Hakk’ın Dergâhına Sığınınca - T. Ziya ERGUNEL
“Dergâh-ı Hakk’a
sığın ister isen emn ü emân
Seyret âzâdeliğin âhû-yı deşt-i Harem’in.”
(Seyyid Vehbî)
[Harem-i Şerif sahrasındaki ceylanların (avlanma
korkusundan) azade, (serbestçe dolaşmalarını) gör;
(sen de onlar gibi) emniyet ve dokunulmazlık
istiyorsan Hakk’ın dergâhına sığın.]
Ecdadı Ehl-i Beyt’e dayandığı için Seyyid Vehbî diye
anılan Vehbi Hüseyin Efendi, İstanbul’daki III. Ahmet Çeşmesinin kitabesine “Aç
besmeleyle iç suyu, eyle Han Ahmed’e dua” mısraıyla tarih düşüren şairdir. 1674
ile 1736 yılları arasında yaşamış, müderrislik ve kadılık yapmış, Gülşenî
yolunun müntesibi bir derviş olan bu şairimiz manzum Kırk Hadis Tercümesi’yle
tanınıyor. Yukardaki beytinde Mekke’de Harem sınırları dahilindeki avlanma
yasağını hatırlatarak bütün tehlike ve korkulardan kurtulup emniyet içinde
yaşamak isteyenlere, Allah Tealâ’nın dergâhına sığınmayı salık veriyor.
Malum, Mekke ile Medine’ye “iki harem bölgesi” manasına
“Haremeyn” denir ki bu şehirleri ve etraflarındaki belirli bir mıntıkayı ifade
eder. Müslümanların mahremi olan bu mıntıkalara yabancılar, yani gayrimüslimler
giremez. Allah Tealâ tarafından mukaddes kılındığı için buralara bilhassa
hürmet edilir ve bu hususi ihtiramın gereği olarak da sair zamanlarda mübah
sayılan bazı fiillerden kaçınılır.
Meselâ Kâbe-yi Muazzama ile Mescid-i Haram’ı merkezine
alan ve sınırları Cebrail a.s. tarafından belirlenen Harem-i Şerif yahut Mekke
Haremi dahilinde, ihramlı olsun olmasın, müslümanların av hayvanlarını avlaması
yasaktır.
Seyyid Vehbî buradan hareketle, bizim daha çok ceylan
diye bildiğimiz ahuların dahi Harem-i Şerif bölgesinde serbestçe, tam bir
emniyet içinde dolaşmasına dikkat çekiyor. Cenab-ı Hakk’ın dergâhına sığınınca,
ahu gibi bütün avcıların gözdesi, son derece ürkek, savunmasız hayvanlar bile
kendilerine kimsenin ilişemeyeceğinden emin, her türlü korku ve tehlikeden
azade, tam bir hürriyet içerisinde ömürlerini sürdürüyorlar.
Âzadelik, hem hür veya serbest olma, hem bir himaye
altında emin olma halidir. Çünkü hürriyet temelde bir tercih eylemidir. Bir
şeyi yapıp yapmamak yahut en az iki alternatiften birine yönelmek hususundaki
tercihini insanın kendisinin belirlediği düşünülse de bütünüyle böyle değildir.
Tercihlerimizi belirleyen iyi-kötü, doğru-yanlış, faydalı-zararlı gibi değer
hükümleri, dinin, kültürün, eğitimin, çevrenin tesiriyle zihnimize yüklenen
tasavvurlardır. Bu tasavvurların hakikate uygun olması durumunda azadeliğimizi,
hürriyet ve emniyet hissimizi muhafaza edebiliriz. Aksi, yanlış adım atmak,
kötü tercihler yapmak demektir ki mutlaka tehlikeye düşürür, bir berzaha mahkum
eder insanı. Öyleyse azadelikteki emniyet hissi, himayesi altına
girilen varlığın kudreti ve sahip olduğumuz ölçülerin isabeti ile alakalıdır.
Bu sebeple İslâm’da azadelik veya hürriyet,
“Allah’tan başka ilâh tanımamak, Allah’tan başka hiçbir varlık ve güce kul
olmamak” diye tarif edilir. Buna rağmen insan çoğu zaman fark edemese de
nefsini ilâhlaştırır; hürriyeti, “hevasının peşinden gitme, her istediğini
dilediğince yapma imkanı” gibi anlar. Böylece nefse kul olmak, insanı zelil
kılan en ağır köleliktir halbuki. Nefsine uyanlar şeytanın tuzakları karşısında
bütün direncini kaybetmiştir. Her an avlanıp helâk olmak, ateşe düşmek
tehlikesiyle yüz yüzedirler.
Seyyid Vehbî’nin ceylanların azadeliğini göstererek bunu
Hakk’ın dergâhı dairesinde, yani Harem-i Şerif’te yaşamalarına bağlaması, bütün
insanları Kâbe civarına çağırması manasına gelmiyor şüphesiz. Ayetlerle sabit
olduğu üzere Mekke ve çevresi Kâbe sebebiyle emin kılınmıştır. Kâbe yeryüzünün
ilk mescididir, beytullahtır. Fakat insan, gönlünü beytullah kılarak kendi
haremini bulunduğu herhangi bir çevrede de inşa edebilir. Gönüller kelime-i
tevhit zikriyle, içindeki putları yıka yıka Kâbe olur. Gönüllerini Kâbe
yapanların da tıpkı Mekke haremi gibi, yakın yerine şeytanların
yaklaşamayacağı, nefsin hevasının tesir edemeyeceği haremleri vardır.
Gönlün Kâbe kılınması kâmil imanla mümkündür. Dikkat
edilirse İslâm’da imanın da hürriyetin de tarifi aynıdır. Kaldı ki iman hem
Allah Tealâ’nın himayesinden, hem O’nun kudretinden ve koyduğu ölçülerin
sıhhatinden emin olmak demektir. Bu emniyettir ki insanı istikamet üzere tutar,
yanlış tercihlerle yoldan çıkıp zarara uğramaktan kurtarır.
Fakat gönlü bir çırpıda Kâbe kılmak, kâmil bir imana
ulaşmak kolay değildir. Bir yönelme kararlılığını gerektirir öncelikle.
Beyitteki “dergâh” kelimesi bu sebeple seçilmiştir. Dergâh, açıldığı mekânı da
anlatmakla beraber, aslında “kapı” demektir. Her kapı bir girişi, bir
başlangıcı, bir yönelişi ifade eder. “Dergâh-ı Hakk’a sığın” tavsiyesini, Cenab-ı
Hakk’ın himayesine mazhar olmanın, O’nun ahkâmına bağlanmanın, tam manasıyla
iman etmenin imkân ve vesilesine yönelmek şeklinde de anlayabiliriz. Öyleyse
tıpkı Mescid-i Haram gibi yeryüzünün bütün mescitleri Allah’a, O’na kul olmanın
azadelik ve emniyetine açılan birer kapıdır. Öyleyse tıpkı Kâbe gibi Allah’ın
veli kullarının beytullah olan gönülleri de ilahî himayeye götüren birer
kapıdır.
Hakk’a açılan bu kapılara yönelenler, sonunda imanın
emniyet ve huzur iklimine varacaklardır. Bu kapılardan girilen beytullahı
hayatlarının merkezine alıp onun etrafında tazimle dönenler, bulundukları zaman
ve mekanı böylece Harem-i Şerif yapanlar, elbette şeytanın tasallutundan
korunacaklardır.