Dağların Ülkesi “Ayiti” veya HAİTİ - Ahmet MİROĞLU
“Ben 1508
yılında ayak bastığım anda bu ada (Hisponiala) üzerinde Kızılderililer de dahil
olmak üzere sadece 60 bin insan yaşıyordu. Çünkü 1494’ten 1508’e kadar 3
milyonun üzerinde insan savaştan, kölelikten ve madenlerden dolayı yok
edilmişti. Buna, gelecek nesillerden kim inanır ki?”
İspanyol Katolik rahip Bartolome de Las Casas
(Kızılderili Katliamı, çev. Ömer Faruk Birpınar, İstanbul 2005.)
Beyazlar, melezler, “kirli
derililer”
Karayipler’de, Karayip Denizi ile Kuzey Atlas Okyanusu
arasında, Dominikan Cumhuriyeti’nin doğusunda yer alan küçücük bir ülke. 9
milyon nüfusa, 27.750 km² yüzölçümüne, sadece 360 km’lik bir sınıra sahip. Bir
tek komşusu var: Dominikan Cumhuriyeti.
Haiti’nin ilk Avrupalı kâşifi İspanyollardır. Onlar
buraya İspanya (Hispaniola) adını verdiler ve iki yüzyıl koloni olarak
kullandılar. 17. yüzyılda bu kez Fransızlar geldiler ve ada San Domingo olarak
anılmaya başlandı.
Fransa’nın adaya gelişi ile Haiti’ye Batı Afrika
kıyılarından sayıları yüz binleri bulan Afrikalı köleler getirildi. 1715’te en
önemli köle pazarlarından birisi haline gelen Haiti’yi İspanyolların terk
etmesi ile Fransızlar yönetmeye başladılar. Fransızlar ada halkını beyazlar,
melezler ve kirli derililer olmak üzere üçe ayırmışlardı.
Girişte söz ettiğimiz Haiti Devrimi, bir melezin
önderliğinde başlamış ve bütün adaya yayılmıştı. Napolyon’un 1802’de isyanı
önlemeye dönük askerî seferi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Haiti’nin bağımsızlığı yönünde ilk adımı başlatan köle
asıllı Toussaint Louverture, devletin bağımsızlığından bir sene önce bir
Fransız hapishanesinde işkenceyle öldürülmüştür (1803).
Louverture’den sonra General Jean-Jacques Dessalines
tarafından kurulan (1804) Haiti, Kuzey ve Güney Amerika’da ABD’den sonra
bağımsız olan ikinci ülkedir. Amerika, Haiti’nin bağımsızlığını 1862’ye kadar
tanımamıştır.
Haiti 1825 yılında Fransız köle sahiplerine 150 milyon
frank tazminat ödemeyi kabul edecek, bu miktar Fransa’nın saldırmama taahhüdü
vermesiyle birlikte 1838 yılında 60 milyona indirilecektir. Borç, Haiti
bütçesini mahvetmiş ve ülke zenginliğini Fransa bankalarına bağlamış,
zenginleşmeyi engellemiştir.
Bu tarihten sonra zengin sayılabilecek ülke fakirliğiyle
anılacaktır. Haiti yönetimi bu tazminatı borçlanarak kapattığından önce
Fransa’ya, daha sonra IMF’ye ekonomik bedel ödemeye devam etmektedir. ABD’den
alınan oldukça yüklü kredinin son taksitinin ancak 1947 yılında ödenebildiğini
söylersek herhalde yeterli bir örnek vermiş oluruz.
Hatta uluslararası çevreler ABD’nin Haiti’yi ekonomik
çıkmaza sürüklemek için sinsi bir plan uyguladığını belirtiyorlar. Fransa bile
çeşitli bahanelerle adaya sürekli asker çıkaran ABD’nin depremi bahane ederek
Haiti’yi fiilen işgal ettiği kanaatindedir.
Ülke yıllar süren savaşlardan dolayı harap haldedir.
Tarım sektörü çökmüş, ticaret hayatı sona ermiştir. Halk genel olarak eğitimsiz
ve yönetim tecrübesinden yoksundur.
Açların açlığı tokları mı
eğlendiriyor?
Haiti Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD tarafından
işgal edilmişti (1915-1934). ABD işgal sırasında geleneksel liderlerin ülke
içerisindeki etkinliğini ortadan kaldırmak için askerî ve bürokratik yapıyı
güçlendirerek yeni bir elit sınıfın ortaya çıkmasını sağladı.
On dokuz yıl süren işgal süresince güya Haiti’nin
ekonomik kalkınması için önlemler alındı. Fakat bu önlemler sadece adada toprak
satın alan Amerikan zenginlerinin rahat yaşamalarını sağlamak içindi.
