Din-Bilim Çatışması - Halil AKGÜN
Din ile
bilimin çatıştığı inancı, son dört asırda Batı düşünce tarihinin en temel
konularından biri olageldi. Dinî inanç, tahkik edilemez, dogmatik ve akıl
karşıtı bir hurafeler yığını olarak tanımlanırken, bilimsel veriler açık-seçik
mutlak hakikatler olarak takdim edildi.
Din ile bilim çatışmak
zorunda mı?
Bu soruya Batı dünyası yaklaşık dört asırdır cevap
arıyor. Oysa İslâm dünyasında bu soru hiç bir zaman modern, Batılı anlamında
sorulmadı. Müslüman bilim adamları ve düşünürleri bu mesele üzerinde kafa
yormadığı için değil. Tersine, Batılı seküler zihin dünyası din-bilim konusunda
yanlış kabullerden hareket edip, hatalı sonuçlara ulaştığı için...
Din ile bilimin çatıştığı inancı, son dört asırda Batı
düşünce tarihinin en temel konularından biri olageldi. Dinî inanç, tahkik
edilemez, dogmatik ve akıl karşıtı bir hurafeler yığını olarak tanımlanırken,
bilimsel veriler açık-seçik mutlak hakikatler olarak takdim edildi. Makul, yani
akıl sahibi insanların bunlar arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında,
dinî dogmatizmi değil, bilimsel doğruları tercih edeceği varsayıldı.
Bu bakış açısının bir sonucu olarak akıl sahibi,
eğitimli ve zeki insanların dinî inançlara iltifat etmeyeceği öngörüldü.
Pozitivizmin iktidar dönemlerinde herhangi bir dinî inancı savunmak, akıl,
bilim ve aydınlanmayla telifi mümkün olmayan bir durum olarak görüldü. Buna
karşın dinî inanç sahibi insanların bilimsel hakikatleri anlamadığı, arkaik bir
dogmatizmde inat ettiği ileri sürüldü.
Batı’nın sorunu
Şimdi bu basit tabloya eleştirel bir gözle bakalım. Bu
tasvir Avrupa dışında herhangi bir toplum için geçerli olabilir mi? Mesela Hint
medeniyeti yahut Çin için bu kategorik ayrımlar ileri sürülebilir mi? Aynı şey
İslâm dünyası için de geçerli. Bu çerçeveyi alıp aynıyla İslâm düşünce
geleneğine uyarlamak, ne aklen ne de tarihen mümkün. Çünkü İslâm dünyasının
soruları ve bu sorulara verdiği cevaplar Batı’dakinden çok farklı olmuştur.
İslâm medeniyetinin din-bilim tecrübesine bakmadan önce,
bu ilişkinin Batı düşüncesinde nasıl şekil aldığına kısaca bakalım. Hıristiyan
düşüncesinin krize girdiği 16’ıncı yüzyıldan itibaren Batı din-bilim ilişkileri
yeni bir seyir izledi. Katolik kilisesinin dinÎ ve siyasi sorunları, genel
manada bütün dinlerin ortak sorunları olarak yorumlandı. Batı Avrupa’nın hususi
tecrübesinde ortaya çıkan ruhban sınıfı, papalık ve kilise modeli, din karşıtı
bir hareketin doğmasına neden oldu. Avrupalı aydınlar diğer dinî gelenekleri ve
hassaten İslâm’ı hiç bilmedikleri için, aslında Kilise ve Papalık karşıtı
olması gereken eleştirilerini, bütün dinlere çevirmeye başladılar.
Batılı din ve bilim adamları
Bu çatışmadan din-bilim ilişkileri de nasibini aldı.
Hıristiyan teolojisinin teslis ve çarmıha gerilme gibi anlaşılması ve izahı zor
sorunlu öğretileri, akıl-dışı ve akıl-karşıtı dogmalar olarak reddedildi. Buna
ilaveten dünyanın yuvarlak olduğu ve güneşin etrafında döndüğü gibi astronomi
konuları, Kilise’nin sansürüyle karşılaştı. Ünlü Galileo davasında Galileo,
evrenin merkezinde dünyanın değil güneşin olduğunu söylediği için Kilise
tarafından mahkum edildi. Galileo kellesini kurtarmak için bilimsel görüşlerini
umuma açık yerlerde gizlemek zorunda kaldı. Böylece bilimin ve aklın açık seçik
hakikatleri, dinin dogmatik ve zorba öğretileri tarafından bastırılmış oldu.
