Semerkand'ı Görmeden - Sabahattin AYDIN
Semerkand’ı
hiç gördünüz mü? Okuduğunuz dergiye ad olan o güzeller güzeli şehri. Semerkand’da
birbirinin içinde meczolmuş büyük bir tarih ve medeniyet karşılar sizi.
Şair Süleyman Nazif’in “Dâüssıla” yani Vatan Hasreti
adlı bir şiiri vardır. Söylendiğine göre Şair, Malta’ya sürgün olarak
gönderilirken daha gemide, Akdeniz’in dalgalarında bata çıka giderken kaleme
almıştır bu şiiri. İlk iki mısraı şöyledir:
“Bu şeb de cuşîş-i yâdınla ağladım durdum / Gel ey
kerime-i tarih olan güzel yurdum.”
Bugünün Türkçesiyle söylersek: “Bu gece de seni anmanın
coşkusuyla ağladım durdum / Gel ey tarihin kızı olan güzel yurdum.”
Kelimelerle oynamayı, yeni söyleyişler bulmayı pek seven
şairin buradaki “kerime-i tarih” yani tarihin kızı ifadesi hayli ilginç, bir o
kadar düşündürücüdür.
Vatana neden tarihin kızı denilir? Güzelliği,
nazeninliği, kırılganlığı, dost düşman bütün gözlerin üzerinde oluşu, ona
duyulan bağlılığın bir babanın kızına duyduğu derin hislere benzer oluşu, vs…
Bu ifadenin çağrışımları artık okuyucunun hayal gücüne kalmış.
Fakat kişi birazcık tarih ve mekân bilgisini yoklayınca
her ülkeye tarihin kızı denilemeyeceğini fark edebiliyor. Ve yine anlıyor ki bu
ifadeyi memleket kadar, belki ondan daha fazla kimi şehirler hak eder. Süleyman
Nazif söz konusu olunca da bu şehir elbette İstanbul’dur.
Kimi şehirler de, ne kadar zorlarsanız zorlayın, kendine
asla tarihin kızı dedirtmez, dedirtemez. İnsanı gri duvarlarının soğuk yüzüyle
karşılayan, tabiatıyla, mimarisiyle gönül okşamayan bir şehre tarihin kızı
denilebilir mi? Kimliksiz sokaklarıyla, sanatın estetiğin uğramadığı
semtleriyle size bir hikâye anlatmayan, anlatamayan nasipsiz şehirler hangi
güzel sıfatı hak edebilir? Buna dair örnekleri siz kendi gezip gördüklerinizden
bulabilirsiniz, biz burada söylemeyelim.
Fakat Semerkand’ı hiç gördünüz mü? Okuduğunuz dergiye ad
olan o güzeller güzeli şehri. Süleyman Nazif’in naif benzetmesini sonuna kadar
hak eden o yerin hiç değilse fotoğraflarına baktınız mı?
Sanat tarihçisi Prof. Nusret Çam gidip gördükten sonra
“Şaşırdım, demişti, orası ölümün bile güzelleştiği yer.” Belli ki Şah Zinde
kabristanından söz ediyordu. Orta Asya ve Arap mimarisinin müthiş buluşmasından
doğan lahuti atmosferin ancak ruhun anlayabileceği sırlı dilinden…
Semerkand’da birbirinin içinde meczolmuş büyük bir tarih
ve medeniyet karşılar sizi. Bir Orta Asya kentinde olduğunuzu bilirsiniz. Ama
kubbeler, minareler ve revaklı avlular üzerinden Medine’yi, Şam’ı, Bağdat’ı, Mağrib’i
ve İstanbul’u selamlarsanız. Bu öyle şaşırtıcı bir mimaridir ki sanırsınız
bütün İslâm coğrafyası orada bir araya gelmiş, Orta Asya’nın turkuaz göğünde
boyanmış.
Şimdi Özbekistan Cumhuriyeti’nin önemli bir kültür kenti
olan Semerkand’da, bir şehre nasip olabilecek en büyük tarihlerden biri
karşılar sizi. Tarihin en büyük ticaret yollarından ikisinin, İpek ve Baharat
Yolunun kesişme noktasında bulunan Semerkand, ilk devirlerinden beri daima
önemli bir ticaret ve kültür merkezi. Şehrin Milattan önce 535 yılında
Perslerle başlayan büyük macerası Büyük İskender’le, sonrasında Greklerle devam
eder. Milattan önce I. yüzyılda Türkler çıkar sahneye, Semerkand’ı başkent
yaparlar. Sonra Hun Türkleri, Göktürkler, Çin hakimiyeti derken devran döner,
Mekke’de doğan hidayet güneşinin ışıkları buralara düşmeye başlar.
Semerkand’a müslümanların ilgisi, 676 yılında Emevîlerin
Horasan valisi Said b. Osman’ın düzenlediği seferle başlar. Şehir kuşatılır,
çarpışmaların ardından belli şartlarla barış yapılır. Şehitler arasında bir sahabi,
Hz. Peygamber s.a.v.’in amcası oğlu Kusem r.a. da bulunmaktadır.
Fakat müslüman hakimiyetine direnir Semerkand. Anlaşma
bozulur, 680’de ikinci kez fethedilir, yine elden çıkar, nihayet Kuteybe b.
Müslim tarafından 711 yılında kalıcı olarak fethedilir ve ilk cami inşa edilir.
