Tencere - Serhat ALBAMYA
Cuma Namazı Halleri
Bugün Cuma, mübarek gün... Camilerin kapasitelerini
aştıkları, doluluk oranının yükseklerde olduğu güzel gün. Bizim mahallenin
camisi de olağan cuma telaşını yaşıyor. Kimi esnaf yarım saat önceden dükkânını
kapatıp en ön saflardaki yerini aldı. Kimi öğrenciler öğle arasında internet kafeye
giden arkadaşlarını reddedip, şadırvanın üzerinde bulunan askıya astı ceketini,
kravatını. Arkalarında mesini kurutan dede, bir yandan da imrenerek onları
seyrediyor.
Hava güneşli, caminin yarısı dolmuş, gelen cemaat
saflardaki boşlukları doldurmak yerine daha tenha bir yere geçiyor. Durum böyle
olunca da kapıda bekleyen ve safları düzenlemeyi kendisine görev bilmiş amca,
aralardaki boşlukları doldurmak üzere sesleniyor: “Cemaat, boşlukları
dolduralım, bakın şurada boş yerler var!”
Anonsu duyan cemaat yavaş yavaş da olsa sıkışmaya
başlıyor. Henüz ezana on dakika var. Cami farza bir iki dakika kala dolmaya
alışkın. Kilim desenli plastik halılar son dakika gelecek insanlar kolayca
ulaşsın diye dışarıya istiflenmiş. Cemaat ufak ufak gelmeye devam ediyor.
Kimisi yanındaki ile şakalaşıyor, kimisi kapıda tanıdığını karşılıyor, kimisi
şadırvanda abdest sırasına giriyor. Safta yerini alan esnaf, cumaya gelmeyip
dükkanı kapatarak içeride uyuklayan komşusu için dua ediyor: “İnşallah bir gün
o da gelir.” diyor. Onun arkasında bir dede torununa talimat veriyor: “Ben ne
yaparsam onu yap, sana öğrettiğim duaları oku ha!”
Onun biraz gerisinde oturan ve aralarında sessiz sessiz
konuşup gülüşen iki liseli öğrenci başka bir adam tarafından uyarılıyor: “Şşşşt!
Camide konuşulmaz!”
Ezana bir kaç dakika kaldı. Cemaat yoğunlaşarak gelmeye
devam ediyor. Bir iki kamyonet kapının önüne yanaştı. Kamyonetin içinden
çıkanlar camiye girmek yerine kamyonetin kasalarını açıp mallarını diziyorlar.
Kimisi kuruyemiş paketlerini istifliyor, kimisi köyünden toplayıp getirdiği
meyveleri... Herkes cuma vaktini farklı değerlendiriyor.
Ön saftakiler ayakta kalanlara yer açıyor, boş yerleri
işaret eden amca gelenleri stratejik bir şekilde yerleştirmeye devam ediyor.
Ezan okunuyor. Cemaat arttıkça cami önüne istiflenmiş hasırların, kilimlerin
sayısı azalıyor. İlk sünnet kılınıyor, hutbe başlamak üzere. Geç gelenler birbirlerine
telaşla “İlk sünnet yetişir mi?” diye soruyor, yetişeceğini düşünenler kılmaya
başlıyor. Kilimler açılmaya devam ediyor, kimisi “Kilimi yan koyalım, daha çok
kişi oturur.” diyor, kimisi “Onlar halletsin, ben geçer otururum.” diyerek
ayakta dikiliyor. Kapının önündeki seyyar satıcılar satacakları şeyleri dizmeye
devam ediyor. Hutbe başlıyor, cemaat dinliyor. Kimisi gözlerini kapamış, kimisi
kafasını sallayarak imamı onaylıyor, kimileri imamın sözlerinden kendine pay
biçerek ufaktan ufaktan irkiliyor. Tek tük de olsa hâlâ gelenler var.
Hutbe bitince cemaatten cami için yardım talep eden
imamın sesi değişiyor, sanki kendisi için bir şey istermişçesine utanıp
sıkılıyor. Farza geçiliyor. Kimisi huşu içinde namazını kılıyor, kimisi yeni
aldığı ayakkabıya uzak olmanın tedirginliğiyle namaza katılıyor, kimisi de
kafasında bin bir düşünceyle gaflete düştüğü için pişman olup, haftaya daha
güzel bir cuma namazı kılacağına söz veriyor. Tüm bu hisler eşliğinde bir cuma
vakti daha bitiyor.
Farzdan hemen sonra camiyi terk edenler yarı huzurlu
yarı kibar bir biçimde ayakkabılarının üzerine basan insanlara ses etmemek için
kendini tutuyor. Son sünneti beklemeyenler akın akın kapıya yığılıyor.
