Dünya Hali - Sadık ŞANLI
Beklentiler ve Anayasa Değişikliği Paketi
Tarihteki ilk devletten bu yana, insanoğlunun en büyük
mücadelelerinden birisi, devlete kaptırdığı, kısıtlanan temel haklarını geri
almak, yani özgürlüğünü kazanmak mücadelesi oldu. İnsanlar bu mücadeleyi
veredursun, devlet de kendisini sürekli geliştirdi. Şehir devleti, beylik,
derebeylik, krallık, imparatorluk ve son olarak ulus-devlet adıyla insanlığın
karşısına çıkan devlet otoritesi, oluşturduğu çeşitli kurumlarıyla gücüne güç
katarken, bir yandan da yönetimi altındaki bireylerin haklarından daha
fazlasını kendi tekeline aldı. Bu mücadele o tarihten bu yana hiç bitmedi.
Sözü tarihten bugüne, günümüz Türkiye’sine getirirsek,
ülke insanının genel anlamda bir değişim beklentisi olduğunu görebiliyoruz.
Bunun en somut nedeni ise, uzun yıllardır süregelen başörtüsü, imam-hatipliler
başta olmak üzere meslek liselilerin üniversitelerde istedikleri bölümde
okuyamamaları, gelir dağılımında yaşanan adaletsizlikler, farklı etnik
unsurlara kültürel haklarının iadesi, Türkiye’nin komşularıyla olan
sıkıntıları, askerî yönetimlerden ve darbelerden bezmişlik, darbe anayasasından
kurtulma isteği, hukuk kurumlarının sorunların çözümünü engelleyici tavrı gibi
birtakım sorunlar.
Türkiye son yıllarda her anlamda büyük değişimler
yaşıyor. Halk, devleti bir grup asker ve sivil bürokratın değil, seçtiği
siyasetçisinin yönetmesini istiyor. Bu siyasetçilerin ülke sorunlarına çözüm
üretmesini, anayasa önünde her vatandaşın etnik kimliğine, dinine, diline,
kıyafetine bakılmazsın eşit olabildiği özgür bir ülkede yaşamak istiyor.
Türkiye’nin komşularıyla ve diğer dünya devletleriyle düşman değil barışık
olduğu, herkesin işini yaptığı, devletin değil insanın yüceltildiği, kendisiyle
ve dünya ile barışık ve ilişkilerini geliştirmiş bir ülkenin özlemini kuruyor.
Bu anlamda geçtiğimiz ay TBMM’de kabul edilen ve
Cumhurbaşkanı onayı ile 12 Eylül 2010’da referandum yoluyla halk oyuna
sunulması gündemde olan “anayasa değişikliği” paketinin, içeriği anlamında tam
bir doyuruculuğa sahip olmasa da, vatandaşa yeni haklar ve özgürlükler
getirmesi, hukuk kurumları başta olmak üzere devlet kurumlarının işleyişinin
milli iradenin tecellisi lehine yeniden düzenlenmesi açısından oldukça önem
taşıdığı ifade ediliyor.
Sonucu şimdiden merakla beklenen bir referandum sürecine
girmiş bulunuyoruz. Akıbet hayrola!..
Terör, Sarıyayla Baskını ve
İhmaller
Türkiye, 1 Mayıs sabahına Tunceli’nin Nazımiye ilçesinde
bulunan Sarıyayla Jandarma Karakolu’na yapılan terör saldırısı haberiyle
uyandı. 4 askerin şehit olduğu, 7 askerin yaralandığı saldırı sonrası bu
karakolla ilgili ortaya çıkan gerçekler ise yoğun tartışmalara neden oldu.
Sarıyayla Jandarma Karakolunun yıllar önce kaçakçılığı
önlemek amacıyla kurulduğu, terörle mücadele için gerekli teknik altyapı ve
ekipmana sahip olmadığı, sisli ve yağmurlu havada iş görecek termal kameranın
karakolda bulunmadığı ve 12 saat boyunca güvenlik güçlerinin karakola
ulaşamadığı ortaya çıkan gerçeklerden sadece birkaçıydı.
Saldırıda hayatını kaybeden bir uzman çavuşun eşinin bir
gazeteye “karakolda kışın su olmadığı, askerlerin suyu karakolun altından geçen
dereden çektikleri, yemekleri dahi o suyla yaptıkları, karakolda doktor
bulunmadığı ve askerlerin tarihi geçmiş ilaçlarını kullanmak zorunda
kaldıkları”na dair açıklamaları ise Türkiye’nin terörle etkin mücadelede ne
kadar geri kaldığını ortaya koydu.
