Dünya Hali - Halil AKGÜN
Nükleer Zirve
Amerikan Başkanı Barak Hüseyin Obama’nın başkanlığında
Washington’da toplanan dünya nükleer zirvesi, tek bir konu üzerine yoğunlaştı:
Nükleer silahların yayılmasının önlenmesi. Prensipte bu hedefe karşı çıkan ülke
yok. “Nükleer Kulüp” olarak bilinen nükleer silah sahibi ülkeler de bu süreci
destekliyor. Fakat nükleer silahların yayılmasının nasıl önleneceği konusunda
derin görüş ayrılıkları var.
Nükleer silah sahibi olan toplam dokuz ülke var. ABD,
Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail.
Bunlar “Nükleer Kulüp” olarak adlandırılıyor. Bugün dünyada 23 bin civarında
nükleer başlıklı silahın olduğu tahmin ediliyor, fakat kesin sayıyı kimse
bilmiyor. Tahmini rakamlara göre nükleer silahların dağılımı şöyle: Rusya 12
bin, ABD 10 bin, Fransa 300, Çin 240, İngiltere 185, Pakistan 90, Hindistan 80,
İsrail 80 ve Kuzey Kore 10. Bu silahlar, dünyamızı yerle bir edecek güce sahip.
O yüzden nükleer silahların azaltılması için dünya çapında kampanyalar
yürütülüyor. Washington nükleer zirvesinden sonra Mayıs ayında NPT yani Nükleer
Silahların Önlenmesi anlaşmasının uygulanması üzerine bu sefer New York’ta
Birleşmiş Milletler çatısı altında büyük bir toplantı daha yapılacak. Burada
nükleer silah kapasitesine sahip ülkeler NPT anlaşmasını etkin bir şekilde
uygulamaya davet edilecek. Mısır’ın öncülüğündeki bazı Arap ülkeleri “nükleer
silahlardan arındırılmış bir Ortadoğu” çağrısında bulunacak. Bu çağrının odağında
iki ülke var: İsrail ve İran. Batılılar İran’ın nükleer programını engellemek
için yoğun bir çaba içindeler. Bunun için BM Güvenlik Konseyi’nden bir yaptırım
kararı çıkartılması için uğraşıyorlar.
Fakat Türkiye’nin de sık sık dile getirdiği bir husus
var: Ortadoğu nükleer silahlardan tamamen arındırılacaksa, bu işe İsrail’den
başlamak gerekiyor. İsrail nükleer silah sahibi olduğunu şu ana kadar hiçbir
zaman inkâr etmedi. İstihbarat kaynakları İsrail’in nükleer silah sahibi
olduğunu teyid ediyor. Yani İran’ın nükleer silah sahibi olma ihtimaline karşı,
İsrail’in bu silahlara zaten sahip olduğu gerçeği ortada duruyor. O zaman
Batılılar neden bu konuda bir laf etmiyor?
Türkiye ve diğer ülkeler ortada bir çifte standardın
olduğuna dikkat çekiyorlar. Karşılığında Türkiye, İran yanlısı olmakla
suçlanıyor. Oysa Türkiye İran dahil bölgede hiçbir ülkenin nükleer silah sahibi
olmasını istemediğini açıkça ifade ediyor. Yani mesele İran yanlısı ya da
karşıtı olmak değil, bölgemizin nükleer silahlardan arındırılması meselesi.
Nükleer silah sahibi Batılı ülkeler, nükleer silahların
azaltılması için çağrıda bulunuyor. Hatta kendi silahlarında indirime de
gidiyorlar. Fakat sonuçta bu teknolojiye sadece kendilerinin sahip olmasını
istiyorlar. Kavga da burada başlıyor.
Kıbrıs’ta Yeni Dönem
Kıbrıs Cumhurbaşkanlığı seçimlerini Derviş Eroğlu
kazandı. 1938 doğumlu Eroğlu, Kıbrıs’ın emektar siyasetçilerinden. Asıl
mesleği, hekimlik. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun. 1972-1976
yılları arasında Gazi Mağusa Devlet Hastanesi’nde üroloji uzmanı olarak
çalışmış. Eroğlu, 1976 genel seçimlerinde Ulusal Birlik Partisi’nden Gazi Mağusa
milletvekili seçildi. 1976’dan 1985’e kadar pek çok idari ve siyasi görev
üstlendi. 1985’te Kıbrıs Başbakanı oldu. Uzun yıllardır Ulusal Birlik
Partisi’nin başkanlığını yapan Derviş Eroğlu, son seçimlerde Kıbrıs
Cumhurbaşkanı oldu. Bu, Kıbrıs siyasetinde yeni bir dönemin açılması anlamına
geliyor.