Semerkand’ın İslâmlaşması büyük ölçüde bu fetihten sonra Halife Ömer b.
Abdülaziz’in görevlendirdiği tebliğ heyetlerinin çabası sonucudur. Sonraki
dönemlerde yakın çevredeki hanedanların, yerel unsurların ilgisi eksik olmaz Semerkand
üzerinde. Ayaklanmalar, isyanlar, karışıklıklar şehir Abbasî hakimiyeti
altındayken de devam eder. Nihayet Abbasî hilafetinin kontrolünde ayrı bir
devlete dönüşen Sâmânîlerin başkenti olur. Bu dönem ekonomik ve kültürel
bakımdan altın çağlarından birini yaşatır Semerkand’a.
1220 senesinde büyük Moğol istilasında harap edilir bu
güzeller güzeli şehir. Bu büyük kıyımın şahidi İbn Batuta, Semerkand’da
harabeler arasında çok az meskûn ev gördüğünü anlatır. Bir asrı aşkın süre bu
yıkımın izleri silinemez.
Sonra, her kışın ardında saklı bahar yeniden gelir
şehre, ikinci ihtişamlı dönemi başlar. Maveraünnehir bölgesini hakimiyeti
altına alan Timur, 1369’da Semerkand’ı başkent yapar. Alim ve sanatkârları
buraya toplar. Camiler, medreseler, hanlar, rasathaneler inşa ettirir. Bugün
zarafet ve ihtişamı ile ziyaretçileri şaşırtan tarihî yapılar bu döneme aittir.
1500 yılında Özbek hükümdarı Şeybânî Han tarafından zaptedilen
Semerkand, 1868’e kadar Özbek hanlarının idaresinde kalır. 1868’de Ruslar
tarafından istila edilir. Timur’un inşa ettiği şehrin batısında yeni bir şehir
oluşturulur. Demiryolu sayesinde yeniden önem kazanır ve canlanmaya başlar.
Bugün Semerkand, Sovyet sisteminin çökmesiyle 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan
Cumhuriyeti’nin on iki idarî bölgesinden birinin merkezi.
Semerkand’ı sıradan, herhangi bir şehir olmaktan
çıkartan özelliği elbette çok kısa değindiğimiz bu zengin tarihi değil. İpek ve
Baharat yolunun meraklı hikâyelerle dolu izleri de değil. Semerkand’ın
büyüklüğünü, önce ilim ve maneviyat dünyamızdaki derin etkilerinde, sonra da
bir açık hava müzesi gibi bugün hâlâ ayakta duran sarsıcı mimarî hatıralarında
aramak gerekir.
Semerkand’ın ilim dünyamız açısından büyüklüğünü anlamak
için Necmeddin en-Nesefî’nin “el-Kand fî Zikri Ulemâi Semerkand” adlı eserinde Semerkand’da
yetişmiş 1000’den fazla alimden söz ettiğini söylemek bile yeter. Kimler yoktur
ki bunlar arasında.
Meşhur muhaddis Abdurrahman ed-Darimî, Şafiî fıkhının
büyük isimlerinden İbn Hibbân, meşhur fakih Ebu’l-Leys Semerkandî ve büyük
kelâm ve akaid alimi İmam Maturidî… Cümlesine Allah rahmet eylesin. Ayrıca
tarihçi Abdurrahman el-İdrisî, Alâeddin es-Semerkandî, Şeyh Nizameddin Hâmuş
k.s., astronom Uluğ Bey, Ali Kuşçu ve ilim ve kültür tarihimizde iz bırakmış
diğerleri…
Maneviyat dünyamıza Semerkand’ın etkisi ise, din ve fen
bilimlerindeki etkisinden çok daha büyük. Başta Hâce Ahmed Yesevî, Emir Külâl, Hâce
Muhammed Bahaeddin Şah-ı Nakşibend (Allah cümlesinin sırrını mukaddes kılsın) olmak
üzere Selçuklu’dan itibaren Anadolu’nun manevi harcını yoğuran pek çok büyük
velî Semerkand’ın ilim ve tasavvuf havzasından. Hatta denilebilir ki Selçuklu
ve Osmanlı’nın ruhu büyük oranda oralıdır.
10. yüzyıldan itibaren peyderpey başlayan Anadolu’nun
İslâmlaşma sürecinde “Türkistan Erenleri” denilen sufîlerin büyük etkisi
bilinir. Sonradan tekke, dergâh ve Ahîlik gibi kurumsal yapılarla Anadolu’ya
tasavvuf mührünü vuran bu hareketin önemli merkezî çıkış noktalarından biridir Semerkand.
Osmanlı’yı “Allah’ın sözünü yüceltmek ve yaymak” ideali
peşinde bir dünya devleti yapan aşı, sûfiliğin bu adanmış, bütün yeryüzünü bir
hizmet alanı olarak gören anlayışıdır.
Bugün Semerkand’a, Semerkand’ın medreselerine,
kabristanına evliya merkad ve makamlarına bakarken, aslında kimliğimizin önemli
unsurlarından birinin mücessem haline bakıyoruz.
Ve… Semerkand’da bir büyük hatırayı canlı tutmak, dahası
70 yıllık fetretten sonra yeniden o kimlikle buluşmak için çaba gösteren, o
mekanları büyük bir özenle koruyan Özbek halkına ve idarecilerine
şükranlarımızı sunuyoruz.