Genelkurmay Başkanımız ise bu eleştirileri giderecek ve
kamuoyu vicdanını tatmin edecek bir açıklama yapmak yerine, bu eleştirileri
yapan medya kuruluşlarını “hainlik” ve “mütareke basını olmakla” suçlayarak,
bir zihniyet sorununu da ortaya koymuş oldu.
Yine Maden Ocağı Yine Ölüm
Geçtiğimiz ay Zonguldak’ta Türkiye Kömür İşletmeleri
Kurumu’na ait ve taşeron bir firma tarafından işletilen bir maden ocağında
meydana gelen grizu patlaması tüm ülkeyi derin bir üzüntüye boğdu. Maden
ocağının 540 metre derinliğinde gerçekleşen faciada, mühendislerin de
aralarında bulunduğu 30 maden işçisi hayatını kaybetti. Olay sonrası yapılan
incelemelerde, işçilerin hayatını kaybetmesine yine teknik cihazların
yetersizliğinden kaynaklanan ihmallerin neden olduğu belirlendi. Maden ocağına
yapılacak yaklaşık 400 bin TL’lik bir yatırımla önüne geçilecek bir facia, yine
ihmaller nedeniyle gerçekleşmiş oldu.
Türkiye, maden ocaklarında bugüne kadar yaklaşık 3000
mühendis ve işçisini yitirdi. Bu verilere göre Türkiye, bu ocaklarda kaybettiği
insan sayısıyla dünyada üçüncü, Avrupa’da ise birinci sırada yer alıyor.
Geçmiş yıllarda dünya kamuoyunda da sıklıkla tartışılan
maden ocaklarını Fransa ve Almanya gibi önde gelen Avrupa ülkeleri kapattı. Bu
ülkeler zarar eden ocaklarda çalışan işçilerini başka meslek dallarına
yönlendirip, maden bölgelerinde farklı iş kolları geliştirirken, madenlerini
kapatmayan Çin gibi ülkeler ise, bu ocakların güvenliğini artırıcı önlemler ve
işletmelere uyguladığı ağır yaptırımlarla sorunlarını çözdüler.
Eldeki verilere göre kalitesiz kömüre sahip bu maden
ocaklarından Türkiye yılda yaklaşık 700 milyon TL zarar ediyor. Gerekli
önlemler alınmadığı için yitirilen canların bedeli ise kıyas dahi kabul etmez.
Devlet bu ocaklarda çalışan işçilere aylık ortalama 800 TL maaş veriyor.
Maaşların genel toplamı ise yıllık 150 milyon TL civarı. Son faciadan sonra öne
çıkan genel kabul ise, devletin para ve insan kaybına uğradığı bu ocakları bir
an önce kapatması.
Devlet, Avrupa ülkelerinde de uygulandığı gibi zarar
eden bu maden ocakları bir an önce kapatıp, işçilerin paraları ödemeye devam
etmeli ve bu süreçte maden ocaklarının bulunduğu bölgelerde farklı yatırımlar
yapıp, farklı iş kolları kurarak kısa zamanda bu zararın önüne geçmeli. Aksi
halde insanlarımız ihmaller sonucu ölmeye devam edecek.
Dış Politikada En Hareketli
Ay
Türkiye, son yıllarda en aktif dönemini yaşadığı ifade
edilen dış politikada geçtiğimiz ayı da oldukça hareketli geçirdi. İlk olarak
11 Mayıs’ta bir dizi temaslarda bulunmak üzere Rusya devlet başkanı Dimitri Medvedev
Türkiye’ye geldi.
Bu ziyaret sırasında Türkiye ile Rusya arasında vizeyi
kaldıran anlaşmanın yanı sıra, iki ülke arasında stratejik ortaklığın
geliştirilmesi, enerji, sanayi ve tarım alanında daha fazla işbirliğine
gidilmesini öngören 17 farklı anlaşma imzalandı.
Medvedev’in ardından bu kez Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan, 14 Mayıs’ta yanına aldığı 10 bakan ve yaklaşık 300 işadamıyla birlikte
Yunanistan’a bir çalışma ziyareti gerçekleştirdi. Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu’nun
davetiyle gerçekleşen ziyaret sırasında Türkiye ile Yunanistan arasında 22
anlaşma imzalandı.
Cumhuriyet tarihinden iki ülke arasında imzalanan
anlaşma sayısı 55 iken, bir günde yapılan 22 anlaşma ile bu alanda da bir rekor
kırılmış oldu. Yunanistan ile Türkiye arasında kurumsal işbirliğini
geliştirmeyi hedefleyen ve Ege’yi kısa zamanda bir barış gölü haline getirecek
anlaşmalara göre, iki ülke birbirlerine karşı savunma amaçlı silah alım
giderlerini azaltacak, ticaret ve dostluğu geliştirecek, Türk vatandaşları
Yunan adalarına vizesiz 2 günlük ziyarette bulunabilecek.
17 Mayıs’ta ise uzun yıllardır dünya gündemini meşgul
eden İran’ın uranyum zenginleştirme programının denetimine yönelik imzalanan
“Uranyum Takası Anlaşması” ile Türk diplomasisi zirve yaptı.
Türkiye ve Brezilya’nın girişimleriyle başlatılan
görüşmeler sonrası İran, zenginleştirdiği uranyumun karşılığında daha az
geliştirilmiş uranyum almayı kabul etti. İran’ın sahip olduğu uranyumu nükleer
silah yapmak yerine nükleer enerjide kullanması kabul edildi.
İran’a yönelik Birleşmiş Milletler yaptırımlarının
gündemde olduğu bir dönemde gerçekleşen bu anlaşmayla, İran ve Türkiye’nin
yaptırımlardan doğacak olası zararlarının önüne geçilirken, ABD, İngiltere,
Rusya, Çin, Almanya, Fransa gibi büyük devletlerin başaramadığı bir işi Türkiye
ve Brezilya gibi dünyanın yükselen iki yıldızının başarması takdir topladı.
Kısa
Kısa
Geride bıraktığımızda ayda Anayasa değişim paketinin TBMM’de toptan oylandığı
saatlerde internet sitelerine düşen bir video, ülke siyasetindeki tüm dengeleri
alt üst etti. CHP lideri Deniz Baykal ile partili bir kadın milletvekiline ait
olduğu iddia edilen gizli çekimleri içeren video sonrası Deniz Baykal
partisinin genel başkanlığından istifa etti. Baykal’ın istifası sonrası ise 22
Mayıs’ta CHP Olağan Kurultayı toplandı. Kurultay’a tek aday olarak giren Kemal Kılıçdaroğlu
ise CHP’nin genel başkanlığına seçildi. Baykal’ın gidişi ve Kılıçdaroğlu’nun
gelişi ülke siyasetine ne getirir, ne götürür bunları konuşmak için henüz
erken. Kasetin çıkışı sonrası yaşanan sürecin ortaya çıkardığı gerçek ise, bir
siyasetçiye özel hayatı ile şantaj yaparak onu siyasetten silmenin çirkinliği.
İktidar hırsıyla gözü dönmüş kişi ve grupların hedefleri uğruna neler
yapabildiği, bu tür bel altı vurmaların Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamayacağı
da ayrı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.
***
İstanbul Boğazı’na kurulması düşünülen 3. köprü için geçtiğimiz ay start
verildi. Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın basına tanıttığı “Kuzey Marmara
Otoyolu Projesi”ne göre, ismi henüz netleşmeyen üçüncü köprü Garipçe ile Poyrazköy
arasında inşa edilecek. 1275 metre uzunluğunda inşa edilmesi düşünülen
köprü, ayakları arasındaki mesafenin uzunluğuyla dünyanın en büyük
dokuzuncu asma köprüsü olacak. Toplam 260 km anayol ve buna bağlı bağlantı
yollarından oluşan proje, kamulaştırma bedelleriyle birlikte yaklaşık 6 milyar
dolara mal olacak. 4 ya da 5 senede tamamlanması düşünülen köprüde trenlerin de
geçebileceği raylı bir sistem de inşa edilecek.
***
Son yıllarda Türkiye’de her alanda baş döndürücü değişimler yaşanıyor. Bu
değişim halkasına geçtiğimiz günlerde Bursaspor’un şampiyon olmasıyla bir
yenisi de futbolda eklendi. Böylece Türkiye Bursaspor’un şampiyonluğuyla
beşinci bir büyüğe sahip oldu. Bu başarı ülke ve dünya basınında geniş yankılar
bulurken, yapılan en çarpıcı tespit ise, 1984 yılından bu yana şampiyon çıkartamayan
ve üç büyüklerin hegemonyasından kurtulamayan Anadolu takımlarının önünün
açıldığı ve Bursaspor’un “değişen Türkiye’nin yeni yüzü” olduğu.