Medeniyet Derken - Halil AKGÜN
Medeniyet,
günümüzün en çok kullanılan kavramlarından biri. Siyasetten kültüre, eğitimden
sanata kadar hemen her alanda medeniyet kelimesi karşımıza çıkıyor. Fakat bu
kelimenin anlamı konusunda bir netlik var mı? Medeniyetin ne olduğunu gerçekten
biliyor muyuz?
Modern manada medeniyet kelimesi ilk defa 18’inci
yüzyılda Fransa’da kullanılmaya başlandı ve oradan diğer Avrupa dillerine
geçti. O günden beri medeniyet; ilerleme, kalkınma, askerî, ekonomik ve
teknolojik üstünlük gibi anlamları ifade ediyor. Bugün de medeniyet
dediğimizde, daha çok ileri sanayi toplumlarının maddi yönlerine atıfta
bulunuyoruz. Bunu da genellikle olumlu bir manada kullanıyoruz.
Fakat bu kelimenin tarihi sanıldığı kadar masum ve temiz
değil. 18’inci yüzyılda medeniyet kavramı, Avrupa sömürgeciliğinin anahtar
mefhumlarından biriydi. Dünyayı hallaç pamuğu gibi atan ve her önüne gelen
ülkeyi sömürgeleştirmeye çalışan yeni Avrupa devletleri, medeniyet kelimesini
hem kendi üstünlüklerini ortaya koymak, hem de sömürgeciliği meşrulaştırmak
için kullandılar.
Avrupalı aydın ve siyasetçilerin lügatinde tek bir
medeniyet vardı ve o da Avrupa medeniyetiydi. Çoğul olarak “medeniyetler”
kelimesinin kullanılması yakın zamanlarda başladı. Fakat Batı’nın mutlak
üstünlüğüne inananların nezdinde hâlâ tek bir medeniyet var, o da Batı
medeniyeti...
Medeniyet ve sömürgecilik
Avrupa sömürgeciliği kendini meşrulaştırmak için
medeniyet kelimesinin yanında bir de “medenileştirme misyonu” kavramını
kullandı. Bu bakış açısına göre Avrupalı olmayan toplumlar geri kalmış, tutucu,
yobaz, dogmatik, irrasyonel, baskıcı bir dünya görüşüne ve kültüre sahiptiler.
Bu toplumları “karanlıklardan aydınlığa” çıkartmak için dışarıdan bir müdahale
gerekiyordu. Avrupa emperyalizmi, işte müdahaleyi yapacak ve bu zavallı geri
toplumları medeni uluslar ligine taşıyacaktı.
Medeniyet, Avrupa’nın sahip olduğu maddi üstünlük
üzerinden tanımlandığı için, Batılı olmayan toplumların medenileşmek için Avrupayı
taklit etmekten başka şansı yoktu. Bu yüzden Avrupa emperyalizmi, aynı zamanda
güçlü bir kültür ve eğitim boyutuna sahip olageldi. Fiilen işgal edilemeyen ve
boyunduruk altına alınamayan toplumlar, kültür emperyalizmi yoluyla
“medenileştirilecek” ve böylece Avrupanın istediği kimliğe kavuşacaktı.
Üzücü olan, bu bakış açısı kısa zamanda bizzat Avrupa
emperyalizmine muhatap olmuş sömürge aydınları tarafından da kabul edilir oldu.
Bazı Osmanlı aydınları “tek bir medeniyet vardır, o da Avrupa medeniyetidir”
diyor ve Osmanlı’nın modern dünyada varolabilmesi için radikal bir şekilde
Avrupalılaşması gerektiğini savunuyordu. Medenileşmek adına Avrupa’nın giyim
kuşamına, müziğine, salon kurallarına, balolarına müptela olanlar, kültür
emperyalizminin gönüllü taşıyıcıları olduklarının farkındalar mıydı acaba?
