Safa tepesine çıkarak yüksekce bir
yerde durdu. Yeni müslüman olanlar oraya gelip biat ettiler. Ebu Bekr’in babası
çok yaşlı olan Ebu Kuhâfe henüz müslüman olmamıştı. Gözlerinin feri kalmamış,
yolunu göremiyordu. Oğlu Ebu Bekr ihtiyar babasının elinden tutarak
Peygamber’in huzuruna getirdi. Herkese saygı gösteren Peygamber: “Onu niye
buraya kadar yordun, biz onun ayağına giderdik.” dedi. Onu önüne oturttu. Elini
göğsü üzerine koyarak ona İslâm’ı anlattı ve biat verdi.
Hâtemü’l-Enbiyâ, s.378-80; Âsım Köksal, Hz. Muhammed
ve İslâmiyet (İstanbul 2001), 6/414-18.