Tencere - Serhat ALBAMYA
Yanlış Mesai Yanlış Meslek
Önünden geçtiğim elektrikçinin camekânına astığı yazı
dikkatimi çekti: “Işın Elektrik - Taze Süt Bulunur”.
Süt ve elektrik arasında bağlantı kurmaya çalışsam da
beceremedim, sonra aklıma dükkan sahibinin Türk filmlerindeki meşhur
“pişman”lardan biri olabileceği aklıma geldi.
Meşhur pişmanları tanırsınız; kendisinden bir iş yapması
istendiğinde, titreyen nasır tutmuş ellerine bakarak “Bu ellerle mi!” diye haykırırlar.
İşte bu pişman insanlar, vakti zamanında yaptıkları yanlış seçimlerle ya da
anne-babaların baskısı gibi sebeplerle hep binmek istedikleri treni kaçırmış,
sahip olmak istedikleri hayatları bir türlü yaşayamamış, bir türlü sahip olmak
istedikleri mesleklerle uğraşamamışlardır.
Belki bu elektrikçi de senelerdir ineklerinden sağdığı
sütle sokak sokak dolaşıp süt satma hayali kurmuştur. Fakat kaderin sert
rüzgârı onu ampullerin, kapalı devrelerin ve fiber kabloların arasına
sürüklemiştir. O da çiftçilik hevesini her gün bir kaç litre süt satarak,
bilgisayarda sanal çiftlik oyunları oynayarak gideriyordur. Olamaz
mı? Olabilir.
Dikkat ederseniz etrafımızda bu elektrikçi abi gibi bir
sürü “pişman” var. Bu insanlara mesleklerini sorduğunuzda derin bir iç çekerek;
“Manifaturacıyım, ama hep ressam olmak istemişimdir. Ortaokulda bir Türkiye
haritası çizerdim, öğretmenim hayran kalırdı!” gibi şeyler söylerler. Kendi
işlerinden memnun değillerdir, bıkmışlardır. Biraz dinleyecek olursanız
hikâyeleri muhtemelen şöyle devam eder: “Ben hep güzel sanatlara gitmek
istemişimdir ama babam tutturdu işletme okuyacaksın diye. Ne yapalım, mecbur
olur dedik, boyun eğdik. Şimdiki aklım olsa kendi bildiğimi yapardım.”
Uğraştığı işi ya da okulunu sevmeyen, aklı hep başka tezgâhlarda,
başka sıralarda olan insanlar her yerde. Elbette bu memlekete elektrikçi de
lazım, duvarcı da, mobilyacı da... Ama severek yapmayınca ne kendine hayrı var,
ne müşterisine. Herkes bunun farkında fakat kimse mecburen uğraştığı, sevmediği
mesleğini bırakıp hayallerindeki işin peşine düşmeye cesaret edemiyor.
Ben de düşündüm taşındım, bu soruna bir çözüm buldum.
Şimdi bu sayfalardan mesleğini sevmeyen insanlara sesleniyorum. Yetmiş iki
milyon sesimi duysun.
Sen, maaşından memnun olmayan son ütücü! Sen, “ben bu
işin adamı değilim, yazar olmalıyım” diyen dişçi! Sen, akşam paydos saatini
iple çeken, hesap kitap yapmaktan kafası karışan muhasebeci. Ve sen, öğlen
sıcağında tavuk döneri dilimleyen, aslında hep dondurmacı olmak isteyen
dönerci! Size sesleniyorum. İşte sizi hayallerinizdeki mesleğe kavuşturacak
müjdem, işte insanlık tarihinin gidişine yön verecek fikrim, açıklıyorum:
“Meslek Takas Merkezleri” Kısaca MTM.
