Ehl-i Sünnet’in Büyük Savaşı: Malazgirt - Ali DEMİRTOPUZ
Malazgirt
Savaşı, Anadolu kapılarını İslâm’a açan savaş olarak bilinir. Daha önce de
Müslüman Türkler Anadolu içlerine akınlarda bulunmuşlardır ama Malazgirt zaferi
gerçekten de kapıları ardına kadar açmıştır. Ne var ki gerçekte bu “kapıların
açılması” meselesinin savaşın sebep ve amaçlarıyla doğrudan bir ilgisi yoktur.
Bu savaş, Büyük Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak, İslâm’ı kılıçsız bırakmak
isteyen çok kuvvetli bir Hıristiyan saldırısının, Sünnîlerin elindeki yegâne
ciddi kuvvet tarafından durdurulduğu bir ölüm kalım mücadelesidir.
Altını ısrarla çizmek gerekir ki Malazgirt Savaşı, İslâm
tarihinin en önemli savaşlarından birisidir. Öyle ki yenilgi halinde özellikle Ehl-i
Sünnet müslümanlar açısından bir çöküş döneminin başlayabileceğini iddia etmek
abartı sayılmaz. Meselenin bu boyutu düşünüldüğünde, Abbasi Halifesi tarafından
savaşın yapıldığı Cuma günü minberlerde okunmak üzere dört bir yana gönderilen
hutbenin ve yine Sultan Alparslan’ın savaş öncesinde askerlerine yaptığı
konuşmanın anlamı daha da belirginleşecektir.
Ehl-i Sünnet’in kılıcı
Büyük Selçuklu Devleti’nin kuvvetli bir şekilde tarih
sahnesine çıkması Sünnî İslâm Dünyası açısından tam bir dönüm noktası olmuştur.
Bu dönemde Ehl-i Sünnet büyük bir Şiî baskısı altındaydı.
Selçuklular bağımsız bir devlet haline gelip İran
coğrafyasına hakim olmaya çalıştıkları sıralarda, Mısır’daki Şiî Fatımî Devleti
ile işbirliği içerisindeki Şiî Büveyhîler, Sünnî müslümanların hilafet merkezi
Bağdat’ı egemenlikleri altına almış ve Halife Kâim Bi-emrillah’ı gözetim
altında bulundurmaktaydılar. Kâim Bi-emrillah son bir ümitle gizlice Tuğrul
Bey’den yardım istemiş ve Tuğrul Bey de bu talebe karşılık vererek 1055 yılı
Aralık ayında Bağdat’a girmişti. Halife’yi özgürlüğüne kavuşturan Tuğrul Bey,
sonraki iki yıl boyunca Şiîlere karşı takibata devam etmiş ve Abbasi Halifesi
tarafından “Doğunun ve Batının Meliki” ilan edilerek “Rükneddin” lakabıyla
vasıflandırılmıştı.
Artık Tuğrul Bey, daha geniş anlamıyla Selçuklular,
Abbasi Hilafeti’nin dünyevî otoritesinin temsilcisi ve Sünnî İslâm’ın kılıcı
konumundaydı. Sonraki yıllarda da Şiî tehdidine karşı mücadele devam etti ve
1064 yılında Selçuklu Sultanı olan Alparslan’ın faaliyetlerinin de önemli bir
kısmını oluşturdu. En önemli gayelerinden birisi de Fatımî Devleti’ni tamamen
ortadan kaldırmaktı.
Bu maksatla Mısır’a doğru başlattığı sefer kapsamında
Şam üzerine yürürken, kendisine çok kritik bir haber ulaştı. Bu haber
Alparslan’ın seferden vazgeçip süratle geri dönmesini gerektiriyordu. Bizans
İmparatoru Romanos Diogenes son derece büyük bir orduyla müslüman topraklarına
doğru yaklaşmaktaydı. Çeşitli rivayetler bu ordunun 200 ilâ 600 bin askerden
oluştuğunu ortaya koymaktadır.
Romanos Diogenes eski bir ordu kumandanıydı ve Anadolu
içlerine yönelik Türk akınlarından bıkan Bizans ileri gelenleri, onu hem bu
akınları durdurması hem de Balkanları kontrol altına alması için İmparatorluk
mevkiine getirmişlerdi. Hedefi Selçuklu Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmaktı
ve bunun muhtemel sonuçlarından birisi de Sünnî müslümanların bir Hıristiyan ve
Şiî egemenliği dönemine girecek olmalarıydı.
