Tek Çıkar Yol - Ali UYSAL
Akmayan,
deveran etmeyen su yosun bağlamaya, kokmaya mahkumdur. İşleyen demirin
ışıldadığına demirin gün yüzüne çıktığı zamandan beri şahidiz. Hayat kitabı
yüce Kur’an’da: “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.” buyrulur.
Efendimiz s.a.v. de hadis-i şerifinde: “Kişi elinin emeğinden daha güzelini
yememiştir.” buyurarak bizi emeğe, alın terine, çalışmaya yönlendirir.
Abdulkadir Geylanî k.s. hazretleri: “Dünyayı elinde kıl,
kalbinde kılma.” diyerek, hem dünyadan el etek çekmeyi, başkalarının sırtından
geçinmeyi ahlâk haline getiren anlayı hem de maddeye tapan anlayışı reddeder.
“Elimizde bol eyle, kalbimizde yok eyle,” diye dua eden arifler bu ölçüyü ne
güzel ortaya koymuşlar!
Çalışmayı emreden dinimiz aynı zamanda çalışma hayatını
mükemmel bir denge üzerine oturtmuştur. Dünyaya da ahirete de layık oldukları
kadar değer vermemizi, ölçüyü asla kaçırmamamızı emreden Rabbimiz; “Allah’ın
sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu kazanmaya çalış. Dünyadan da nasibi
unutma!” buyurarak kurmamız gereken dengenin disiplin ölçüsünü verir.
Meşhur hadis alimi Aclûnî’nin Keşfü’l-Hafâ’sında geçen
bir hadis-i şerifte Kâinatın Efendisi bütün anlamlarıyla bu ayetin şerhini bize
sunar: “Sizin en iyiniz kimdir, biliyor musunuz? Dünyası için ahiretini ahireti
için de dünyasını terk etmeyendir. Çünkü böyle bir kimse her ikisini de
kazanır, başkasına muhtaç olmaz.”
Peygamberler çalışma
ahlâkını temsil ederler
Peygamberler haritasına baktığımızda telkin, tebliğ,
örneklik ve kulluk gibi dinî mesuliyetleri yanında, peygamberlerin çalışma
ahlâkını temsil eden örnekler olduğunu görürüz. Âdem a.s. çiftçi, Şit a.s.
dokumacı, İdris a.s. terzi, İsmail a.s. hattat, Nuh ve Zekeriya a.s. marangoz, Davud
a.s. demirci, Hûd ve Salih a.s. tüccar, Musa ve Şuayip a.s. çoban, Efendimiz
s.a.v. ise hem çoban hem de tüccar olarak tanınmıştır.
Maneviyat kervanının şanlı yolcuları nice sufi de
çalışma hayatı içindeydi. Bazı meşhur velilerin ismi olarak anılan şu unvanlara
bir bakalım: “Sakatî” hurdacı, “Hallâc” hallaç, pamuk işleyici, “Nessâc”
dokumacı, “Varrak” kitap satıcısı ya da hattat, “Kavarirî” camcı, “Haddâd”
demirci, “Bennâ” duvarcı demektir.
Tasavvuf sahasının anıt eserlerinden “el-Lüma”’nın
müellifi Ebu Nasr Serrâc Tûsî hazretlerinin eyer, semer ve kemer yapan, bu işle
ekmeğini kazanan bir gönül ehli olduğunu biliyoruz. Ebu Said Harrâz k.s.
ayakkabı ustasıdır. Yine Ebu Hafs Haddâd hazretlerinin demircilik, Cüneyd-i
Bağdadi hazretlerinin ise ipekçilikle iştiğal ettiğini söylemeliyiz. Bu sufileri
çalışırken gördüğümüz gibi, kazancının büyük bir kısmını da tasadduk ederken,
verirken görürüz. “Veren el alan elden üstündür” hikmetince daima verdiler.
Mevlâna Halid Bağdâdî hazretleri, “Dinin kuvvet bulması için dünyayı da
isterim.” derken, müslümanın çalışması gerektiğini ulvi bir gayeye bağlayarak
bize sunar.
Kaşık yaparak hacca giden
veli
Burada şahitlerinden bizzat dinlediğim bir gönül dostu Nakşî
büyüğünü zikretmeden geçemeyeceğim. “Gülzâr-ı Medîne” isimli eserin müellifi Alatalı
Kaşıkçı Ali Rıza Efendi çok güzel kaşıklar yapar, rızkını da bu işten kazanır.
Hakikaten Ermenek ve civarında birçok evde hâlâ onun kaşıkları aziz bir hatıra
gibi saklanır. Bu zat sıkıntılı yıllarda Medine’ye hicret etmek zorunda kalır.
Kaşık yapıp satarak kimseden yardım almadan Medine’ye ulaşır. Orada Rahman’a
kavuşur.
Sufilerin çalışma ahlâkını ortaya koyan bu anlayış müslüman
zahitlerin üretim karşıtı, sermaye düşmanı, miskinlik ve tembellik taraftarı
değil, bilakis kazanan ve kazandığını tasadduk eden insanlar olduğunu ortaya
koyuyor.