İslâm ülkelerindeki tepeden inmeci modernleşme
projelerinin arkasında bu çarpık zihniyet yatıyor. Bugün bile bazıları
medeniyet kelimesinden Batı’nın ürettiği bilim ve teknolojiyi anlıyor. Küresel
kapitalizmi sorgusuz sualsiz kabul ediyor. İleri sanayi ülkelerinde iflas etmiş
politikaları, muasır medeniyet seviyesine ulaşmak adına İslâm ülkelerine
taşımaya çalışıyor.
Medeniyetler ve çatışma
1990’lı yıllarda bu tartışma, Huntington’ın
“medeniyetler çatışması” teziyle farklı bir boyut kazandı. Huntington, farklı
medeniyetlerin olduğunu kabul ediyordu, zira medeniyet kelimesini çoğul olarak
kullanmıştı. Fakat Huntington’ın zihninde bir “medeniyetler hiyerarşisi” vardı.
Yani bazı medeniyetler diğerlerinden daha üstündü. Bazıları ileri, bazıları
geriydi.
Bu teze göre kültürler ve medeniyetler arasındaki
farklar, kaçınılmaz olarak çatışmaya yol açar. Örneğin İslâm ve Batı
medeniyetleri arasında temel değerler konusunda köklü farklar vardır ve bunları
telif etmek mümkün değildir. Dahası, güçlü medeniyetler diğer medeniyetleri
tahakküm altına almak istediğinden, yayılma ve çatışma kaçınılmazdır.
Huntington’ın bu teziyle soğuk savaşın sona ermesi
arasında doğrudan bir ilişki var. Soğuk savaş döneminde Amerika, komünist
Rusya’ya karşı bir kalkan görevi görüyor ve böylece muazzam derecedeki büyük
askerî ve ekonomik gücünü meşrulaştırıyordu. Rusyaya karşı Amerika’nın
korumasına muhtaç olduğunu düşünen ülkeler, Amerikanın bu hegemonik gücüne ses
çıkartmadıkları gibi, ona destek de oluyorlardı. İki kutuplu dünyada işlevsel
bir denge kurulmuştu.
Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle bu denge bozuldu.
Amerika, sahip olduğu muazzam gücü dünya halkları nezdinde meşrulaştırmak için
yeni bir tehdite, yeni düşmana muhtaçtı. İslâm bu yeni düşman olarak takdim
edildi. Medeniyetler çatışması tezi, İslâm ile Batı arasında yeni bir mücadele
projesi haline getirildi. Böylece bir tarafta Amerika’nın aşırı gücü, öbür
tarafta Batılı ülkelerin İslâm dünyasına yaptığı ve yapmayı planladığı
müdahaleler meşrulaştırılmak istendi.
Bugün bu tablo artık değişiyor. İnsanlar medeniyet
kavramının bu anlamlarını sorguluyorlar. Dünyada tek bir medeniyetin
olmadığını, hele bunun Avrupa ya da Batı medeniyeti olmadığını açıkça görüyor
ve ifade ediyorlar. Medeniyetin teknoloji, kapitalizm, kitle imha silahları
olmadığı artık aklı başında herkes tarafından kabul ediliyor. Medeniyetin daha
derin ve ulvî anlamları keşfediliyor. Böylece Batı’nın tek ve üstün medeniyet
olduğu fikri giderek anlamını ve gücünü yitiriyor.
Bizim medeniyetimiz
Peki nedir medeniyet? Bizim medeniyet tasavvurumuz ne
diyor?
Medeniyet kelimesi, Arapça’da “medine”den yani şehirli
olmaktan geliyor. “Medine” ise, Hz. Peygamber Efendimizin şehridir. Kalabalık
kitlelerin yaşadığı herhangi bir yer değildir. “Medine”, ahlâkî ve manevi
değerlerin insanların yaşamlarına yön verdiği, istikamet kazandırdığı yerdir.
Erdemli hayatın mümkün olduğu yerdir medeniyet. Bu manada medeniyet, sadece
maddi tezahürleriyle ölçülemez. Yüksek binalar, geniş yollar, teknolojik
icatlar tek başına medeniyetin ölçüsü olamaz.
