Ayın Konusu - Kutlu Zamanlar - Ali YURTGEZEN
Hepimiz
dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu oranda zarara uğramış kullarız.
Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet istemektedir. Rahman ve Rahim olan
Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz merhametinin eseri olarak bu kez
“bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.
Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih
amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır
bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil
geceleridir.
Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime
döndürecek birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden
olmamamız için sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.
Şöyle bir kıssa nakledilir:
Büyük İslâm alimi Fahrüddin Râzî rh.a. “Tefsîrü’l-Kebîr”
diye bilinen “Mefâtihü’l-Gayb”ını bitirmek üzeredir. Asr suresine kadar
gelmiştir. Fakat bu surenin “Andolsun zamana ki, insan gerçekten büyük bir
ziyan içindedir” mealindeki ilk iki ayeti arasında münasebet kurmakta
zorlanmaktadır. Allah Tealâ’nın üzerine yemin ettiği “zaman” anlamındaki “asr”
ile insanın “hüsran”ı, yani yanılgısı yahut uğradığı büyük zarar ilişkisine
dair düşündükleri içine sinmemektedir.
Bu sıkıntıyla çıkıp dolaştığı günlerden birinde, pazarda
buz satan bir adama rastlar. Adam, etraftan gelip geçenlere yalvarırcasına
şöyle seslenmektedir:
– Sermayesi eriyen şu kula merhamet edin!
Râzî bu sözleri duyar duymaz;
– Anladım, der; Asr suresini şimdi anladım.
Geçen gün ömürdendir
Evet; Asr suresinde “Andolsun zamana ki, insan gerçekten
büyük bir ziyan içindedir.” buyuruyor Allah Tealâ. Çünkü biz istesek de
istemesek de ömür sermayemiz her geçen gün biraz daha eriyor, alıp verdiğimiz
her nefeste biraz daha eksiliyor.
Fakat ne zamanı durdurmak, ne de ecelimizi ertelemek
elimizde olmadığına göre, ömür sermayesinin giderek azalması, neden bizim için
bir hüsran olsun? Üstelik sermayenin bir yatırıma dönüştürülmek üzere zaten
harcanması, sarf edilmesi gerekmiyor mu?
Surenin devamında “Ancak iman edip salih ameller
işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler”in zarara
uğramayacakları beyan buyurularak, bu soruların cevabı veriliyor aslında.
Hüsran, zamanın ve ömrün geçip gitmesi ile değil, geçip giden bu sürenin
değerlendirilememesi, içinin doldurulamaması ile ilgilidir ve her halükârda
buzun eridiğini fark edememenin sonucudur.
Öyleyse “geçen gün ömürdendir” hakikatini unutmadan,
zamanın ve zamandan bir bölüm olması nedeniyle de ömrün kıymetini bilmek
gerekiyor. Bir şeyin kıymetini bilmek, o şeyin varlık sebebini, maksadını
bilmekle mümkün. Ömür bir emanettir. Allah’a kulluk ederek, imanla salih
ameller işleyerek bize ahiret saadetini kazandırabilecek bir ticaretin Allah
tarafından ikram edilmiş sermayesidir. Fakat dediğimiz gibi, sürekli eriyen bir
sermayedir bu.
Bereketli zamanlar
Gerçi Cenab-ı Hak, kulunun dünya imtihanı dediğimiz
ticaretinde “fevzü’l-azîm”e, yani en büyük kazanca nail olması için ona bütün imkanları
bahşetmiştir. Doğru ile yanlışı ayetler indirerek bildirmiş, peygamberleri
vasıtasıyla yol göstermiş, salih kullarıyla hep hakka ve hayra çağırmıştır.
Lakin insan şaşıran, unutan, gaflete düşen bir varlıktır. Zaman zaman hata
yapar, doğru yoldan sapar, böylece ömrünü heba edebilir.
Ayrıca, hayatının geçen kısmını güzel ve hayırlı
amellerle yaşamış olsa dahi, hep daha güzelinin, daha hayırlısının
yapılabileceğine dair bir ukde vardır içinde. “Keşke”leriyle beraber, buzun her
geçen saniye biraz daha erimesiyle, endişeleri de çoğalır.
