Zekâ Ahmaklığa Engel Olur mu? - Ali YURTGEZEN
İlerilik-gerilik
kavramlarını kendi ölçülerimizle tarif edemediğimiz gibi, zekâ eseri buluşların
ne kadar “akıllıca” olduğunu da sorgulamıyoruz. Cep telefonlarının,
bilgisayarların en zor, en karmaşık fonksiyonlarını kullanabilen çocuklarımızın
ahlâkı, edebi, safveti ile değil, zekâsıyla övünür olduk.
Meşhur seyyahımız Evliya Çelebi 1600’lü yılların
ortalarında Viyana’yı gezerken, şehrin çarşılarından birinde, dükkânların önüne
zincirlerle bağlanarak oturtulmuş müslüman esirlere rastlar. Monoton bir
biçimde başlarını sağa sola sallayıp büyük havanlarda baharat döven bu
esirlerin, aslında Osmanlı kıyafeti giydirilmiş cansız mankenler olduğunu, bir
zemberek sistemiyle hareket ettirildiğini anlayınca güler ve şöyle der kendi
kendine: “Şu kâfir milletinde hiç akıl yok. Nelerle uğraşıyorlar!”
Avusturyalıların Osmanlı düşmanlığını böyle ifade etmesi de, Evliya Çelebi’nin
alınganlığa mani sekineti de hayli ilginç. Ama galiba daha ilginç olanı,
Çelebi’nin modern anlayışa uymayan değerlendirme tarzı. Nitekim “çağdaş”
aydınlarımızdan biri, “geri kalmışlığımızın temel nedenini açıkça gösteren bir
tablo” nitelemesiyle bu hadiseye mal bulmuş Mağribî gibi sarılmış. Ona göre Avusturyalılar
daha o çağda bir nevi robot yapmış. Zekâ ürünü bir icatmış bu. Biz böyle
icatları “akılsızca” bulup küçümsediğimiz için geri kalmışız, vs...
Zekâ ile övünmek
Teknolojik gelişmelerdeki hız ve çeşitlilik bugün
çoğumuzu bu çağdaş aydın gibi düşündürüyor. Geri kalmışlıktan kurtulmak, ileri
toplumların seviyesine ulaşmak adına teknolojiyi ve zekâyı neredeyse kutsayan
bir tavır içindeyiz. Dünya hayatımızı kolaylaştırdığını, daha konforlu hale
getirdiğini düşündüğümüz buluş ve imkânlara rağbetin, bizi dünyaya gereğinden
fazla bağladığının, sefahate düşürdüğünün, asıl vazifemizi unutturan bir
koşuşturmaya mahkum ettiğinin ise farkında değiliz.
İlerilik-gerilik kavramlarını kendi ölçülerimizle tarif
edemediğimiz gibi, zekâ eseri buluşların ne kadar akıllıca olduğunu da
sorgulamıyoruz. Cep telefonlarının, bilgisayarların en zor, en karmaşık
fonksiyonlarını kullanabilen çocuklarımızın ahlâkı, edebi, safveti ile değil,
zekâsıyla övünür olduk.
Halbuki zekâ, ister ilişkileri anlama, problem çözme ve
yeni şartlara uyabilme kabiliyeti, ister icat veya keşif gücü, ister kavrayış
hızı şeklinde tarif edilsin, neticede Allah vergisidir. Elbette
geliştirilebilir ama bununla kastedilen zaten var olan bir potansiyelin açığa
çıkarılması yahut daha verimli kullanılmasıdır.
Dolayısıyla varlığı hususunda hiçbir dahlimiz olmayan
bir kabiliyetle övünmenin manasızlığı bir tarafa, bunun bütün beşerî vasıflar
gibi benliği bileyerek Allah’a teslimiyeti zorlaştıran bir tehlikeyi bünyesinde
barındırdığı da unutulmamalıdır.
Zekânın bu tehlikesine işaret sadedinde Abdülhakim Arvasî
k.s. hazretlerinin, kendisini ilk ziyaretinde kıldan ince kılıçtan keskin
suallerine cevap bulmanın itminanıyla dönüp giden Necip Fazıl’ın arkasından,
“Keşke bu kadar zeki olmasaydı” dediği rivayet edilir.
Aklı başa almayınca
İrfanımızın zekâ karşısındaki bu ihtiyatı, zekâya kıymet
vermediğimiz, yahut ahmaklığa razı olduğumuz manasına gelmiyor. Kaldı ki zeki
olmak ahmak olmaya mani de değildir. Ahmaklık, zekâ yetersizliğinden ziyade akledememenin
eseridir çünkü.
Akletmek, zekâ da dahil, bütün idrak mekanizmalarımızı,
bütün imkanlarımızı, vahyin belirlediği esaslar çerçevesinde ölümü, ahireti,
hesabı gözeterek doğru kullanmaktır. Kısaca, nefsin hevâsına değil, Allah’ın
emirlerine tabi olmaktır.
Ceddimizin, yoldan çıkanlara, yanlışa yönelenlere,
“Aklını başına al!” ikazı, kalbin bir fonksiyonu olan aklın, baştaki zekâyı
murakabe altına alması tavsiyesidir. Aksi takdirde zekâ hevâya uyacak, bu
ittifaktan “sefâhet” peyda olacaktır.