Seçimi kaybeden Talat, Kıbrıs Rum kesimiyle müzakereleri
yürütmekteydi. Eroğlu ve partisi, Talat’ı Türkiye’nin sözünden çıkmamakla ve
Rumlara taviz vermekle suçluyorlardı. Oysa 2004 referandumundan beri devam eden
müzakerelerde bu güne kadar ne Türkiye ne de Talat Rum kesimine taviz verdi.
Adada iki toplumun, yani Rumların ve Türklerin eşit bir şekilde yaşamaları için
müzakereler devam ediyor. Fakat iç siyaset gereği, Eroğlu daha “şahin” bir
pozisyonu temsil ediyor. Bu yüzden bazı gözlemciler Kıbrıs müzakerelerinin bu
seçimlerden sonra zora gireceğini söylüyor. Bize göre müzakere süreci devam
edecektir. Zira adada yapılması gerekenler bellidir. Umarız Eroğlu bu süreçte
yapıcı bir rol oynar.
Yumruk Yumruğa
Önce Samsun’da Ahmet Türk’e saldırdılar. Sonra
Kayseri’de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a. Bu çirkin
saldırıları herkes kınadı. Kime saldırıldığı önemli değil. Onların hangi siyasi
partiye mensup olduğu da önemli değil. Ortada arsız bir şiddet var. Akıl ve
vicdan sahibi herkes bu saldırılara şiddetle karşı çıkıyor. Bazı köşe
yazarlarımız ise “efendim vatandaş çok öfkeli ... onları da anlamak lazım”
babından hikmetler saçıyor. Şimdi bir vatandaş kalksa ve o yazara bir yumruk
atsa, biz de çıkıp “efendim vatandaşı anlamak lazım” mı diyeceğiz.
Ortada birikmiş öfke değil, üretilmiş nefret var.
Birileri her gün siyasileri hedef gösteriyor. Türkiye’nin her gün daha karanlık
hale geldiğini iddia ediyor. Yandık, bittik, kül olduk diyor. Demekle de
kalmıyor. Bu paranoya halini yaygınlaştırıyor. Bulduğu taraftarları örgütlüyor.
O yüzden bu olaylara “kendiliğinden gelişmiş bir tepki” diye bakıp hafife almak
mümkün değil. Bu öfkeyi ve nefreti kim, niye ve nasıl üretiyor sorularının
cevabını bulmak gerekiyor. Aksi halde herkesin kafasına göre ona buna yumruk
atmaya başladığı bir Türkiye yaşanmaz hale gelir. Birilerinin istediği tam da
bu. Bu oyunu bozmak için hepimizin çaba göstermesi gerekiyor.
Ortadoğu Toz Duman
Ortadoğu’da yine hararetli günler yaşanıyor. ABD’nin
başını çektiği Batılı ülkeler İran’a karşı yaptırım için düğmeye bastı.
Kapsamlı bir ekonomik yaptırım paketinin gelmesi bekleniyor. Batılılar Türkiye,
Brezilya ve Çin gibi, yaptırımlara karşı olan ülkeleri ikna etmeye çalışıyor.
İran’ın içinde ise sular tamamen durulmuş değil. Ahmedinecat muhalifleri
mücadeleye devam ediyor.
İran’ın hemen yanında Irak’ta geçen ay yapılan seçimlerden
tam bir denge durumu çıktı. Hiçbir parti, tek başına ya da ikinci bir koalisyon
ortağıyla hükümet kuramıyor. En az üç partinin olması gerekiyor. Aslında bu
Irak için iyi bir şey. Zira böylece kimse dışarıda kalmayacak. Ama bu Iraklı
siyasilerin bu olgunluğu ve basireti göstermesi gerekiyor. Türkiye burada etkin
ve yapıcı bir rol oynuyor.
Son olarak Filistin’de durumlar yine karışık. İsrail ve
Filistinliler arasında müzakereler tamamen durdu. Zaten devam ettiğinde de pek
bir anlamı yoktu. Zira Netenyahu hükümeti istediğini yapmaya devam ediyor. Gazze
ile Batı Şeria (yani Hamas ile Fetih) arasındaki ayrım derinleşiyor. Arap
ülkeleri, Avrupalılar ve ABD, süreci sadece izliyor. Bu, Ortadoğunun kaderi
olmak zorunda değil.
Başkanlık Sistemi mi?