Hepimiz dünya pazarında sermayesi eriyen, şu veya bu
oranda zarara uğramış kullarız. Bazılarımız bunun farkındadır ve merhamet
istemektedir. Rahman ve Rahim olan Allah yine imdadımıza yetişmekte, sonsuz
merhametinin eseri olarak bu kez “bereketli zamanlar” bahşetmektedir bizlere.
Gafletle geçirdiğimiz, kulluğumuzu ihmal ettiğimiz, salih
amellerle doldurup yeterince değerlendiremediğimiz zamanları telafi imkanıdır
bu mübarek vakitler. Seher vaktidir, cumadır, Ramazandır, bayramdır, kandil
geceleridir. Hepsi de saptığımız çıkmazdan bizi sırat-ı müstakime döndürecek
birer kutlu kapıdır. Rahmet ve mağfirete vesiledir. Müflislerden olmamamız için
sermayemizin artırılarak bize yeni bir hamle şansı tanınmasıdır.
Zihnimiz bulanmadan
Şu sıralar yine böyle bereketli zamanları idrak
ediyoruz. Üç ayların içindeyiz. Hz. Peygamber s.a.v.’in Recep ayı girince, “Allahım,
Recep ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” sözleriyle dua
ettiğini hep hatırda tutan müslümanlar, Recep ayını asırlardır Ramazan-ı
Şerifin giriş kapısı gibi görmüş. Feyz ve bereketinden azami istifade için
Recep ayının başından itibaren nafile ibadetlerle, Regaib’le, Miraç’la,
Berat’la arınarak ayların en faziletlisine, on bir ayın sultanı Ramazan’a, bin
aydan daha hayırlı Leyle-i Kadr’e yürümüş.
Günümüzde de artan dinî duyarlılığa paralel olarak üç
aylara daha fazla önem verildiğini, mübarek gecelerin özel programlarla
kutlandığını görüyoruz. Fakat modern anlayışın zihinleri bulandırdığı bir çağda
yaşıyoruz ve bu bulanıklık bazen kutlu vakitlerle ilgili coşku ve heyecanımızın
ölçüsünü kaçırmamıza, aşırı uçlar arasında savrulmamıza yol açıyor; yeni
tartışmalar doğuruyor. Birileri çıkıyor “İslâm’da zamanın kutsallığı diye bir
şey yoktur; bütün bunlar bid’attır” diyor. Bir başkası böyle zamanlara mahsus
hiç duyulmadık ibadet şekilleri öneriyor. Mübarek vakitlere karşı son
zamanlarda gözlemlediğimiz itibar artışında bir kekrelik hissediyoruz. Bir
şeyler yerli yerine oturmuyor sanki. Onun için çok da anlamlı olmayan
tartışmalara girmek yerine kestirmeden ifade edelim ki kerahet vakitleri olduğu
gibi müstahsen vakitler de vardır. Bahar ve yaz mevsimlerinin güz ve kışa göre
daha bereketli olması gibi manen de daha bereketli zamanlar vardır.
Ekim için uygun zaman ayrıdır, hasat için ayrı. Aynı
günahın haram aylarda işlenmesi halinde sair zamanlara nazaran nasıl daha fazla
cezası varsa, mübarek zamanlarda yapılan ibadetlerin sair zamanlara göre daha
çok sevabı vardır. Bütün bunların ötesinde Alemlerin Rabbi “Leyletin mübâreketin”
(Duhan, 3) buyurmuşsa, söylenecek söz kalmamıştır.
Hikmetinden sual olunmayan
Peki bu neden böyledir? Bir vakti mübarek kılan üstünlük
ve şeref o vakitte zuhur eden hayırlı bir olaydan dolayı mıdır, yoksa vakit
bizatihi şereflidir de söz konusu hayırlı olayın zuhuru bilhassa o vakte mi
denk düşürülmüştür? Yani mesela Kadir Gecesi, Kur’an bu gecede nazil olduğu
için mi bin aydan daha hayırlıdır, yoksa zaten bin aydan daha hayırlı olduğu
için mi Kur’an bu gecede indirilmiştir? Allah bilir. Esasen bize düşen de bu
sırrı çözmek değil, böyle zamanların bereketinden istifadenin yollarını
aramaktır.