Bir insanı, toplumu ve kültürü medeni kılan, onun yüksek
ahlâkî ve manevi değerlerle olan bağıdır. Bu bağ ne kadar kuvvetliyse,
medeniyet bilinci de o kadar sağlamdır. Yüz katlı gökdelenlerin gölgesinde
işlenen cinayetler medeniyet değildir. Kerpiçten yapılmış bir evin gölgesinde
susamış bir köpeğe verilen bir tas su ise medeniyettir. Yani medeniyeti sadece
maddi imkanlarla ölçmek mümkün değildir.
Medeniyet ve ahlâk
Medeniyetin asıl ölçütü, ahlâkî ve manevi değerlerin yön
verdiği şehir ve topluluk hayatıdır. Bu değerlere sahip olmayan bir toplum,
ekonomik ve teknolojik manada ne kadar ileri olursa olsun, medeniyetten
nasibini alamamış demektir. Bu açıdan bakıldığında dünyanın en medeni insanları
büyük sanayileşmiş şehirlerde yaşayabileceği gibi, küçük köy ve kasabalarda da
bulunabilir.
Kendini diğer varlıklara ahlâk bağıyla bağlayan
toplumlar iç huzura ve güvene sahip olabilirler. Hak, adalet, eşitlik,
cömertlik, kardeşlik, nefsini tezkiye etme, merhamet ve affetme gibi erdemlere
sahip olmadan insanî, dolayısıyla da medeni bir dünya kurmak mümkün değildir.
İnsanın heva ve hevesine, aç gözlülüğüne, aceleciliğine, kıskançlığına,
hırsına, bencilliğine terk edilmiş bir dünya, düzen değil ancak kaos ve anarşi
üretir. Böyle bir dünyada insan ne mutlu olabilir ne de güvende.
İslâm medeniyeti dediğimizde biz temel ve evrensel
ahlâkî ve manevi değerleri anlıyoruz. Müslüman bilim adamlarının tarihte
ürettiği büyük bilim, teknoloji, düşünce ve sanat eserleri, bu değerlerin ve
varlık tasavvurunun bir tezahürüdür. Aksi halde ne Semerkand’ın rasathaneleri,
ne Sinan’ın selâtin camileri, ne İbn’ul-Heysem’in optik sistemleri, ne de
Bağdat’ın hastaneleri tek başına İslâm medeniyetinin kurucu unsurları değildir.
Bunlar Müslümanlığın ortaya koyduğu dünya görüşünün ve ahlâk sisteminin maddi
alemdeki tezahürleridir.
İslâm dünyası bu varlık anlayışını yitirdiği için bugün
kendi medeniyetini üretemiyor. Kendi şehirlerini kuramıyor. Kendi köprülerini
yapamıyor. Kendine ait varlık tasavvuru ve ben-idraki perdelendiği için,
başkalarını taklit ederek medenileşmeye çalışıyor. Medeniyet diye takdim edilen
sahte ve yapmacık sistemleri, tutum ve davranışları özümseyerek kendini
bulacağını zannediyor.
Bunun beyhude bir çaba olduğunu defalarca gördük. İnsan
başkasını taklit ederek kendini bulabilir mi? Başkasına öykünerek kendi
olabilir mi?
İslâm dünyası kendi medeniyetini yeniden üretmek için
temel zihin kalıplarını değiştirmek zorunda. Medeniyetin ne olduğu, ne olmadığı
konusunda zihnî bir berraklığa kavuşmak durumunda. İmanın ve ahlâkın teneffüs
edildiği bir dünya kurabilmek için, klasik medeniyetimizi inşa eden değerleri
yeniden keşfetmek ve hayatımıza dahil etmek zorundayız.
İslâm dünyası bu potansiyele sahiptir. Zira onu var eden
temel değerler hayatiyetini hiçbir zaman yitirmemiştir. Emin olun, bundan sonra
da yitirmeyecektir. Yeter ki biz neyi nerede aramamız gerektiğini bilelim.