Bir Ev Hikâyesi - Hasan AKÇAY
Dünya
yolculuğunda, hayata göz açtığımız yerin ayrı bir anlamı vardır bizde. Zaman
içerisinde değişik mekânlarda konaklasak da o yer, o mekân ilk heyecanımız, ilk
göz ağırımızdır. İster bir şato olsun, isterse bir kulübe... Özlenen, aranan
hep odur.
Hayat üç kelimelik bir cümleden ibaret ve ilk kelimesi
“doğmak”. Doğarsın, yaşarsın ve ölürsün... Bu üç kelime üç günlük dünya
gibidir. Bir güne çok şeyler sığdırabilir ya insan. Tıpkı bunun gibi üç
kelimenin her birinin açılımı yapıldığında, belki onlarca roman olacak ölçüde
çoğalır cümleler. Böyle de olsa ömrün özeti yine bu üç kelimedir.
Dünya hayatı öyle bir şey işte. Yaşadığı an itibariyle
farkında insanoğlu yaşadığının. Yunus daha da kısaltmış ömür denilen süreci,
“bir göz açıp yummuş gibi” diyerek.
İlk adımlar ilk hatıralar
Dünya yolculuğunda, hayata göz açtığımız yerin ayrı bir
anlamı vardır bizde. Zaman içerisinde değişik mekânlarda konaklasak da o yer, o
mekân ilk heyecanımız, ilk göz ağırımızdır. İster bir şato olsun, isterse bir
kulübe; özlenen, aranan hep odur. Aile sıcaklığının ne olduğunu öğrendiğimiz,
ilk sevip sevildiğimiz, ilk ağlayıp güldüğümüz, ilk yürüdüğümüz düştüğümüz… Her
nereye gitsek, dönüp geleceğimiz; sığınağımız, evimiz...
Ev denildiğinde aklıma ilk gelen, fındık, elma bahçeleri
içinde bir yamaca tırnaklarıyla tutunmuş gibi duran, uzaktan bakıldığında her
an aşağılara doğru yuvarlanacak izlenimi veren köydeki evimizdir. Bütün
Karadeniz evleri gibi o da ömrünü yalnızlık içinde geçirmiş, yıllara büyük bir
güçle direnmiş. Buna rağmen yaşlandığı her halinden belli olan o ahşap evi her
nereye gitsem özlediğimi hissederim. Ömrümün en güzel yılları olan çocukluk
çağımın hatıralarıyla dolup taşan o ev de beni özlüyordur duygusu içimden hiç
eksik olmaz. Gurbet dönüşlerinde onunla uzaktan göz göze geldiğimizde en az
benim kadar heyecanlandığını görür gibi olurum. Yıllardan beridir kış
yalnızlığında yaşadığı hüzünlere tanık olmadıysam da, her yaz buruk bir tebessümle
beni karşıladığına şahit olurum.
Ev, dört duvarıyla dışarının tehlikesine, sıcağına,
soğuğuna karşı koruyucumuz, sığınağımız olduğu gibi, daha farklı özellikleri de
taşır derununda. O dört duvar arasında yaşanan günler, geceler; acılar ve
sevinçlerdir o mekânı anlamlı kılan. Onun içindir ki her nereye gitsek,
hatıraları bir bohça gibi sarıp sarmalayıp bizimle birlikte taşır arkamızdan.
Zaman zaman o bohçayı açıp içindekileri yeniden yaşamak, yaz gününde bir
pınarın serin suyundan kana kana içmek gibi bir dirilik, bir tazelik verir
benliğimize. O ilk göz ağrısından uzak kalmak, ruhumuzda her zaman bir gurbet
havası estirir. Hüzünlü bir şarkı gibi oturur yüreğimizin ortasına.
Çocukluğun beyaz yelkenlisi
Çatısını kaplayan küçük oluklar şeklinde ve toprak
renginde kiremitlerini, pencerelere ve kapılara takılmış kilit ve menteşelerini
bir yana bırakacak olursak, evimizin geri kalan her şeyi ağaçtan yapılmıştı.
Evin dış kısmında boydan boya uzatılmış kirişlere geniş tahtalar tutturulmuş ve
bu tahtalar arasında zamanla boşluklar oluşmuştu. Yılların yağmuruna, rüzgârına
karşı çok fazla direnemeyen bu tahtalarda yer yer çürümeler de kendini
gösteriyordu.
Çok eski halini hatırlamadığım bu ev, ilkokul çağlarımda
birkaç usta tarafından elden geçirilmişti. Benim gözümde yeniden inşa edilmiş
gibi bir güzellik kazanmıştı. Dış cephesini kaplayan tahtaların arası küçük taş
parçalarıyla doldurulup, gelişigüzel sıva yapılmıştı. Her ne kadar taşlar ve
tahtalar dış cephede bir pürüz olarak dursa da, en üste yapılan badana ile
bütün kusurlarını gizler gibiydi.
Köyde, kireç badana ile boyanan ilk ev bizim evimizdi.