Başbakan Erdoğan bir televizyon programında “Türkiye
başkanlık sistemini de tartışabilmeli” deyince ortalık alevlendi. Kimileri
konuyu tartışmaya açmaktan yana. Türkiye bütün alternatifleri masaya
yatırabilmeli. 21. yüzyıl Türkiyesini taşıyacak en iyi yönetim biçimi üzerinde
hepimiz kafa yormalıyız, diyorlar. Muhalefet ise daha baştan hükmünü verdi. Bu
öneri Başbakan’ın zihnindeki tek adam olma sevdasının bir tezahürüymüş. Bu
eleştirinin pek ciddiye alınacak bir tarafı yok. Zira bu yaklaşıma göre
Başbakan şu anda da “tek adam”.
Fakat asıl tartışılması gereken, başkanlık sisteminin
Türkiye’de çalışıp çalışmayacağı. ABD, Fransa, Rusya, Pakistan gibi ülkelerde
başkanlık sistemi var. Bunların içinde ABD en başarılısı kabul ediliyor. Peki
Amerikan sistemi neye dayanıyor: Federal sisteme... ABD, 51 eyaletten oluşan
federal bir devlet. Eyaletler kendi iç işlerinde büyük oranda bağımsızlar,
kendi meclisleri ve idarecileri var. Başkan mikro değil, makro yönetim yapıyor.
Türkiye’de böyle bir federal yapı yok. Yerel yönetimler merkeze bağlı. Hem de
aşırı derecede. “Yerel yönetimleri güçlendirelim” dediğiniz anda “Türkiye
bölünür” korkusu çıkıyor karşınıza.
Öte yandan Türkiye henüz parlamenter demokrasisini
güvence altına almış değil. Hâlâ darbe planlarının yapıldığı, meclisin yasama
yetkisinin yargı tarafından kontrol altında tutulduğu bir ülke Türkiye. Bu
şartlarda başkanlık sistemine geçmek bize çok makul ve mümkün görünmüyor.
Kısa
Kısa
Alman Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) partisinden Aygül Özkan, Aşağı Saksonya
eyaleti Sosyal İşler Bakanlığı görevine getirildi ve böylece Almanya’da bir
bakanlık görevine getirilen ilk Türk kökenli politikacı oldu. “Alamancı
Türkler” için sevindirici bir gelişme. Umarız bu, diğer Avrupa ülkelerine örnek
olur. Fakat asıl umudumuz, Almanya hükümetinin Müslüman Türk topluluğuna ve
Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tavrını değiştirmesi. Özkan’ın atamasını bunun
bir işareti olarak yorumlamak istiyoruz.
***
Katolik dünyasının ruhani lideri Papa’nın başı yine dertte. Ardı arkası
kesilmeyen cinsel taciz iddiaları ve davaları, bu sefer Papa’nın istifa etmesi
çağrılarına kadar uzandı. Katolik Kilisesi’nin tarihinde böyle bir örnek yok.
Zaten Papa’nın istifa etmek gibi bir niyeti de yok. Fakat cinsel taciz
skandallarının önüne geçmek için Papa’nın radikal adımlar atması gerektiği
ortada. Aksi halde otoritesi ve saygınlığı zaten yıpranmış olan Katolik
Kilisesi’nin geleceği hiç de parlak olmayacak.
***
ABD’nin kurucu ve ilk başkanı George Washington’un New York kentindeki bir
kütüphaneden aldığı iki kitabı iade etmediği ortaya çıkmış. 220 yıl önce ödünç
alınan kitaplar iade edilmediği için borçları da birikmiş. Kütüphane müdürü
“biriken parayı istemiyoruz ama kitapları tekrar kütüphanemizde görmek isteriz”
demiş. Burada önemli olan ne birikmiş borç ne de iadesi istenen kitaplar.
Dikkat çeken şey, 220 yıl önce alınmış iki kitabın kaydının hâlâ korunuyor
olması. İşte devlet hafızası diye buna denir. Osmanlı zamanında bizim de böyle
bir hafızamız vardı. Osmanlı’nın neredeyse 600 yıllık tarihinin tamamı kayıt
altındaydı. Şimdi durum nedir acaba?!
***
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, 5 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan’ın davetlisi
olarak Urfa’ya geliyor. Resmi temas, vs. yok. İki devlet başkanı Fenerbahçe - Trabzonspor
arasında oynanacak kupa maçını izleyecekler. Urfalıları şimdiden heyecan sarmış
durumda. Esad’ın, tıpkı Başbakan Erdoğan gibi koyu bir Fenerli olduğu
biliniyor. İki lider arasındaki muhabbet düşünüldüğünde buna şaşırmamak
gerekiyor. Trabzonlular darılmasın ama bu maçın taraftarı biraz dengesiz olacak
gibi!