Engizisyon mahkemelerinin bilim ve düşünce adamlarını bastırma çabası, din ile
bilim arasında köklü bir çatışmanın ortaya çıkmasına neden oldu.
Bu imaj Batı kültüründe o kadar köklü bir yer edindi ki
bugün bile din adamı deyince insanların zihninde aklını tatile çıkartmış yobaz
ve zorba bir tip canlanıyor. Buna karşın bilim adamı deyince, dinî inancı
aşmış, sadece aklın ve bilimsel verilerin kılavuzluğunda hareket eden bir insan
tipi geliyor akla. Oysa bu iki imaj da yanlış, ikisi de sorunlu. Dahası, her
ikisi de Avrupa toplumlarının yaşadığı hususi tecrübenin sonucu olarak ortaya
çıkmış imajlar ve tipler. Batı düşünce tarihinde dinî inancını muhafaza etmiş
bilim adamları bulunduğu gibi, bilimsel verileri doğru bir şekilde okuyan ve
bilimi olması gereken yere yerleştiren din adamları var.
Bilimcilik ideolojisi
Bugün Batı’daki din karşıtlığını besleyen en önemli
kaynak, saf bilim değil, bir ideoloji haline gelmiş olan “bilimcilik” akımıdır.
Bilimsel araştırmadan farklı olarak bilimcilik, ideolojik bir tutuma işaret
eder ve bu yüzden “bilimsel” bir yönü yoktur. Bilimin mutlak hakikat olduğuna,
bilimsel yöntemlerin yanılmazlığına ve hakikatin ancak bilimin fizik
yöntemleriyle ortaya çıkabileceğine olan inanç, bilimden çok bilimciliğe
tekabül ediyor. Bilimcilik, kendisini adeta bir din gibi kurgulayarak bir dogma
haline geliyor.
Modern ateizmin sıkça kullandığı bilimcilik, yakın
dönemde Richard Dawkins ve Steven Weinberg gibi yazar ve bilim adamlarının
yürüttüğü din-karşıtı kampanyada açıkça görülebiliyor. Dawkins Tanrı’nın bir
“yanılsama” olduğunu ileri sürüyor ve bunu kendinde bilimsel verilerle ispat
etmeye çalışıyor. Oysa Dawkins’in en büyük hatası burada bir kategori yapması
ve Tanrı var mı gibi felsefî-teolojik bir soruyu bilimsel yöntemlerle
cevaplamaya çalışması. Bu, köprü yaparken karşımıza çıkan bir mühendislik
sorununu, biyolojinin yöntemleriyle çözmekten farksız. Alanları ve kategorileri
birbirine karıştırdığınzda ortaya bilim değil kaos ve kafa karışıklığı çıkar.
Steven Weinber adlı Amerikalı fizikçi, Dawkins’in
ateizmini ve din karşıtlığını daha da ileri götürüyor ve “bütün dinlerden
nefret edilmesi gerektiğini” söylüyor. Weinberg’in İslâm dünyasına karşı özel
bir husumeti var. Ona göre müslümanların dinî inançlarını savunurken
sergilediği “yakîn”, diğer dinlerden çok daha ileri düzeyde. Bilimsel veriler
ne olursa olsun müslümanlar dinlerine olan inançlarını yitirmiyorlar. Yani
İslâm diğer dinlere göre daha dogmatik, daha yobaz. Çünkü bilim karşısında
imanı sarsılmıyor, tersine daha da güçleniyor.
Şimdi bu iddiaların bilimle, bilimsel araştırmayla ne
alakası var? Bu, açıkça ideolojik bir tavır değil mi? İşte bilimin bitip
bilimciliğin başladığı, bilimin bir ideoloji haline geldiği yer burası.
Bilim soslu bağnazlık
Weinberg dinleri inanç merkezli sistemler olmakla
suçlarken kendisi de aynı inanç noktasına geri geliyor ve “evrenin nasıl
işlediğini bilimsel olarak ortaya koyan bir Nihaî Teori’nin bir gün mutlaka
formüle edileceğine inanıyorum” diyor. Elinde bu iddiayı yahut kehaneti
doğrulayacak hiçbir bilimsel verinin olmadığını itiraf ediyor. Ama daha sonra
“bilime inanıyorum” diyerek, kendisiyle çelişkiye düşüyor.