Yüzbinlerce Bizans askerine
karşı
Sultan Alparslan’ın yaklaşan tehlikeyi haber aldıktan
sonra Şam yolundan süratle geri dönmesi hadisesi tek başına bir destan
mahiyetindedir. Ordu neredeyse uçarcasına mesafeleri kat etmeye çalışıyordu ve
bu zorlu yarışa dayanamayan pek çok asker ana gövdeden kopuyordu. Fırat nehri geçilirken
atların çoğu boğuldu ve özellikle Irak askerleri dağıldı. Alparslan neredeyse
ordusuz bir kumandan olarak kalmıştı. Musul’a vardığında Bizans ordusunun
önünden kaçan müslümanlardan Malazgirt’in düşman tarafından işgal edildiği
haberini aldı. Bizans ordusunun önüne mevcut kuvvetlerle çıkmak mümkün değildi
ve Sultan gerekli hazırlıkları yapmak için Azerbaycan’a geçerken haremini ve
hazinelerini Vezir Nizamü’l-Mülk’ün idaresinde Tebriz’e gönderdi. Nizamü’l-Mülk
Tebriz’e vardığında acele olarak takviye kuvvet gönderecekti. Ne var ki zaman
darlığı tüm bu tedbirlerin bir araya getirilmesine maniydi.
Sultan Alparslan, emrindeki 14 bin askerle Ahlat’a doğru
yola çıktı. Yolda katılan Türk akıncılar, Diyarbakır emiri ve Kürt gönüllülerle
ordu mevcudu yaklaşık 40 ilâ 50 bine ulaştı.
Diğer taraftan İmparator Romanos Diogenes’in ordusu
kalabalık olmakla beraber önemli bir kısmı ücretle tutulmuş çok çeşitli
unsurlardan meydana gelen toplama bir görüntü arz ediyordu. Grek, Ermeni,
Makedon, Frenk, Germen, Bulgar, Peçenek, Uz vs. askerler bunlardan bazılarıydı.
Bizans, Alparslan’ın hareketleri konusunda da iyi bir istihbarata sahip değildi
ve bu yüzden ordusunu bölerek çeşitli birliklerle müslüman egemenliğindeki
şehir ve kasabaları işgal ettiriyordu. Nihayet Sultan Alparslan’ın öncüleriyle
Bizans birlikleri arasında çarpışmalar meydana gelmeye başladı ve neticede
Alparslan’ın ordusu Malazgirt civarındaki Bizans ordusu karşısında yerini aldı.
İslâm ordusunun avantajı, Bizans ordusunun bölünmüş olmasıydı. Bununla beraber
yine de mevcutları 100 bin civarındaydı.
Bu gelişmelerin yanında Abbasi Halifesi de sonuçları çok
vahim olabilecek bu savaşı durdurmak için çaba harcamaktaydı. Alparslan’ın
bilgisi dahilinde bir heyet sulh teklifinde bulunmak üzere İmparator’un
karargâhına gönderildi. Ne var ki Romanes Diogenes bunu muhtemelen bir korku
göstergesi olarak algıladı ve heyete alaycı bir tavırla yaklaştı. İmparator
elçiye kışı geçirmek için her ikisi de Selçuklu egemenliği altında bulunan
Isfahan’ın mı yoksa Hamedan’ın mı uygun olduğunu sordu. Elçi “Isfahan” cevabını
verince İmparator kendilerinin Isfahan’da, atlarının da Hamedan’da
kışlayacağını söyledi. Bu yaklaşıma karşı elçi aynı tarzda cevap verdi:
– Atların Hamedan’da kışlayacakları doğrudur. Sana
gelince, akıbetin ne olur, onu bilmiyorum.
Bazı rivayetlere göre Romanos Diogenes İslâm
coğrafyasını kumandanları arasında paylaştırmıştı bile. Böylece artık herkes
savaşa odaklandı.
Müslümanlar bir ölüm kalım savaşının arifesinde
olduklarının farkındaydı ve bu müşkülün atlatılması Allah’ın Sultan
Alparslan’ın ordusuna vereceği zafere bağlıydı. Yapılan istişareler sonucu
savaşın Cuma günü namazı müteakip düşmana saldırı suretiyle yapılması kararına
varıldı. Böylece Halife’nin hazırladığı dua metninin tüm camilerde okunduğu ve müslümanların
da İslâm ordusunun zaferi için âmin dedikleri bir sırada taarruza geçilmiş
olacaktı. Bu hutbe bütün camilerde okundu müminler birlikte el kaldırdılar, hep
bir ağızdan dua ettiler.