Seher vaktini günün
başlangıcı sayan terbiye
“Keşfü’l-Hafâ”da geçen bir hadiste “Rızık talebinde ve
ihtiyaçlarınızı gidermede erken davranın. Çünkü erken kalkıp işe koyulmak
bereket ve kazançtır.” buyurur Efendimiz. Seher vaktini günün başlangıcı sayan sufi
terbiye, bir günün nasıl bereketleneceğinin, verimli hale nasıl geleceğinin
sırrını da öğretir. Güneşi uykusu üzerine doğdurmayan bu hale, miskinliği kimse
yaftalayamaz. “İki günü birbirine denk olan ziyandadır.” düsturundan hareketle
İslâm’ın parlak devirlerinde çalışmaya ve kazanmaya bağlı nice irade, nice
güzel iş yaptı. İslâm medeniyeti bunun örnekleri ile yüklüdür. Günümüz İslâm
coğrafyalarının iç yakan durumu, İslâmî hayata bağlılık ile değil, İslâm’ın
çalışma ahlâk ve disiplininden uzaklaşmasıyla izah edilebilir.
“Kâinatı seyrederken hayretimi artır.” diye dua eden irfanî
gelenek, iki günü birbirine denk olan ziyandadır, sözünü doğru anlamıştı. Çünkü
bu sözü sadece ticarî kazanç manasıyla anlamaya çalışanlar buradaki hikmetin
derinliğini kavrayamamıştır.
Bu söz maddi-manevi nice anlam yüklüdür. “Allah
güzeldir, güzeli sever.” hikmetince her şeyin en güzelini ortaya koymak için
çalışmak ve asla yetinmemek... Zanaatkâr, sanatkâr ve alim… kim hangi hal üzre
olursa olsun yetinmeyecek, daima kaliteye talip olacak. Nitekim bu kaliteye
talip olan ruh, ortaya koyduğu eseriyle bir marangoz bile olsa yüzyıllar
sonrasına seslenecek ve daima takdir görecek eserler ortaya koyacaktır.
Ahşabın şiirini yazan
Ahlatlı usta
Konya Alaaddin Camii’nin minberi Ahlatlı bir ahşap
ustasının eseridir. Geçme tekniği ile çivi ve tutkal kullanılmadan yapılan
minberin üzerine ayetler dantel dantel işlenerek ahşabın şiiri yazılmıştır. Bu
eser karşısında Alman araştırmacı Anna Marie Schimmel: “Almanya yıkılır tekrar
inşa edilir; fakat bu kutlu minber yıkılırsa asla yenisi yapılamaz!” diyerek
hayret ve takdirlerini ifade eder.
Evet, Ahlatlı ustayı bugün bile unutturmayan o eser
İslâm’ın çalışma ahlâk ve disiplinin küçük bir meyvesidir. Endülüs’te, Osmanlı
coğrafyasının her noktasında ortaya konan eserler, ilmî çalışmalar, ve parlak
İslâm uygarlığı bu çalışma ahlâkından beslenmişti.
Sultan marangoz olur mu?
Hiçbir iş yapmadan, boş oturan kişiye selam vermeyip,
dönüşte aynı kişiyi toprağı eşelerken görünce selam veren peygamberî tavırdan
hareketle, Osmanlı sultanları da devlet meşguliyetlerinin yanında çalışmanın,
gayretin en güzel örneklerini verdiler. Nakkaş, hattat, mücellit, müzehhip,
bestekâr olmakla birlikte, birçoğu da divan sahibi şairdi. Onlar Peygamber
selamını hak etmenin neşesi ile boş oturmadılar. İslâm coğrafyasını imar ve
ihya ettiler.
En buhranlı dönemde tahta geçip siyasi dehası ile ülkeyi
ayakta tutan cennetmekân İkinci Abdülhamid Han sanatkar derecesinde iyi bir
marangozdu. Yaptığı kütüphane, cami kapısı ve nice ahşap işçilik bugün
İstanbul’da hayat sürmekte.
Çalışmak vücudun hayatıdır. İşsizlik, miskinlik, atalet
ise yokluğun kardeşidir. Dünyada her şey hareket halindedir. Biz de hareket
üzereyiz. Bu bizim için bir mecburiyet, bir ihtiyaç ve zevk halini almıştır.
Açıkça anlaşılmalıdır ki çalışmak boş durmaktan, eğlenmekten çok daha
keyiflidir. Çalışmak insana yalnız geçimini kazandırmaz, hayatı da kazandırır.
Çalışmak her şeyi fetheder. Bu hali anlamayanlar hüsrana uğrarlar. Şirazlı
Sadî’nin ifadesi ile: “Ekin ekmiş olanlar, harman zamanı mahsullerini alırken,
ekmemiş olanlar da tembellik ettiklerini anlayacaklardır. ”
Bunca güzel sözün ve halin bize çalışmayı telkin
etmediğini farz etsek bile, bahara uyanan tohum, bıkıp usanmadan çalışan
karınca ve tabiatın bestekârı ağustos böceği bize çalışmayı ihtar eder. Bu
devinim, bu hareket olmasaydı kainat bu kadar ihtişamlı olur muydu? Emeksiz,
gayretsiz ekmeğin tadı olur muydu? Söz sultanı Fuzulî bu hali ne güzel
dillendirir:
“Dane (tohum), toprak içre zahmet çektiği içün nice dem
/ Baş çeker, harmanlanır, ârâyiş-i bostân (bahçenin süsü) olur.”
Evet; toprağın içinde çatlayan tohum, toprağı delen
gayreti ile baharı süsleyen bahçeye dönüşür.
Hem ahiretimizi hem de dünyamızı ihya için çalışacağız.
Yazımızı İslâm dünyasının çektiği acıları yüreğinde hisseden ve bunu
düzeltebilmenin, insanlığı gayrete getirebilmenin sancısıyla çırpınan Akif’in
dizeleri ile sonlandıralım:
“Bekayı hak tanıyan, sa’yi (gayreti, çalışmayı) bir
vazife bilir.
Çalış çalış ki beka sa’y olursa hak edilir.”
“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol”