Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
Fatih’in Denize Kurdurduğu Köprü
Her yıl 29 Mayıs’ta İstanbul’un fethi çeşitli
etkinliklerle kutlanıyor, bir çağı kapatıp başka bir çağı başlattığı kabul
edilen bu tarihî olay üzerinde uzun uzadıya konuşuluyor. Yalnız bu konuşmalar
bilinen bazı gerçeklerin tekrarından öteye pek de gitmiyor. Bir örnek olarak
Fatih’in dehasını göstermesi bakımından Bizans’ın güçlü surlarını yıkabilmek
için dönemin en büyük toplarını döktürmesi ya da Bizanslıların Haliç’i kalın
bir zincirle gemi girişine kapatmaları karşısında gemileri Dolmabahçe’den
Kasımpaşa kıyılarına kadar döşenen kızaklarla karadan denize indirilmesini
gösterebiliriz.
Bu iki olay da dönemi içerisinde birer ilk ve gerçekten
dahiyane buluşlar. Fakat tarihî kaynaklar daha detaylı incelendiğinde, Fatih’in
İstanbul’u fethedebilmek için daha ilginç girişimlerinin olduğunu da
görebiliyoruz. Mesela Fatih’in döktürdüğü toplarla vurulan Bizans surlarının
Bizanslılar tarafından aynı hızla kapatılması ve Osmanlı ordusunun bir türlü
şehre giremeyişine çare olarak Fatih’in Bizans surlarının yüksekliğine sahip
devasa tahta kuleler yaptırarak, askerlerinin bu kuleden surlara kurulacak ufak
bir köprü vasıtasıyla geçme teşebbüsünü gösterebiliriz.
Surlardaki Bizans askerlerinin güçlü mukavemeti sonucu
bu girişim başarısız olmuş olsa da, böyle bir vakanın pek bilinmemesi, fetih
sürecine dair bilgi eksikliğimizin olduğunu gösteriyor.
Diğer yandan yine bu kadar ilginç ve aynı zamanda
başarıya ulaşmış bir girişimden daha söz edebiliriz. O da Fatih’in,
Bizanslıların kullandıkları “Rum ateşi” denilen ve suda yanabilme özelliğine
sahip petrolden gülleleri sebebiyle Osmanlı gemilerinin Sarayburnu kıyılarına
yaklaşamaması üzerine, askerlerini Sarayburnu’na geçirebilmek için denizin
üzerine kurdurduğu geçici köprüdür.
Sadi Erksan tarafından hazırlanan 1953 baskılı
İstanbul’un Fethi – 500. Fetih Yılı isimli kitaptaki bilgiye göre, Hasköy ile Ayvansaray
arasında ufak kayıklar ve fıçıların birleştirilip, üzerlerine kalaslar konup
bağlanması sonucu deniz üzerine geçici bir köprü kurulduğu ve Eminönü ile
Galata arasının birleştirilerek teçhizat ve silahların kolayca karşıya
taşındığı bilgisi yer alıyor.
Şüphesiz bu olay savaş esnasında Osmanlılar açısından
stratejik öneme sahip bir gelişmedir. Burada uygulama açısından bir dehayı
görmekle birlikte bunun, mesela gemilerin karadan denize indirilmesi gibi bir
ilk olmadığını hatırlatmakta da fayda var. Zira denizin üstüne geçici bir
köprünün kurulmasına tarihte ilk kez M.Ö. 521 yılında rastlıyoruz.
O tarihî olaya da kısaca değinelim: Üçüncü Pers
İmparatoru Kral Darius önderliğindeki Pers ordusu, Karadeniz’in kuzeyinde
yaşayan İskitler üzerine 700 bin kişilik bir orduyla Anadolu üzerinden sefere
çıkar. Uzun bir yolculuk sonrası İstanbul’a ulaşan Pers ordusu İstanbul
Boğazı’nı geçmek zorundadır. Darius, boğazın en dar yeri olarak bugün Fatih
Sultan Mehmet Köprüsü’nün olduğu noktayı tespit ettirir. Sisamlı mühendis Mandrokles’ten
buraya bir köprü kurmasını ister. Mandrokles’in önderliğinde yapımına başlanan
köprü, 325 tane iri sandalın yan yana dizilmesiyle kurulur. Her sandal kalın
halatlarla iki yandan sıkı sıkıya bağlanmış, iki kıyıya çakılan büyük babalara
düğümlenmiştir. Sandalların üzerine de civar ormanlardan getirilen büyük ve
kalın ağaçlar dizilerek üzerleri çamurla örtülmüştür. Ortaya çıkan bu yapı
tokmaklarla dövülerek düzleştirilmiş ve köprü yolu ortaya çıkartılmıştır.
Toprak yolun iki kenarına ise, askerlerin ve atların denize düşmemesi amacıyla
yüksek tahta parmaklıklar yapılmıştır. Köprünün tamamlanması ile Asya ve Avrupa
kıtaları boğaz üzerinde ilk kez birleştirilmiş ve köprüden ilk olarak Kral Darius
geçmiş, hazırlattığı beyaz mermerden iki yüksek kitabe üzerindeki tahtında
oturarak, ordusunun Asya’dan Avrupa’ya geçişini seyretmiştir.
Mandrokles’in bu dahiyane projesi sayesinde Darius,
Avrupa’ya ulaşan ilk doğulu kumandan ünvanını elde ederken, böylelikle bilinen
ilk boğaz geçişi de M.Ö. 511 yılında gerçekleştirmiş ve kendisinden asırlar
sonra gelen Fatih gibi bir komutana da ilham kaynağı olmuştur.
Padişah’a Yakın Olmak
İstemeyen Şeyhülislâm
İnsanlığın uzun tarih birikimine iyi ve kötü
icraatlarıyla damgasını vurmuş krallar, padişahlar, devlet adamları kadar,
sahip oldukları kötü ve güzel hasletlerle iz bırakmış birçok insan da vardır.
Kimisinin adı zulümle, kimisinin adaletle, kiminin doğruluk ve dürüstlükle,
kimisinin cimrilikle, kiminin hayırseverlikle, cömertlikle anılır.
Altı asırlık Osmanlı Devleti’nin tarihinde de böyle
insanlar fazlasıyla vardır. Fakat bu uzun tarihî dönemde hayırseverlik ve
cömertlikle öylesine yücelmiş ve nam salmış bir insan vardır ki, yığınlarca
dalkavuğun ya da padişaha yakın olabilme arzusuyla tutuşan insanın arasında
adeta bir güneş gibi parlar. Bu güzel insanın hasleti, sırf yardımı dokunduğu
insanların sıkıntıya düşmemesi için, padişahın kendisine yakın olması isteğini
nazikçe reddetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu önemli devlet adamı, yaşadığı
dönemde yüce, hayırsever, cömert namıyla da anılan Salihzade Mehmet Emin
Efendi’dir. 1775-76 yılları arasında Osmanlı Devleti’nde şeyhülislâm olarak da
görev yapan Mehmet Emin Efendi’nin, dönemin padişahı Üçüncü Mustafa ile
arasında geçen olayın hikâyesi şöyledir:
“Mehmet Emin Efendi, büyük bir yemek meraklısıydı.
Hazretin dairesinde pişirilen yemeklerin şöhreti İstanbul’un her tarafına
yayılmıştı. Hatta saraya sunduğu yemekler padişah tarafından da çok
beğeniliyordu. Mehmet Emin Efendi, Ramazanın on beşinden sonra sadrazamın
konağında verilen ziyafete karşı, kendisi de gösterişli bir ziyafet vermeyi
adet haline getirmişti. Devrin padişahı Üçüncü Mustafa, bir gün Mehmet Emin
Efendi’nin, babasının da gömülü bulunduğu Topkapı’da, Ahmet Paşa Camii’nin
yanındaki konağa gidiyor. Sohbet biraz ilerleyince padişah:
– Efendi! Arada size gelmek istiyorum. Ama konağınız
hayli uzak bir yerde bulunduğu için vazgeçiyorum, deyince Mehmed Emin Efendi şu
çarpıcı sözü söylüyor:
– Hünkârım! Sayenizde yakın bir yerde ev tedarik etmek
mümkündür. Fakat bu civarda gördüğünüz evlerin hiçbirinde mutfak yoktur!
Padişah büyük bir şaşkınlıkla soruyor:
– Acayip! Bu evlerde yemek pişirilmiyor mu?
Şeyhülislâm şöyle cevap veriyor:
– Efendimiz! Hepsinin sabah ve akşam yemekleri
fakirhaneden gidiyor. Onun için buradan ayrılmak istemiyorum!”
(Dursun Gürlek, Maziye Bir Bakıver, Timaş, İstanbul,
2005, s. 8-9.)