“Meslek Takas Merkezleri de nedir?” dediğinizi duyar
gibiyim, hemen anlatayım. Bu merkezlerde işini sevmeyen ve hep doktor olmak
isteyen bir kasap, işini sevmeyen ve hep kasap olmak isteyen bir doktorla her
yıl bir haftalığına mesleğini değişebilecek ve senelerdir bekleyen merakını
giderip hevesini alabilecek. Böylelikle kimsenin gözü kimsenin işinde olmayacak
ve artık kimse “Aaaah, ben aslında beyin cerrahı olacak adammışım, ama n’apalım
kaderde duvar örmek varmış!” demeyecek. Böylelikle işini seven, ekmek
teknesinin kıymetini anlamış, haline şükreden huzurlu bir toplum oluşacak...
Nasıl çözüm ama?
(Bu arada aranızda bir eczacı ya da itfaiyeci varsa bir
haftalığına mesleklerimizi takas edebiliriz.)
Bir Gezginin Günlüğü - 12
Saatler ilerleyince hava serinledi. Namaz kılmak için
köye inenler üçer beşer geri dönüyordu. Kimisi eline çekirdek almış, muhabbet
ede ede bağ evine yaklaşıyordu. Kimisi de köyden dönen bir traktörün kasasına
oturmuş, yürüyerek gidenlere el sallıyordu.
Traktör aşağıdaki yolu dönüp bağ evinin yanındaki
boşlukta durdu. Motorun sesi susunca günlerdir kafamdaki sorunun cevabını
verecek kişi traktörün kasasından indi. Yanında bir arkadaşıyla yaklaşıp
Sedat’la konuşmaya başladı. Beni işaret ederek bir şeyler söylüyordu. Konuşup
selam verdikten sonra içeri doğru yürürlerken Sedat müjdeli haberi verdi:
“Gözün aydın motorunun tamiri bir iki güne bitiyormuş. Daha uzun sürer
sanıyorduk ama erkenden bitecek gibiymiş. Ufak ufak hazırlanmaya başlarsın
artık...”
Bu haberi duyunca nedense tahmin ettiğimden daha az
sevindim. Birden fark ettim ki mecburen uğradığım bu köyde kalmak beni hiç
sıkmamış. Aksine hem birbirine çok benzeyen hem de çok farklı bir sürü insan
tanımıştım. Yaşları, meslekleri, giyimleri, konuşmaları birbirinden çok farklı
olan ama Sedat’ın demesine göre “güzel bir noktada buluşan bir sürü farklı
insan...” Gece, Sedat’ın ne demek istediğini düşünürken uyumuşum.Ertesi sabah
beni Tacettin uyandırdı. Kahvaltı için bir şeyler hazırlamış, eliyle yer
sofrasını işaret ediyordu. Teşekkür edip kalktım. Çeşmelerin başı ayaklarındaki
çamurları temizleyen insanlarla doluydu. Güle oynaya temizleniyorlardı.
Sedat’ın nerede olduğunu sorduğumda köyü işaret ettiler. Ne zaman geleceğini
bilmediğim için içeri geçip kahvaltımı bitirdim. Geceleri yerde yatan insanlar
yüzünden tıklım tıklım olan bu oda gündüzleri de tam tersine bomboş oluyordu.
“Ne yapsam da vakit geçirsem..” diye düşünürken aklıma köyden aldığım turkuaz
renkli kitap geldi. Çantamdan çıkarıp kapağına baktım. Bir sayfa iki sayfa
derken kitaba dalmışım. Zaman zaman anlamadığım yerler olsa da okumaya devam
ettim. Zaman geçti anlamamışım. Kapıdan giren Sedat’ın sesiyle kendime geldim
“Vay! Arifler Yolunun Edepleri’ne de başlamışsın!” diyordu. Yüzünde yine aynı
şaşkın ifade vardı, ben daha cevap vermeye kalmadan “İlk gün hizmet, ikinci gün
Merkad, şimdi de Arifler yolunun Edepleri! Bana kalırsa senin motor tamir olsa
da bu köyden biraz zor gidersin sen!” diyerek gülmeye başladı.
(Devam edecek)