Her okul dönüşünde evimizin karşısındaki yamaçta oturup, o güzelliği bir süre
seyretmek bende vazgeçilmez bir zevk haline gelmişti. Kimi zaman ağaçların
içindeki bir kuş yuvası gibi duruşunu; kimi zaman da yeşillik denizinde beyaz
bir yelkenli gibi demirleyişini seyretmek doyumsuz bir mutluluk veriyordu
kalbime. Çocuk kalbim kanatlanıp, bir an önce yanına varmak için sabırsızlanır,
o heyecanla kendimi bıraktığım yamaçlardan uçar gibi inerdim.
Sessiz ve derin
Köy yerine akşamlar daha bir erken iner. Etrafta ışığa
koşan, böcekler kelebekler eve doluşmasın diye kapı pencere bir an önce
kapatılır. Dışardan bakıldığında ay ışığı altında yıkanan o ev, ellerine başını
dayamış, derin ve sonsuz düşüncelere dalmış bir bilge görünümü arz eder.
Gecelerin büyülü sessizliği ta evin içine kadar sirayet
eder köy yerinde. Hele elektriğin olmadığı, evin ortasında duvarda bir çiviye takılan,
ihtiyaç duyulduğunda gidilen yere taşınan tek bir gaz lambasının aydınlığı
varsa ortada, orada masallar dinlenmez, yaşanır. Koca kütüklerin ateşte
çıtırdayarak yanan sesine, ateşin aydınlığında etrafa düşen gölgelerin
karışması hayal iklimine yeni ufuklar açar. Böyle bir ortamda dinlenilen
“kıtlık” ve “işgal” hikâyeleri bir sinema perdesi gibi açılır gözler önünde.
Her Cuma akşamında dedemin ezberden okuduğu Yasin-i
Şerif sonunda, bütün ev halkının dua için semaya açılan ellerine “amin”lerin
birer mavi huzur gibi indiğini hissettiğim bu evin manevi bir yanı da vardı
benim nazarımda. Bunun içindir ki evlerin de bir ruhu olduğuna inanırım hep. O
sesler, o gölgeler, yaşanılan acı tatlı anlar yüzeyde uçup kaybolmuş gibi
görünse de, derinde ve gerçekte her daim yaşarlar.
Doğduğu köyden başka bir yer görmeyen, okuma yazması
olmayan ve her durumda “cahil” kaldığını büyük bir iç geçirişle dile getiren
büyük annemden öğrendiklerimi, hiçbir okulda öğrenemedim. Kendini cahil
zanneden büyük annemin, aslında ne kadar derin bilgi sahibi olduğunu sonradan
öğrenecektim. İlk duayı, ilk ilahiyi kendisinden öğrendiğim, Yunus Emre
şiirlerini, sevgi masallarını yine ilk kendisinden dinlediğim bir insan nasıl
cahil olabilirdi ki… Fakat, ninem okuyamamış olmanın ve yüreğinde bir yara gibi
duran o imkansızlığın kabuğunu zaman zaman kanatır ve hissettiği acıyla gözleri
nemlenirdi.
Gidemesek göremesek de...
O ilk evden sonra çok evlerde yaşamak zorunda kaldım.
Hayat mecbur kılmasaydı hep o evde yaşamak isterdim. O da ruhumun sevdiği gibi
bir yalnızlığı seçmişti kendine. Bu bir zorunluluktu belki. Bu yönüyle de bana
benzediği için ya da ben ona benzediğim için aradaki bağın daha kuvvetli
olduğunu hissederim.
Bizim köylerde birbirine en yakın olan evlerin arası en
az yirmi dakikalık mesafedir. Karadeniz’in çoğu köylerinde olduğu gibi evler
toplu halde değil, dağınık, birbirinden çok uzaktır. Bunun içindir ki bir köy
odası, bir kahve kültürü yoktur. Dolayısıyla evler ne bir sokağa ne de bir
mahalleye dahildir. Bu anlamda ne sokağımız oldu, ne de sokak oyunlarımız...
Biz bütün oyunlarımızı fındık bahçelerinde, ağaç dallarında, ırmak kenarlarında
oynadık. Evler arasındaki uzaklık, zorunlu olarak komşuluk ilişkilerine de
mesafeler oluşturdu.
Modern çağın getirmiş olduğu yalnızlık ve yorgunluğu da
ömrümüze dahil edince, her sabah kuş sesleriyle uyanıp, içindeki saadeti
bacasından ince bir duman gibi gökyüzüne duyuran, biraz aşağısından akan
ırmağın sesine sessizce söylediği türkülerin sesini katan ve tam ortasındaki
kirişe asılan salıncaktaki mesut çocukluğun, masum yaramazlıkların, velhasıl en
güzel zamanların sinesinde saklandığı bir evin unutulması mümkün mü?
Evet, şairin de söylediği gibi, o ev bizim evimizdir.
Her ne kadar istediğimizde gidemesek de... Ve bütün güzel anılar gibi
gittiğimiz yere yüreğimizle, hayallerimizle, özlemlerimizle götürdüğümüz o ev,
en son dönülecek, varılacak bir son durak gibidir. Ve yeni yolculuklara yine o
evden başlanacaktır.