Başyazı - Mülk ve Emanet - Mübarek EROL
Müberrâ
dinimiz İslâm, bütün yönleriyle bir denge ve itidal dinidir. Cenab-ı Mevlâ, bu
dengenin düsturunu mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim ve Allah Rasulü s.a.v.
aracılığıyla bizlere ulaştırmıştır. Dinimizin emir ve yasakları dünya ve ahiret
hayatımız için birer anahtardır, dengedir. Ebedi saadetimiz bu dengeyi
korumamıza bağlıdır.
İnsanoğlu olarak bu dünyaya imtihan için geldik.
Mükellef olduğumuz andan itibaren her an, her dakika bir imtihandan geçmekteyiz.
Allah’a karşı kulluk vazifelerimiz ortaktır. Fakat imtihanımız halimize,
vazifelerimize ve imkanlarımıza göre değişmektedir. Babanın evladına, evladın
da babaya karşı vazifeleri farklıdır. Dolayısıyla imtihanı da farklıdır. Ancak
değişmeyen şey, her mükellef kulun bir imtihandan geçmekte olduğudur. Zenginlik
ve fakirlik de böyledir.
Mülkün gerçek sahibi Allah Tealâ’dır. Kaza ve kader
O’nun kudret elindedir. Fani olan insan ise sadece bir emanetçidir. Fakirlik
bir kusur olmadığı gibi, zenginlik de bir fazilet değildir. Fakir kimse sabır
ve tevekkülle imtihan olunur. Zengin kimse ise, Allah’ın vermekle yükümlü
kıldığı malları vermek, dünyaya karşı hırslı olmamakla vazifelidir. Eğer bu
vazifesini yerine getirirse, Allah’ın ebedi ihsanına mazhar olur.
Fakirlik çetin bir imtihan olarak görünür. Çünkü fakir
görünüşte muhtaçtır, dünyevî zorluklarla mücadele etmektedir. Zengin ise
zahirde muhtaç değildir, malı mülkü vardır. Ancak hakikat böyle değildir. Fakir
için çetin görünen bu durum, eğer sabrederse, Rabbine tevvekkül ederse
kolaylaşır. Zorluk kolaylığa çevrilir.
Zenginlik ise bu bakımdan daha aldatıcıdır. Nefsi
azdırır, insana vekil olduğunu, emanetçi olduğunu unutturur. Zengin daha
dikkatli olmak zorundadır. Allah’ın vermekle yükümlü malî ibadetleri yapmak,
infak etmek zorundadır. Ayrıca zenginliğini doğru yolda kullanmak ve İslâm
üzere idare etmek zorundadır.
Dünya malı aynı zamanda fakir ile zengin arasında bir
irtibat vesilesidir. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur:
“Birbilerini sevmekte, karşılıklı acımak ve esirgemek
konusunda müminler, bir uzvu hastalanınca diğer azaların da uykusuz ve ateş
içinde kaldığı, acısına ortak olduğu beden gibidir.” (Buharî, Müslim)
Zenginlik, sahip olduğu mülk üzerinde gelip geçici bir
emanetçi olduğunu bilen kimse için bulunmaz bir fırsattır. Çünkü bu sayede
malını Allah yolunda harcar, Allah’ın dininin insanlara ulaşmasına vesile olur.
Malı ile ailesinin, akrabalarının, komşularının ve müslüman
kardeşlerinin sıkıntılarını giderir. Onların dualarını alır. Böylece Allah’ın
dostları arasına girer.
Allah Rasulü s.a.v. buyuruyor:
“Zulümden sakınınız. Çünkü zulüm kıyamet gününde
karanlıklar halinde karşınıza çıkar. Cimrilikten sakınınız. Çünkü o sizden
evvelkileri helâk etti. Onların birbirlerinin kanını dökmelerine ve haramları
helal saymalarına yol açtı.” (Müslim)
İslâm çalışıp kazanmaya, mal mülk sahibi olmaya izin
vermiştir. Bu konuda haram yollara sapmadıkça herhangi bir yasak koymamıştır. Cenâb-ı
Mevlâ’nın zengin kullarından istediği sadece emir ve yasak sınırlarını gözetmek
ve fakirin hakkını vermeleridir.