Öyle ki şu son depremden sonra medya mensupları ve uluslararası
yardım kuruluşlarının temsilcileri başkent Port au Prince’te beş yıldızlı bir
otelde kalmışlar ve kaldıkları otelin ünlü Holywood yıldızlarına ev sahipliği
yaptığını öğrenerek memnun olmuşlardır. Bu müstesna insanlar, hayranlıklarını
gizleyemedikleri lüks otel yemeklerinden aldıkları kalorileri yüzme havuzunda
vermeye çalışmışlardır.
Tabii bu arada otel görüş mesafesinde bulunan yüzlerce,
belki binlerce baraka yahut çadırkent sakini Haitili’yi izlemeyi de ihmal
etmemişlerdir. Bu güzide insanların oteli bir başlarına terk etmelerine asla
izin verilmemiş, çalışma ortamlarına gidiş gelişleri özel otobüslerle
sağlanmıştır. Çünkü Haiti’de güvenlik sokak çetelerine teslim olmuş durumdadır.
Reuters haber ajansının bültenlerine göz atın, görürsünüz. Reuters’in verdiği
ilginç haberlerden birisini de atlamayalım. Depremden büyük oranda zarar gören Barbancourt
içki fabrikası üretime geçmek üzereymiş!
Tahminlere göre halihazırda Haiti’nin 1.3 milyar dolar
dış borcu bulunmaktadır. Bundan 30 yıl önce Haiti hiç pirinç ithal etmezken,
bugün neredeyse tükettiği tüm pirinci ithal etmektedir. Aynı şekilde Haiti, Karayip
Adaları’nın şeker üretim merkezi iken bugün şeker ithal eder hale gelmiştir.
Haiti 20. yüzyıl boyunca darbe, katliam ve iç
savaşlardan kurtulamamıştır. Bugün de durum aynıdır. Başkan Rene Preval da
fırsat buldukça diktatörlük eğilimi göstermektedir.
Haitili müslümanlar
Haiti’de çok küçük bir müslüman cemaat bulunmaktadır.
Bunlar büyük oranda Port-au-Prince ile Cap-Haitien ve civarına yerleşmiş
durumdadırlar. Hisponiala adasına İslâmiyet’in gelişi köleliğin başlangıcıyla
ilişkilendirilmektedir. Haiti’ye köle olarak getirilen müslümanların sayısı az
değildir. Çoğu dinden çıkmaya zorlanmışsa da onların geride bıraktığı İslâm
mirası hâlâ yerli Haitililer arasında kültürel çapta yaşatılmaktadır
diyebiliriz.
Yirminci yüzyılın ilk yarısında Arap göçmenler Amerika
kıtasının değişik bölgelerine akın ettiler. Bugün ülkedeki müslümanlar arasında
çoğunluğu Haitililer oluşturmakta, ardından ikinci büyük grup olarak Faslılar
gelmektedir. Mali kaynakları yetersiz olduğundan müslümanlar 1985 yılına değin
ne bir cami ne de bir Kur’an kursu inşa edebilmişlerdir. Bütün yapabildikleri
bir evi camiye dönüştürüp, yanı başına bir minare inşa etmek olmuştur. Haiti
Parlamentosu’na (Chamber of Deputies of Haiti) seçilmeyi başaran ilk müslüman
milletvekili ise San Raphael’den Fanmi Lavalas Partisi kontenjanından 2000’de
meclise giren Nawoon (Nevin?) Marcellus’tur. Haiti’de yaşayan müslümanların
sayısının 3250 dolaylarında olduğu tahmin edilmektedir. Bu da nüfusun yaklaşık
binde 4’üne karşılık gelmektedir. Müslümanlar sayılarının daha fazla olduğunu
(5000) iddia etseler de doğru dürüst bir sayım yapılmadığı sürece gerçek rakama
ulaşılamayacağı açıktır. Haiti’deki İslâmî teşkilatlara gelince, bunların belli
başlıları Cap-Haiten’deki Bilal Camii ve İslâm Merkezi, Miragoane şehrindeki
Bilal (Byllal) Mescidi ve Port au Prince’deki Allahuekber Maneviyat
Merkezi’dir. Mescitlerin bakımı mahalli yönetim tarafından üstlenilmediği gibi
yurtdışındaki İslâmî yardım kuruluşlarından da yardım almıyorlar. Fakat ABD’nin
1994’de Haiti’ye o zamanki devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide’yi iktidardan
uzaklaştırmak için yaptığı askerî müdahale, Haitili müslümanlar için değişik
bir deneyim olmuş. Amerikan ordusunda görev yapan Pakistanlı ve Bengaldeşli
askerler mescitlerini ziyaret etmişler, orada namaz kılmışlar, Haitililerin
İslâm’ı benimsemiş olmasından mutlu olmuşlar, inançlarını koruma ve kollama
noktasında cesaret vermişler.