Eskiler mübarek gecelerden istifadeyi “ihya etmek”
tabiriyle anlatırlar. Mübarek geceleri ihya, geçmişte o gecede zuhur eden
hayırlı olayı, kendimizi ona muhatap kılarak, halihazıra taşımak demektir. Bu, Regaib
gecesinde Allah Rasulü s.a.v.’in yolunu gözlemektir. Miraç gecesinde O’nun
getirdiği hediyelerle sevinip namazı gözümüzün nuru yapmaktır. Berat gecesinde tevbe-i
nasuhtur, kıblemizi gözden geçirmektir. Kadir gecesinde Kur’an’ı ayet ayet
kalbimize indirmektir. Ve Mevlid Kandilinde, gelişiyle cihanı aydınlatan Habib-i
Kibriya s.a.v.’in nurunu sünnet-i seniyyesi ile hayatımıza taşımaktır. Nihayet
mübarek vakitleri ihya, ihya olmanın, dirilmenin, gerçekten hayat bulmanın
imkanıdır ki alameti sırat-ı müstakim üzere yürümeyi sürdürmektir.
Devreden zaman
Başa dönelim. Mübarek vakitlerin, kaçırdığımız
fırsatları, tükettiğimiz ömür sermayesini, ihmal ettiğimiz kulluk vazifelerini
telafi için Allah Tealâ’nın merhametinin eseri bir ikram olduğunu söylemiştik.
Kutlu vakitlerin sadece bire bin veren bereketi değil, genel olarak zamanın
tabi kılındığı düzen de bu sonsuz merhametin tecellilerindendir. Kur’an,
zamanın dönen, devreden bir akış olduğunu haber verir bize. Âl-i İmran
suresinin 14. ayetinde işaret buyurulduğu üzere “devran”, önce mazrufuyla
döndürülür insanlar arasında. Dönüp duran zamanın bazen sevindiren, bazen
tasalandıran zuhuratıyla sabır ve şükür talimine tabi tutulan müminlerin imanı böylece
kavi kılınır.
Furkan suresinin 62. ayetinde ise, “Allah, zikretmek ve
şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getirendir.” buyurularak,
zamanın bir “zarf” olarak da devrettiği anlatılır. Bu defa yeni bir fırsat için
döndürülmektedir zaman.
Nitekim İbni Abbas r.a., bu ayetin tefsirinde “gece ile
gündüzün, amel etmeye ihtiyaç duyulan hususlarda birbirine halef kılındığını”
söylemiştir. Enes b. Malik r.a. de, yine aynı ayetin nüzulü üzerine Hz.Peygamber
s.a.v.’in, bir gece Kur’an okuyamadığı için üzülen Hz. Ömer r.a.’e, “Ey Hattab
Oğlu, andolsun ki Allah senin hakkında bir ayet indirdi” deyip bu ayeti
okuduğunu ve “Geceleyin kaçırdığın nafile ibadetleri gündüzünde; gündüz
kaçırdığın yahut yapamadığını da gecende ifa et.” buyurduğunu nakleder.
Devrana girip yükselmek
Hz. Ömer r.a.’ın, “Ya Rabbi, senden zamanın iyisini ve
vakitlerimi bereketli kılmanı niyaz ediyorum” duası meşhurdur ve zamanın
dönüşündeki iki boyutu da vermektedir. Bilhassa “vakitlerimi bereketli kıl”
niyazı, mübarek vakitlerle yetinilmemesi, diğer zamanların da kulun duası ve
gayreti ile bereketlendirilmesi gerektiğine işaret eder. Sıradan yahut sair
zaman dediğimiz vakitler, mükellefiyet bakımından gündüze nazaran daha boş olan
gecelerdir ve büyükler “her geceyi Kadir bilerek ihya etmemizi” isterler
bizden. “İhya”, fıkıhta “ekilmemiş, boş ve sahipsiz bir araziyi işleyerek imar
etmek” demektir ki sair geceler için bu anlamda kullanılır.
Hülasa, Cenab-ı Hakk’ın döndürdüğü zaman, her yıl
üstelik on bir gün erkene çekilerek bereketli vakitler getiriyor önümüze.
Kulluğunu ihmal edenlere bir fırsat daha sunuluyor böylece. O kadar ki Kadir
Gecesi’nde olduğu gibi seksen üç yıldan daha fazla bir ömrü bir gecede telafi
etme imkanı veriliyor insana. Ne kadar uzağa savrulursa savrulsun, sırat-ı
müstakime bir çırpıda geçişini sağlayacak kapılar açılıyor. Yetmiyor,
değerlendirmesi için uçsuz bucaksız boş araziler gibi geceler ihsan ediliyor.