Dilimizde “zevk ve eğlence düşkünlüğü ile har vurup
harman savurmak” manasına kullanılan sefahat veya sefihlik, fıkıhta, “aklı
olduğu halde dinin icaplarına aykırı davranmak, kendisine verilen imkân ve
kabiliyetleri heba etmek” demektir. İnsanın “ucb”a kapılmasını, yani kendisinin
başkalarından üstün olduğu zehabına yönelmesini kolaylaştıran zekâ, bu sebeple
en kolay israf edilen nimetlerdendir.
Kimseleri beğendirtmez, öğüt almayı engeller. “Hayr”ı
değil “buluş”u önceler. Kendi kuyusunu yine kendisi kazan insanı, bu işi
yaparken kullandığı zekice buluş ve metotlarla mağrur ederek sonunu düşünmekten
alıkoyar. Kazandırdığı cerbeze, maharet ve kurnazlıkla başkalarını aldatmayı
“hak” gibi gösterip ilahî ölçüleri kaybettirebilir. Böylece heba edilmiş bir
zekânın üstünlük seviyesini belirleyen ölçüler, olsa olsa ahmaklığın ulaştığı
boyutları verir bize.
Sefahat ahmaklıktır
Başıboş kalan üstün zekânın beşerî talepleri karşılamak
üzere kurguladığı modern hayat, insanı “teseffuh”a, yani sefihleşmeye
sürükleyen bir hayattır. Teseffuh, aynı zamanda “aldatmak” manasına gelir.
Aldatmak ise en ağır, en ahmakça aldanıştır esasında. Bu sebeple teseffuhtaki
“aldatma” manasını “aldanma” şeklinde anlamakta beis yoktur. Nitekim sefih,
öncelikle başkalarını aldattığı için aldanmıştır. İkincisi ucb’a, “kendini aldatma”ya
düçardır ve bu sürekli bir aldanış halidir. En kötüsü de bir oyun ve eğlenceden
ibaret dünya hayatına aldanmıştır sefahat içinde olan.
Bugün müslüman toplumlar dahi ilerleme, kalkınma, refaha
ulaşma adına sefahati savunduklarının farkında değil. Faydası ve gerekliliği
sorgulanmayan teknolojik cihazların icadı karşısındaki marazî hayranlık, bir
yandan zekâya teveccühü, diğer yandan tüketimi artırıyor. Zekânın bu kadar
yüceltilip “ucb” halinin, “en iyisini ben bilirim” tavrının keskinleştirilmesi,
akletmeye mani oluyor.
İfrata işaretle kimseyi tefrite davet etmiyoruz.
Sefahatten kaçınalım demek, teknolojiyi reddedelim, zekâyı küçümseyelim, çağın
icaplarını yok sayıp dünyadan el etek çekelim manasına gelmiyor. Sefahatten
kaçınmak; ölüm yokmuş, ecel yakamızı almayacakmış gibi davranmaktan
kaçınmaktır. Hayatı kolaylaştıralım derken daha karmaşık hale getirip kendimize
zulmetmekten, kulluğumuzu ihmalden vazgeçmektir. Dehâmızla övünüp zekânın
çağırdığı tehlikeli yamaçlara yönelmek yerine, Necip Fazıl’ın yaptığı gibi, bir
kâmile teslim olmaktır.
Sefahatin hiçbir çeşidinin milletleri aziz eylediği,
zilletten kurtardığı görülmemiştir. Geri kalmışlıkla bir zillet halini
kastediyorsak eğer, biz bu hale teknoloji üretemeyişimiz yahut zekâmızın azlığı
sebebiyle değil, sâfiyetimizi, akletme melekemizi yitirdiğimiz için düçar
olduk.
Zekâya değil safvete (maddi-manevi temizlik), akl-ı
selime ihtiyacımız var.
Akıllı insan kimdir?
Marifet zekâda değil akletmededir. Akletmek kalp ile
olur. Kalbin akledebilmesi, marifete erebilmesi için de tezkiyesi ve tasfiyesi
şarttır. Şu halde akletmek, yani mutlak hakikati idrak ve bu idrakin gereğince
amel, üstün zekâyı değil “saf”lığı gerektirmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Ra’d
suresinin 19. ayetinde “yegâne hakikatin Allah katından indirilenler olduğunu”
idrâk edenlere “ulü’l-elbâb” denir. Takip eden üç ayette ise ulü’l-elbâbın,
yani üstün akıl yahut akl-ı selim sahibi kimselerin davranış özellikleri şöyle
sıralanır:
“Bezm-i Elest’te verdikleri sözün arkasında dururlar.
Allah’ın emirlerine riayet ederler.
Allah’ın kudret ve azameti karşısında haşyet duyarlar.
Hesap gününde mahçup olmaktan korkarlar.
Sırf Allah rızası için sabrederler.
Namazı hakkıyla kılarlar.
Kendilerine verilen rızıktan gizli ve açık infak
ederler.
Kötülükleri iyilikle def ederler.”