Haiti’deki Katolik ve Vudu (kara büyü) inançlarının
dışındaki apaçık konumlarının farkında olan müslümanlar, on yıllarca
diktatörlüğe ve acımasız askerî baskıya uğramış bir halkın çocukları olarak
inançlarına sığınmışlar.
Aslında son zamanda Türkiye’den Haiti’ye gidenlerin de,
daha başka kimselerin de tespit ettiği bir gerçek var ki, Vudu olarak bilinen
kimselerin atalarının Afrikalı müslümanlar olması ihtimali hayli yüksektir.
Mesela anlamını bilmeden Lâ ilâhe illallah sözüne benzer sözler söylüyorlar ve
bunun açıklamasını yapamıyorlar. Arkeologlar Arapça yazılara rastladıklarını
öne sürüyorlar.
Adayı İspanyollardan devralan Fransızların Senegal, Mali
ve Gambiya gibi ülkelerden getirdikleri kölelerden bir çoğunun müslüman olması,
halen aralarında İslâmî köklerini çağrıştıracak biçimde Nouri (Nuri), Rashid (Raşid),
Aiche (Ayşe) isimlerine rastlanması iddia sahiplerini destekliyor. Bunlardan
bazıları 60’lı ve 70’li yıllarda çalışmak amacıyla Amerika’ya gittiklerinde Malcolm
X hareketiyle tanışıp müslüman oluyorlar. Haiti’deki İslâmlaşma
hareketine önderlik edenlerin başını onlar çekiyor.
Zenginlikten
Yoksulluğa
Dünyanın dikkatini ancak 12 Ocak 2010 tarihinde yaşadığı depremle çekebilen
Haiti’nin orijinal ismi Ayiti’dir. Bu isim yerel dilde “Dağların Ülkesi”
anlamına gelmektedir. Mutlaka bir tanım yapmak gerekiyorsa, burası herhalde
“fakir ve yoksulların, biçarelerin ülkesi” olarak tanımlanabilir. Çünkü
Haitililer dünyanın en yoksul halklarının başında geliyorlar.
Batılılar Amerikan kıtasını ve yerli halklarını sömürmeye ilk Haiti’den
başlamışlardır. İspanyolların Haiti’ye gelişiyle savaşçı anlamında Arawak (veya
Taino) adıyla anılan Kızılderililer, vahşi soykırımlardan birine uğramışlardır.
Çünkü İspanyollar dünyanın yemyeşil adalarından birisini yerlilerle
paylaşmayacak kadar bencil ve açgözlü idiler. Yirmi beş yılda yerlileri
sistematik biçimde yok ederler. Soykırımdan sonra ortaya çıkan işgücü boşluğunu
da Afrikalı müslüman kölelerle kapatmaya çalışırlar.
1780’lerde dünya şeker ihtiyacının %40’ını, kahve gereksinimininse %60’ını tek
başına sağlayan zamanın en değerli kolonisi Haiti, yeni kıtada köleliğe karşı
ilk isyan hareketinin yaşandığı ve bağımsızlığın kazanıldığı ülke olma
özelliğini de taşır. Haiti Devrimi (1791-1804) sayesinde Afrika kökenli halk
Fransız egemenliğinden ve köleliğin boyunduruğundan kurtulmuştur. Yüzlerce köle
isyanı arasında, bulunduğu ülkeyi tamamen özgürleştiren tek başarılı isyan
budur.
Ne yazık ki bundan sonrası birbiri ardınca yönetimi ele geçiren diktatörler
tarihidir. Tiranların öncelikli hedefi çıkarları olmuştur. Bağımsızlığın elde
edilmesi uğrunda verilen ekonomik ödünlerse ülkeyi ve halkı daha da
yoksullaştırmıştır.
Ne yazık ki İspanyollarla Fransızların baskıları sonucunda müslümanlar dinî
inanç ve değerlerini gelecek nesillere aktaramamışlardır. Yine de gezginler tek
tük müslüman ismi taşıyan kimselere rastladıklarından söz etmektedirler.
Şu anda Haiti’de dağınık gruplar halinde birkaç bin müslüman yaşamaktadır.
Hıristiyan ülkelerin basın yayın organlarında İslâmî yardım kuruluşlarının
Haiti’yi vudu (kara büyü inancı) veya hıristiyan olduğu için yardıma değer
görmediğine dair ifadeleri, belki de İslâm’ın burada kolaylıkla
yayılabileceğine ilişkin endişelerinin dışa vurumu olarak algılanmalıdır.