Buna, zamanla mukayyet farz ibadetleri de ekleyin. Sanki insanın dönen zamanla
devretmesi, er veya geç zamanın bir noktasından devrana girmesi isteniyor.
Çünkü insan adeta gök çekiminden kaynaklanan tersine bir girdabın anaforuna
girmekle irtifa kazanıp yükselebiliyor. Yücelerden yüce Rabbine böyle
yaklaşabiliyor ancak.
Fırsatı kaçırmamak için
Dönüp duran zamanın akışında, bizim için takdir edilen
devri tamamlayıp mutlaka geldiğimiz yere döneceğiz. Zamandan müstağni değiliz.
Fakat geldiğimiz yere izzetle dönmek de var, zilletle dönmek de. Bunu büyük
ölçüde zamanı neye ayırdığımız belirliyor. Tercihimiz ukba ise zamanın
yükselten yörüngesine dahil oluyoruz. Yok eğer dünyayı öncelemişsek, insanı
aşağıların aşağısı kılan bir kısır döngüye mahkum ediyoruz kendimizi.
Yükselmeye, izzete, ahiret saadetine götüren yörüngeye dahil olabilmenin ilk ve
temel şartı farz ibadetleri “zamanında” eda eylemektir. Bu yörüngeye böylece
girildikten sonradır ki bazı dönemeçlerde karşımıza çıkan ve “kulu Allah’a
yaklaştıran” nafilelerin bereketlendirildiği kutlu vakitleri değerlendirmek söz
konusu olabiliyor.
Kutlu zamanlarda esas olan, nafile ibadetlerle Allah’a
yaklaşmaya çalışmaktır. Elbette vecibelerini ihmal ederek zamanın yükselten
yörüngesinden dışarı düşenler için de bir fırsattır böyle vakitler. Tevbe ile,
geçirilen farzların kazası ile yeni bir sermaye desteğine dönüştürülebilir.
Dönüştürülebilir diyoruz, çünkü bu, istikamet
iradesindeki kararlılığımızla, yani mübarek vakitlerin açtığı kapılardan
katıldığımız sırat-ı müstakimdeki devamlılığımızla mümkün. Daha önceki
hüsranımızdan ders almamışsak, aynı hatalarda ısrar edeceksek, bize verilen
sermaye desteği ne kadar büyük olursa olsun bir fayda sağlamayacaktır.
Dünyanın işi bitmez
İyi niyete rağmen mübarek vakitlerle bize ihsan edilen
fırsatların heba edilmesi ve böylece yeni bir hüsranın yaşanması, büyük ölçüde modernizmin
“özel zamanlar” anlayışı ile ilgili. Zamanı sadece dünyalık işlere tahsis eden
ve az zamanda çok iş yapmayı amaçlayan bu anlayış, müslümanların mübarek
vakitleri değerlendirme iştiyakını yanlış bir zemine çekip suyu bulandırıyor,
işin tadını kaçırıyor.
Modern insan zamana sadece dünyayı yüklediğinden,
ilerlediğini zannetse de yükselemez, dünyanın üstüne çıkamaz. Akibetini
düşünmekten kaçtığı için nereye varacağı konusunda bir cevabı yoktur. Geriye
bakmaz, muhasebe yapmaz, hızla akan zamanın zarfına bütün bir dünyayı
sığdırmanın telaş ve hırsıyla çırpınır durur. Hep daha az maliyetle, daha az
zaman ve emekle daha çok üretmenin, daha çok tüketmenin peşindedir. Bunun için
zamanı kendince dilimlere ayırır, mesai ve tatil vakitleri belirler, özel gün
ve haftalar ihdas eder.
Özel gün ve haftalar, dünyalık kâr getirmeyen fakat
verdiği vicdan rahatsızlığıyla yatıştırılması gereken bazı duyarlılıklar için
sıkıştırılmış ritüellerin dar vakitleridir. Maksat bu duyarlılıklara saygı
göstermekten ziyade kalan zamanları onların işgalinden kurtarmak, dünya
işlerine daha çok zaman ayırmaktır. Modern insan, dünyanın işinin bitmeyeceğini
de dünyalık peşinde bu kadar koşturmanın insanı küçük düşüreceğini de fark
edemez. Hüsranı çok yönlüdür.