Sahabeden Muaz r.a.’tan şöyle rivayet edilmiştir:
“Allah Rasulü s.a.v. beni Yemen’e vali olarak
gönderirken şöyle dedi:
– Sen ehl-i kitap kimselere gidiyorsun. Onları Allah’tan
başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şehadet getirmeye davet
et. Şayet onlar buna itaat ederlerse, onlara Allah’ın her gün ve gecede
kendilerine beş vakit namazı farz kıldığını haber ver. Onlar buna da itaat
ederlerse onlara, Allah’ın kendilerine zenginlerden alınıp fakirlere verilmesi
için zekâtı farz kıldığını haber ver. Şayet onlar buna da itaat ederlerse
mallarının en iyisini almaktan sakın. Mazlumun duasından sakın. Çünkü onun
duasıyla Allah arasında perde yoktur.” (Buharî, Müslim)
Dünya malı, hakikatin farkında olmayan kimse için
perişanlık sebebidir. Çünkü o kendisini mülkün gerçek sahibi sanır. Malını
temizlemek için zekâtını vermez. Emanetçi olduğunu unutur, vekilliğini hakkıyla
yerine getirmez. Daha da ileri gider, ölümü unutur, ölümlülüğünü unutur.
Hak aşığı Yunus Emre ne güzel söylemiştir:
“Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da
yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan.”
Yine evliyanın büyüklerinden İbrahim Ethem k.s.
hazretleri şöyle buyurmuştur:
“İnsan, şu üç perdeyi gönlünden gidermeyince, ilahî
saadet kapısı ona açılmaz:
Birincisi; bu dünyayı bir ucundan diğer ucuna mülküne
verseler sevinmesin. Eğer sevinirse hırs sahibidir. Hırs sahibi olan dilekten
mahrumdur.
İkincisi; dünyayı karşılıksız eline verseler, sonra da
geri alsalar üzülmesin, kaygılanmasın.
Üçüncüsü; bir kimse onu övünce sevinmesin ve yine bir
kimse ona sövünce üzülmesin.”
Dört büyük mezhep imamından biri olan Ahmed b. Hanbel rh.a.
hazretlerinin aşağıda açıklamış olduğu düstur da meselenin itidal yönünü öne
çıkarmaktadır:
“Ahmed b. Hanbel rh.a. sordular:
– Zühd nedir?
Ahmed b. Hanbel rh.a. şöyle cevapladı:
– Zühd üç türlüdür:
Birincisi, haramı terk etmek ki bu avamın zühdüdür.
İkincisi, helâlin da çoğunu terk etmektir ki bu da
seçkin olanların zühdüdür.
Üçüncüsü ise, Allah’tan alıkoyan her şeyi terk etmektir
ki, bu da âriflerin zühdüdür.”
Allah dostlarından Maruf-i Kerhî k.s. hazretleri cömert
insanı şöyle tarif etmiştir:
“Cömerdin alameti üçtür: Allah’ın emrine uyarak verir,
istenmeden verir ve minnetsiz şefkat gösterir.”
Müslümanın hayat prensibi Allah’ın ve Rasulü’nün
gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. Haramdan sakınmak, helal kazanç için gayret
göstermektir. Mülkün emanet olduğu şuuruyla hareket etmektir.
Sözümüzü Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in tavsiyeleri
ile bitirelim:
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu
düşmana terk etmez. Kim din kardeşinin ihtiyacını karşılarsa, Allah da onun bir
ihtiyacını karşılar. Kim bir müslümandan bir dünya sıkıntısını giderirse, Allah
da buna karşılık ondan kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderir. Kim bir müslümanın
ayıbını gizlerse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.” (Buharî, Müslim)
Rabbimizin tevfik ve inayetiyle...