Dışarıdan dilencilerin, seyyar satıcıların ve camiye yardım toplayan adamın
sesi yükseliyor. Herkes milim milim öne geçmeye çalışıyor. İnsanlar işlerine
dönmek için öyle acele ediyorlar ki kapıyı zorluyorlar. Çıkışın dibinde kilimde
oturan bir dede yanındaki gence soruyor:
– Acaba Peygamberimiz bu telaşı görse ne derdi?
Genç bir an irkiliyor, önce cevap verecekmiş gibi
oluyor, sonra susuyor. Cemaat dağılmaya devam ediyor.
Bir Gezginin Günlüğü - 11
Sedat zaman zaman dalıp giderek, zaman zaman
heyecanlanarak konuşuyordu:
“Ben kendimi bildim bileli köye gelir giderim. Daha ufacık
çocukken bile arkadaşlarıyla köye giden babamın peşine takılırdım. Hatta bir
keresinde, çok küçükken arabanın bagajına saklanmıştım. Beni yarı yolda fark
edince mecburen yanlarına aldılar. Çok küçük yaşlarda başlayan bu köy
seyahatlerim ortaokulda, lisede artarak devam etti. Hatta bazen geldiğim zaman
iki üç hafta kalıyordum. Okul olmasa hiç dönmek istemezdim. Sene içinde de köye
olan hasretimi köyde başımıza gelen olayları defalarca birbirimize anlatarak
giderirdik. Derken, üniversiteyi kazanıp Eskişehir’e gittim. Orada kafama uyan
birkaç arkadaş bulup bir eve yerleştim. İki günde bir anamı babamı arayıp
hallerini sorardım. Köye giden biri oldu mu onlardan dua ister, gönül
rahatlığıyla işime gücüme bakardım. Derslerim de iyiydi, öğretmenlerim benden “umut
vaat eden öğrenci” diye bahsediyorlardı.”
Sedat bunları anlatınca birden içlendi. Ben hikâyesinin
çok güzel olduğunu, üzülecek hiç bir tarafının olmadığını söyleyince de
anlatmaya devam etti;
“Zaten olay buradan sonra sarpa sarıyor. Okul gayet
güzel giderken, nasıl oldu anlamadan bir kıza aşık oldum. O da beni seviyor
gibiydi. Bazen göz göze gelirdik, bana gülümserdi. O gülümsedikçe de benim
aklım başımdan giderdi. Nasıl olduysa bir gün oturup konuştuk, iyi anlaşıyor
gibiydik. İkimiz de birbirimizi seviyorduk.”
Ben sözün burasında yine dayanamadım; “Ee, bu hikâyede
üzülecek hiç bir şey göremiyorum Sedat, bir masal gibi işte, daha ne olsun!”
dedim. Sedat “Dinle hele...” deyip anlatmaya devam etti:
“O zaman pek kabullenmek istemiyordum ama aslında biz
ayrı dünyaların insanlarıydık. İnsan aşık olunca gerçeklere gözü kör oluyormuş.
Bir gün ailesiyle tanıştım, gayet iyi hoş insanlardı, fakat annemle babamı
onlarla yan yana düşününce bile çok farklı aileler olduğumuzu görebiliyordum.
Birbirimizi zamanla tanımaya başlayınca benim isteklerimle onun hayallerinin
farklı olduğunu da anlamaya başladım. Ben, evlensek de Umre’ye gitsek diye
dualar ederken, o ‘Balayında Avrupa’ya gideriz değil mi?’ diyordu. Ne zaman
meseleyi yazın yaptığım köy seyahatlerine getirsem oflayıp pufluyordu. Aslında
ona da kızamıyordum, öyle görmüş, öyle yetişmiş. Kabahat aslında bendeydi, daha
işin en başından ne diye kaptırdım ki kendimi? Okulunu bitir, gel memleketine,
anan baban hayırlı bir kısmet bulsun, müsaadeni de al, evlen işte...
Neyse konuya dönelim, durum böyle olunca kafamdaki
sorular çoğalmaya başladı. Acaba ileride nasıl olur? Benim yaptıklarıma karşı
çıkar mı? Bana uyar mı?... Durmadan bunları düşündüm ve anladım ki iş hiç de
kolay değil. Düşündükçe içime sıkıntılar girdi, huzurlu ibadet yapamaz oldum.
Bir gün namaz sonrasında dayanamayıp dua ettim: ‘Eğer bu durum beni böyle
huzursuz edecekse bitsin, razıyım Allahım’ dedim. Çok geçmeden de ayrıldık.
(Devam edecek)