Yoğunlaştırılmış müslümanlık
Bütün müslümanlar bilir ki din, Ramazan’dan Ramazan’a,
bayramdan bayrama, kandilden kandile, hatta namazdan namaza hatırlanacak ve
yaşanacak bir olgu değildir. Buna rağmen mübarek gün, gece yahut ayların, ihmal
edilen mükellefiyetlerin daha pratik bir tarzda toptan telafisine, ertelenen
farzların daha az maliyetle ucuza getirilmesine imkan veren zamanlar gibi
görülmesi yaygınlaşıyor.
Bu kabul bir taraftan özel zamanlar dışında farz, vacip
ve sünnetlerin ihmalini meşrulaştırırken bir taraftan da müslümanlığı ancak
belli günlerde giyilip daha sonra saklanan göstermelik bir giysi fonksiyonuna
indirgiyor. Kutlamalardaki coşku, uhrevî bir yönelişin zevkinden ziyade dünya
hayatını daha da renklendiren farklı bir “çeşni”yi yakalamaktan kaynaklanıyor
sanki.
Şu söylediklerimizin içinde bulunduğumuz mübarek
zamanların atmosferine uygun, duymaya alıştığımız sözler olmadığını biliyoruz.
Fakat bize ikram edilen fırsatları doğru değerlendirmek, hüsrana uğramamak için
böyle sinsi tehlikelere biraz nahoş kaçsa da dikkat çekmek gerekiyor.
İslâm’da din ile dünyanın ayrılamayacağını, dinin bütün
dünya işlerini de kuşattığını, bu nedenle yoğunlaştırılarak dar zamanlara
sıkıştırılmış ibadetlerin sahih bir müslümanlığın tezahürü olmadığını arada bir
hatırlatmak gerekiyor.
Allah’ın rahmetinden
kaçmayalım
Bu hatırlatmalarla niyetimiz kimsenin şevkini kırmak,
canını sıkmak değil elbette. İstiyoruz ki camiye giderken bile koşuşturmaktan
men edilen müslümanlar, mübarek gecelerde nefes nefese telaşlarla, dini dar
zamanlara sıkıştırmasın. Nafile ibadetlerin çokluğu yerine az fakat sürekli
olanına yönelsin; kutlu zamanlarda, kolaya kaçmanın, bedavadan kazanma
kurnazlığının göstergesi yeni ve abartılı nafile ibadet arayışlarına itibar
etmesin. İbadetlerini, getireceği sevabı ahiret nimetleri için pazarlık imkanı
gibi görmeden, “şükreden bir kul” olma gayretiyle, şevkle, minnetle, zevkle
yapsın.
Farzları ihmal ederek zamanın insanı yücelten
yörüngesine girilemeyeceğini, kutlu vakitlerin ancak farzlarla girilebilen bu
devranda berekete vesile olacağını bilsin. Bir mübarek vaktin şafağında yeni
bir “bismillah” ile başlasa da salih amellerini, hak üzere yürümeyi, sabırla
direnmeyi sezonluk davranışlar olmaktan çıkarsın, bütün bir zamana yaysın.
Cenab-ı Hak, sermayesi eriyen biz kullarına kutlu
vakitlerle de merhamet ediyor. İstiyoruz ki hiç kimse kâr ediyorum yahut doğru
yapıyorum zannıyla Allah Tealâ’nın rahmetinden kaçıp hüsrana uğramasın.
Mübarek
Aylar
Türkçede “üç aylar” dediğimiz kamerî takvimdeki Recep, Şaban ve Ramazan
aylarıyla, Kur’an-ı Kerim’in “eşhür’ül-hurûm” yani “haram aylar” diye
zikrettiği Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları senenin diğer aylarına
göre daha şerefli bir mevkidedir.
Hiç şüphesiz on bir ayın sultanı Ramazan-ı şeriftir. Kur’an ve oruç ayı olan
Ramazan, gönlümüzdeki ağırlıkları atmaya, kulluk azmimizi yenilemeye, elest bezmindeki
misakımızı tazelemeye ve senenin geri kalan zamanını bu arınmışlıkla yaşamaya
vesiledir. Bir manevi eğitim sürecidir ve öncesindeki Recep ile Şaban ayları
sanki insanı bu sürece hazırladıkları için değer ve önem kazanırlar. Ayrıca beş
mübarek gecenin dördü şühûr-i selâse’nin, yani üç ayların içindedir.
Haram aylar ise Allah Tealâ’nın savaşmayı yasakladığı, işlenen günah ve
sevaplara sair zamanlardakine göre daha fazla ceza ve mükafat vaat ettiği
aylardır. Kur’an-ı Kerim’de “insanların iyiliği için vesile kılınan” bu aylara
hürmet gösterilmesi emredilmiştir.
Günlerin
Efendisi
Günlerin en şereflisi, müslümanların haftalık bayramı olan cuma günüdür.
Müslümanların namaz için bir araya gelip cemaat dayanışmasını sürdürdüğü bu
günün fazileti ayet ve hadislerle sabittir. Peygamberimiz s.a.v., “Güneşin
doğduğu en hayırlı gün cuma günüdür” buyurmuş, Hz. Adem a.s.’ın yaratılması,
cennete girmesi, yeryüzüne indirilmesi, tevbesinin kabul edilmesi gibi
olayların cuma günü vuku bulduğunu haber vermiştir.
Yine hadislere göre melekler cuma gününe “yevm’ül-mezîd”, yani “amellerin
sevaplarının sair günlere göre artırıldığı gün” demektedir. Müminler cennette Cemalullah’ı
bir cuma günü müşahede edeceklerdir.
Cuma dışında Ramazan ve Kurban bayramı günleri ile Kurban bayramının bir gün
öncesi, hacıların Arafat’ta vakfeye durması sebebiyle “arefe günü” diye bilinen
gün ve kameri ayların “eyyâm-ı beyz” diye adlandırılan 13, 14 ve 15. günleri
mübarek günlerimizdir.
İcabet
Vakitleri
İslâm, zamanı düzenleyen ve bu düzene göre yaşamamızı isteyen bir din. Kur’an-ı
Kerim’de zamanla, özellikle de zamanın yirmi dört saatlik dilimi olan “gün”le
ilgili yüzlerce tabir var. Ayetlerden başka hadislerde de geçen bu tabirler
özellikle namaz vakitlerine işaret için günleri taksim ve tanzim ederken,
faziletli vakitleri de belirler.
Farz namazların vakitleri şüphesiz günün en bereketli vakitleridir ve
insanların bunlardan istifadesi namazları vaktinde eda eylemeye bağlıdır. Fakat
zaten namaz vakitleri belli olduğundan şerefli yahut faziletli vakitlerden
maksat, dua ve istiğfarın kabul edildiği icabet vakitlerini kollamaktır.
Hadis-i şeriflerde mesela seher vaktinde, yani gecenin kalan üçte birinde ve
ezan ile ikamet arasında yapılan duaların kabul edileceğine, sahur vaktinin
bereketine dair haberler vardır. Tasavvuf erbabı da öteden beri vird ve tesbih
için Kur’an-ı Kerim’de zikredilen vakitleri esas almıştır.
Kandil
Geceleri
İslâm âleminde “leyâl-i mübareke” (mübarek geceler) diye bilinen Regaib, Mirac,
Berat, Kadir ve Mevlit geceleri bizde “kandil geceleri” olarak da bilinir. Bu
adlandırma, II. Selim devrinde 1500’lü yılların ortalarında mübarek gecelerde
İstanbul’daki camilerin kandiller yakılarak aydınlatılmasından hatıradır.
Regaib gecesi, Recep ayının ilk cuma gecesine tevafuk eder. Regaib, “kendisine
rağbet edilen şey, bol ve değerli bağış” anlamına “ragîbe”nin çoğuludur. Bu
gecede bol sevap ve mükafata nail olunacağına dair haberler sebebiyle böyle
denilmektedir. Regaib gecesinin mübarek kılınması ile ilgili bir takım
rivayetler varsa da ulema bu geceye, fazileti ayet ve hadisle sabit Recep
ayından hareketle kıymet atfetmeyi daha uygun bulmuştur.
Miraç olayının gerçekleşmesi sebebiyle bu adla anılan Miraç gecesi yine Recep
ayının içinde, 27. gecedir. Beş vakit namaz bu gecede farz kılınmış, Allah’a
şirk koşmamak kaydıyla günahlarının affedileceği müjdesi ümmete bu gece
verilmiştir.