‘Ya zafer ya şehitlik’
Aynı anda savaş meydanında Cuma namazı sırasında Sultan
Alparslan da ordusuna şöyle seslenmekteydi:
– “Biz ne kadar az olursak olalım, onlar ne kadar çok
olursa olsunlar, bütün müslümanların bizim için dua ettikleri şu saatte düşman
üzerine atılmak istiyorum. Ya muzaffer olurum ya da şehit olarak Cennet’e
giderim. Sizlerden beni takip etmeyi tercih edenler takip etsin. Ayrılmayı
tercih edenler gitsinler. Burada emreden sultan ve emredilen asker yoktur. Zira
bugün ben de sizlerden biriyim, sizlerle birlikte savaşan bir gaziyim. Beni
takip edenler ve nefislerini Yüce Allah’a adayanlardan şehit olanlar cennete,
sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahirette ateş, dünyada
da alçaklık beklemektedir.”
Bu hitabın ardından savaş meydanını terk etmenin
neredeyse imkansız olduğunu söylemeye gerek yok. Cuma namazının ardından
Alparslan yukarıdaki nutkunun etkisini hareketleriyle de pekiştirdi. Ayağa
kalkarak ok ve yayını fırlatıp attı. Bir Türk geleneği olarak atının kuyruğunu
bağladıktan sonra eline kılıç ve gürzünü aldı. Üzerinde beyaz bir elbise olan
Sultan “Öldürülürsem kefenim budur!” dedi ve tekbir getirerek ileri atıldı.
O gün Malazgirit ovası tarihin gördüğü büyük meydan
savaşlarından birine sahne oldu. Nihayetinde kesin zafer müslümanlarındı.
Zafer başta hilafet merkezi Bağdat olmak üzere tüm İslâm
dünyasında şenliklerle kutlandı. Müslümanlar Allah’ın kendilerini içerisine
düşmekte oldukları karanlığın kıyısından Sultan Alparslan ve ordusunun
kılıçları vasıtasıyla kurtardığının farkındaydılar. Bu hem bir kurtuluş hem de
yeniden doğuştu. Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat yolu yeryüzünde Selçuklu kılıcının
açtığı ufukta yeni iklimler fethetmek için hazırlanıyordu. Sonraki asırlarda
Osmanlı, Selçuklu’dan aldığı emaneti Avrupa’nın içlerine kadar taşıyacaktı.
Malazgirt’ten sonra Bizans İmparatorluğu artık
Anadolu’da eski hakimiyetini asla canlandıramayacak, yoğun bir göç dalgası
Anadolu’yu İslâm coğrafyasının en muhkem kalelerinden birisi haline
getirecekti. Sonraki zamanlarda Haçlı seferlerinin ve 20. yüzyılın ilk
çeyreğindeki istila girişimlerinin başarısızlığı, Anadolu’nun artık
dönüştürülemez bir şekilde İslâmlaşmış olduğu gerçeğini tescil edecekti.
Anadolu’nun kaderinin en öz ifadesi, savaş sırasında
esir düşen ve Sultan Alparslan tarafından ülkesine iade edilen İmparator Romanos
Diogenes’e refakat eden müfrezenin en önünde ilerleyen askerin elindeki
sancakta dalgalanıyordu: “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün rasulullah...”
Halife’nin
Okunması Emrettiği Hutbe
Malazgirt Savaşı’nın yapıldığı 26 Ağustos 1071 Cuma gününde Abbasi Halifesi’nin
okunmasını emrettiği duanın bazı kısımları şöyledir:
“Allahım, İslâm sancağını yükselt ve ona yardım et! Başını ezmek ve kökünü
kazımak suretiyle müşrikliği hezimete uğrat. Senin yolunda canlarını feda eden,
sana tabi olma hususunda kanlarını akıtan senin yolunun mücahitlerini
kuvvetlendir. Yurtları güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından mahrum etme.
Müminlerin Emiri’nin delili olan Sultan Alparslan’ı senden dilediği yardımdan
mahrum bırakma.”
“Onun kâfirler karşısındaki bu günü yarınına da yetsin. Ordularını meleklerinle
destekle. Niyet ve azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır. Çünkü o senin rızan
için rahatını terk etti. Malı ve canıyla senin emirlerine uymak için senin
yoluna düştü”.
“Ey müslümanlar, doğru bir niyet, dürüst bir azim ve Allah’tan korkan temiz
kalplerle ve ihlâs bahçesinden kısmet alan bir inançla Alparslan için Allah’a
yalvarıp yakarınız. Çünkü eksiklerden münezzeh olan yüce Allah kitabında şöyle
buyuruyor: “De ki: Dualarınız olmasa Rabbim size ne diye kıymet versin?”
“Allahım, onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve müşrikliğe onun önünde boyun
eğdir.”