Din ile bilim arasında kesin bir çatışmanın ve savaşın
olduğuna inananlar, işte bu tutarsız ve sorunlu bakış açısından hareket
ediyorlar. İçine düştükleri çelişkili durumu izah etmek yerine dine
saldırıyorlar. Dine saldırırken de aslında Hıristıyanlık dışında bir din
hakkında herhangi bir bilgiye sahip değiller. Sadece zanla, yanlış ve yanlı
bilgiyle hareket ediyorlar. Bu tutumun bilimsellikle bir ilgisi olabilir mi?
Batı bilim tarihinin en büyük isimlerinden Sir Isaac
Newton, din-bilim ilişkileri konusunda çok farklı bir bakış açısına sahipti.
Ama ateist bilimciler Newton’un bu yönünü görmek istemiyor, hatta unutturmaya
çalışıyorlar. Herkesin bildiği gibi Newton hem dindar bir hıristiyandı hem de batınî-manevi
ilimlere meraklı bir bilim adamıydı. Newton tabiat alemini Yaratıcı’nın büyük
bir sanat eseri olarak görüyor ve kendi bilimsel teorilerinin bu mükemmel sanat
eserinin güzelliklerini ve sırlarını ortaya çıkartmaktan başka bir işlevinin
olmadığına inanıyordu.
Hayatının sonlarına doğru Newton şöyle demişti:
“Dünyanın benim hakkımda ne düşündüğünü bilmiyorum. Fakat ben kendimi deniz
kenarında oynayan ve kendini birkaç deniz taşı keşfettiği için mutlu sayan bir
çocuk gibi düşündüm hep. Oysa o koca hakikat deryası, yanıbaşımda hâlâ
keşfedilmeyi bekliyor”. Modern bilimciliğin Newton’un bu tevazusundan hiç
nasiplenmediği ortada.
Modern bilimin akıl, gözlem ve deney gibi sağlam
temellere dayalı olduğu, buna karşın dinin salt inanca ve taklide dayalı olduğu
fikri, çağımızın en büyük efsanelerinden biri. Zannedildiğinin aksine ne
bilimler salt akla yahut deneye dayanıyor ne de dinî inanç, tahkikten yoksun,
körü körüne kabule dayalı bir sistem. Hem din hem de bilim bundan daha karmaşık
bir yapıya sahip.
Bilimcilik adına verilen
zarar
Fakat çocuklarımıza okullarda bu okutuluyor. Bilimin her
söylediğini kabul etmeleri, dinin söylediklerini ise üç kere gözden geçirmeleri
öğretiliyor. Neden? Dinin temel ahlâkî ve manevi öğretileri neden üç kere
gözden geçirilmeli? Bilimin her söylediği tartışılmaz hakikat mi?
Asıl sorulması gereken soru şu: Bilim ve teknoloji bütün
sorunlarımızı çözebilir mi? Aklı başında hiç kimse bu soruya tereddüt etmeden
evet diyemez. Çünkü bilimin alanı bellidir ve insanlığın en temel varoluşsal
sorularına bilim cevap veremez. Ben kimim, bu dünyada amacımız ne, iyi ve kötü
nedir, bir öte dünya var mı, alemdeki düzen nereden geliyor, insanlar neden
ahlâklı olmalıdır... gibi soruların muhatabı bilim ve teknoloji değil, dindir,
kelamdır, felsefedir, tasavvuftur.
Öte yandan modern bilim ve teknolojinin insanlığa
faydası kadar muazzam zararları da olmuştur. Çevre krizi, küresel ısınma, kitle
imha silahları, giderek mekanik hale gelen hayatlarımız... Bunlar bilimin her
yaptığı işin doğru olmadığını gösteren birkaç örnek.
Peki bilim ve teknolojinin yeri neresi? Din ile bilim
arasında nasıl bir ilişki olmalı? Bunlar birbiriyle çatışmak zorunda mı?
Bu soruların cevapları İslâm bilim ve düşünce
geleneğinde çok kapsamlı ve derinlikli bir şekilde verimiştir. Önümüzdeki
yazıda İslâm’da din-bilim dengesinin nasıl kurulduğuna bakacağız.