Tencere - Serhat ALBAMYA
Ders Notu
Üniversite ikinci sınıftaydım. Dersimiz gereği, staj
yaptığımız okulun müdürünün vereceği seminere katılıp, önemli noktaları not
almam gerekiyordu. Ben, arkadaşım Onur ve diğer sınıf arkadaşım Ulvi, gün için
önceden hazırlanıp soru ve öneriler hazırlamıştık. Bu sunum olayını da
halledersek aylardır süren staj macerası güzel bir final ile taçlanacaktı.
Hepimiz sabah erkenden okulda buluştuk. Sunum saati
gelene kadar çocuklarla muhabbet edip vakit geçirdik. Sunum vakti gelince de
okulun konferans salonundaki yerlerimizi aldık. Müdür bey, biz öğretmen
adaylarına mesleğin güzel yönlerini, getirilerini anlatmaya başladı:
“Çocukları sevmelisiniz! Eğer bir çocuğun burnu akıyorsa
ve mendili yoksa kendi mendilinizle çocuğun burnunu silecek kadar alçakgönüllü
olmalısınız. Eğer bir çocuk sıkılıyorsa ona kendini ifade edebilmesi için imkan
sağlamalısınız. Günümüz çocukları zaten apartmanlarda büyüyor, birçoğu sokağa
hasret... Onları sıkmamalısınız, özgür bırakmalısınız. Mesela benim evimdeki
kedi bile sokağı özlediğini hissettiriyor. Hayvancağız apartman içinde öyle
sıkılmış ki gidip saksıyı tırmalıyor, toprağa olan hasretini saksının toprağını
eşeleyerek gideriyor.”
Müdür bey bunları anlattıkça bizim öğretmenlik mesleğine
olan ilgimiz ve isteğimiz kamçılanıyordu. O an bizi bıraksalar Türkiye’nin bir
ucuna gider, tenefüs hakkımızı bile kullanmadan ders işlerdik. Neyse ki
bırakmadılar. Müdür bey anlatmaya devam etti:
“Okulda bir uygulamamız vardır, doğum günü olan çocuklar
geceden aranır ve ertesi gün odama gelip benden hediyelerini alırlar. Bir çocuk
vardı mesela, ona verdiğim ufacık bir kalemi senelerdir unutmamış. Doğum gününü
de benden başka kimse kutlamamış. Hâlâ arar teşekkür eder, halimi hatırımı
sorar. Bunlar çok güzel şeyler arkadaşlar.”
Müdür bey konuşmasını bitirdiğinde hepimizin gözleri
dolmuştu. Ortamın tozlu olduğundan dem vurup gözyaşlarımız için bahaneler
uyduruyorduk. Hepimizin gözüne toz kaçmıştı, duygulanmıştık ama kafamı sola
çevirdiğimde Onur’u fark ettim. O bizim tam tersimize ağlamıyor, sunumun önemli
noktalarını not ediyordu. Onur bir an gözüme çalışkan bir öğrenci gibi göründü.
En akıllımız o çıkmıştı. Biz, “Ne yapalım, bu sunumu nasıl anlatalım?” diye
düşünürken o notlarına bakacak ve her şeyi tek tek anlatacaktı.
İçimden onu takdir etmek geldi fakat zilin çalmasıyla bu
işi erteledim. Okuldan çıkıp Onur’un evine doğru yol aldık. Sıcağı sıcağına
sunumu yazıp son ödevimizi bitirmek istiyorduk. Bir yandan çayı ocağa koyduk,
bir yandan da defteri kitabı açtık. Onur’un aldığı notlar yardımıyla bu iş
kolay olacaktı. Ona not defterinin yerini sordum. Ceketinin cebinde olduğunu
söyledi, gidip aldım. Bir hevesle son sayfalarını açtım ve şu notları gördüm;
“Çocukların burnunu sil. Eve kedi alırsan saksıyı sakın
ihmal etme. Doğum günlerinde pastaya para harcama, küçük bir kalem de hediye
edebilirsin...”
Bir Gezginin Günlüğü - 10
Bağ evine gidene kadar aynı soruları defalarca sordu,
ben de aklımda kaldığı kadarıyla olanları anlattım. Fakat ben “market” dedikçe
neden hafifçe gülüyor, “merkad” diye mırıldanıyor, anlamadım.
Bağ evine vardığımızda güneş batmak üzereydi. Tarlada
çalışanlar ufak ufak toparlanıyor, bağdan dönenler soluğu çeşmelerin başında
alıyordu. Bir süre sonra güneş batar batmaz namaz kılındı ve sofra hazırlandı.
Artık burada bir misafir olduğumu kabullendiğimden her şeye şaşırmadığımı fark
ettim. Ben de diğerleriyle yer sofrasına oturdum, birlikte yemek yedim. Menüde
yine Tacettin arkadaşımızın karman çorman yemeği vardı. Bu yemeğin adı ne diye
sorduğumda “Biraz ondan biraz bundan, şifadır kurban..” diye bir şey söyledi.
Sedat sağolsun, buradaki arkadaşların şakalarını bile tercüme ediyor.
Yemekten sonra bağ evindekilerin çoğu yine bir namaz
için köye inerken Sedat, ben ve birkaç kişi burada kalıp bahçede oturduk. Bir
yandan Tacettin’in demlediği çayı yudumluyor, bir yandan yıldızları
seyrediyorduk. Burada yıldızlar daha önce hiç görmediğim kadar parlak
gözüküyor. Yıldızları seyredip bu garip yolculuğumu düşünürken, birden Sedat’ın
sesi ile kendime geldim. Utana sıkıla yanıma oturmuş;
– Zahmet olmazsa Merkad’ın içini bana bir daha anlatır
mısın, diyordu.
Gün içinde on kez anlatmış olmama rağmen bir kez daha
aynı şeyleri anlattım. Yine aynı heyecanla dinledi. Benim anlattıklarım bitince
bir sessizlik oldu. Sedat da yıldızların güzelliğine dalmış, sessiz sessiz
oturuyordu. Uzun zamandır merak edip soramadığım soruyu sordum ona. “Senin
hikâyen nedir?” dedim.
Merak ediyordum. Günlerdir yanımdan ayrılmıyor, ne sorsam
cevaplıyor, birisi bir şey sorduğunda hemen benim için tercüme ediyor. Acaba
Sedat’ın hiç mi işi yok, bana neden bu kadar yardım ediyor? Bu ülkenin
insanlarının çok misafirperver olduklarını biliyordum fakat Sedat’ın
samimiyeti, hatta bu köyde tanıdığım diğer insanların samimiyeti bambaşka.
Benim aklımdan bu sorular geçerken Sedat düşüncelere
daldı ve soluklanıp “Benim hikâyem biraz uzun, dinlersen başlayayım...” dedi.
Memnuniyetle dinleyeceğimi söyleyince de başladı anlatmaya...
(devam edecek)