Berat gecesi adını “beraat”ten, yani “Allah’ın günahkârları affedip
aklaması”ndan alır. Şaban ayının 15. gecesindedir. Kur’an’ın Levh-i Mahfuz’dan
dünya semasına bu gecede toptan indirildiği, kıble değişikliğinin bu gecede
olduğu rivayet edilir.
Kadir gecesi, mübarek gecelerin en faziletlisidir. Hakkındaki bir sure ile adı
Allah Tealâ tarafından konulan ve bin aydan daha hayırlı olduğu beyan buyurulan
bu gecenin Ramazan ayının 27. gecesine isabet ettiği “kuvvetli ihtimal”dir.
Ulemanın ekseriyeti Kur’an’ın bu geceden itibaren bölüm bölüm nazil olduğu
görüşündedir.
Mevlid kandili Hz. Peygamber s.a.v.’in dünyayı teşriflerinin, doğumunun
bereketlendirdiği bir gecedir. Nitekim mevlid, “doğum, dünyaya geliş” demektir.
Rebiülevvel ayının 12. gecesine denk düşer. Mevlid kandilinin mübarek bir gece
olarak ihya edilmesi geleneği, diğer gecelerden hayli sonra, miladi 13. asırda
başlamıştır.
Mübarek
Vakitler Bid’at mı?
Mevlid kandili hariç mübarek vakitlerin ibadetle, hayırla, salih amelle ihyası;
bu vakitlerin feyz ve bereketinden istifade gayreti, sonradan ortaya çıkmış
değildir. Belki zaman içinde bu istifadeyi çoğaltmak için kendiliğinden yeni
kutlama şekilleri, değerlendirme biçimleri, gelenekler oluşmuştur.
Dinin ölçüleri dışına çıkmamak ve dine ilave etmemek kaydıyla, dinî duyarlılığın
artmasına, nafile ibadetlerin yapılmasına, kaza namazlarının kılınmasına, Kur’an
okumaya; tevbe, mağfiret, dua, zikir, tesbih ve salâvata vesile olan bu
geleneksel formlarda sakınca bulunmamıştır. Mevlid kandili de böyle hayırlar
yanında Efendimiz s.a.v.’i tanımaya ve sevmeye vesile yapıldığı için bu
çerçevede değerlendirilmiştir.
Bid’at, dinin emretmediği bir şeyi dinin emriymiş gibi sunmak, dinî bir delili
olmayan ibadetler yahut hükümler ihdas etmektir. Mübarek zamanlar, özellikle üç
aylar ve kandiller, bu vakitlere mahsus olduğu iddia edilen nafile ibadetlerin
dinî dayanağı bakımından tartışılmaktadır. Tartışmalar, böyle vakitlerde
tutulan nafile oruçlara veya kılınan nafile namazlara mesnet gösterilen
hadislerin zayıflığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Hadislerin senedindeki
zayıflığın teknik bir konu olduğunu, hüküm içermemek şartıyla faziletlere dair
zayıf hadislerle de amel edilebileceğini söyleyip, okuyucularımıza, dergimiz
yazarlarından Dr. Ebubekir Sifil’in “İslâmî Bilincin İhyası” adlı kitabındaki
bu meselelerle ilgili iki makalede daha fazla ve doyurucu bilgi
bulabileceklerini hatırlatalım.
Mübarek vakitler bid’at mı tartışmasında Kutlu Doğum Haftası’nı ayrı bir yere
koyup ihtiyatla karşılamamız gerekiyor. Geleneği olmayan bu hafta mutlaka iyi
niyetle düşünülen bir etkinlik. Salih amellere, hayırlara vesile olduğu için
kulun gayreti oranında bir bereket kazandığı söylenebilirse de dinen “mübarek
kılınmış” bir zaman değil. Daha önemli bir problem ise “Kutlu Doğum Haftası”nın
miladi takvim esas alınarak nisan ayına sabitlenmesi. Bu tutumun Tevbe
suresinin 36 ve 37. ayetlerinde Allah Tealâ’nın takdir ettiği takvime bağlı
kalmamak, cahiliyye Araplarının kamerî takvimi şemsî takvime eşitleme (nesî)
uygulamasına düşmek gibi bir tehlikeyi taşıyabileceği ihtimali üzerinde
ciddiyetle durmak gerekir.