Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Tasavvufa Giriş
Allah ona rahmet etsin, Cüneyd-i Bağdadî’nin şöyle
dediği anlatılır: “Tasavvufun başlangıcı vakti bilmek, her vakitte insanın
yapması gerekli olan hükümleri (ibadetleri) yapmaya dikkat etmektir.”
Sufi, içinde bulunduğu her vakitte, mutlaka yapması
gerekli olan bir ibadeti yapmakla meşguldür, onun hiç boş vakti yoktur. Hiç
kimse, nefsiyle mücahede yapmadan, dünyalıklardan uzaklaşmadan tasavvufun başlangıcına
giremez. İnsan ancak amellerini ve hallerini ihlâs ile düzelttikten sonra
gerçek manada tasavvufa girebilir.
Yine Cüneyd’in şöyle dediği anlatılır: “Allah’ın senin
üzerinde henüz ödemediğin bir hakkı bulunduğu sürece kalbine tevhidin ruhu
girmez.”
Cüneyd’e, dünyadan ancak bir çekirdek miktarı bir şeyi
bulunan, başka hiçbir şeyi olmayan adam hakkında sorulmuş, o da demiş ki: “Mükâteb,
üzerinde bir dirhemi dahi olmayan köledir.” (Mükâteb, belli bir para
karşılığında hürriyetini kazanmak için efendisiyle sözleşme yapan köledir.
Kazandığını tamamen efendisine verir, kendisine hiçbir şey kalmaz).
Hasılı, bu tasavvuf başlangıcı olan halleri istisnasız
yapan kimse, gerçek manada tasavvufa girer.
Fakr ve Zenginliğin Hakikati
Kimi fakir var ki dünya malından yoksundur. Böyle
olmakla kendisinin mal mülk sahibi olanlardan daha üstün, daha faziletli
olduğunu zanneder. Bundan dolayı zenginleri taşlar.
Ancak fakirliğinden dolayı sabreder, haline gerçekten
razı olursa fakirliğiyle fazilet kazanır. Fakirlikte üstünlük, hale rıza ve
sabırdan ileri gelir. Çünkü mal yoksulluğu, aslında gerçek fakirlik değil,
sadece muhtaçlıktır. Hangi fakir kendi fakirliği yüzünden bir zengine dil
uzatırsa pintiliğini göstermiş, zenginin elindeki malda gözü olduğunu ortaya koymuş
olur. Çünkü o kişi, eğer fakirlik makamının hakikatine erseydi, zenginin içinde
bulunduğu halden dolayı ona acır ve kendisinin bulunduğu halden dolayı da
Allah’a hamd ederdi.
Rivayet edilir ki Rabia Adeviyye’nin huzurunda bir
topluluk dünyayı kötülemiş ve Rabia da şöyle demiş: “İnsan bir şeyi severse onu
çok anar.”
Hangi zengin de fakirlere acımaz, onların üstünlüğünü
görmezse pintiliğini ortaya koymuş olur. Çünkü o da elindeki emanet şeylerden
dolayı bir üstünlüğü olduğunu sanır.
Nice mal sahipleri var ki, mülkün asıl mülk sahibine ait
olduğunu gördüğü ve ebedi mülk sahibine muhtaç olduğunu bildiği için fakirdir.
Nice çıplak fakir de var ki, ona fakir demek doğru
değildir, ona sadece yoksul ve muhtaç denir. Kimin Allah’a fakr makamı doğru
olursa, dünya malının eksikliği, yardım gelmemesi veya kesilmesi kendisine bir
zarar vermez. Çünkü onun gözünde dünyanın varlığıyla yokluğu birdir.
O makamda onlar kendilerine gelen yardımları ihvana
verirler. Onlar, sadece aracıdırlar. Mala kalplerini bağlamazlar. Çünkü onlar,
ihtiyaç duydukları ve yalnız kendisiyle zenginlik duydukları Allah’tan
başkasına iltifat etmezler. Onların iradeleri başka şeye bağlanmaz.
Yolun Merhaleleri
Hak yolunda yürüyen zat daha sonra dâî (Hakk’a davet
eden) olur. Dâîler de birkaç çeşittir: Kimi dâî Allah’a çağırır, kimi dâî
Sünnet’e çağırır.
Sünnet’e çağıran, dinin hükümlerine çağıran dâîdir.
Allah’a çağıran dâî, amellerde hakikate ermeye, ihlâsa, işleri tam yapmaya,
sadakate çağırır. Nitekim ancak nefsin arzularından, adetlerinden geçmekle sıdk
derecesine ulaşılabilir.
Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle
ve güzel öğütle çağır.” (Nahl, 125). Burada yüce Allah, peygamberine “hakîm” ve
“vaiz” adını verdi. Ve o çağırıcıya: “Allah’ın izniyle O’na çağıran ve aydınlatıcı
bir lâmba.” (Ahzâb, 46) sözüyle risalet, elçilik elbisesini giydirdi.
Demek ki salik Allah yolunda ilerlerse bu yol onu vuslat
makamına götürür. Bu, o kulun Hakk’ın kendisinden istediği şeye kavuşması,
O’nun rızasına ermesi demektir.
Her dâî’nin birtakım takipçileri vardır. En az takipçisi
olan, Allah’a çağırandır. Çünkü O’nun kudret ve ihtişamı büyüktür (buna
dayanmak güçtür). Allah yoluna çağıranların takipçileri, Allah’a çağıranın
takipçilerinden daha çoktur. Zira bunun derecesi daha aşağıdır. Sünnet’e
çağıranın takipçileri ise daha fazladır. Çünkü bu hal, nefsle bağdaşabilen,
nefsin uyabileceği bir haldir. İbadetler burada yapılır, işler burada görülür.
Takva
Takva şüpheli şeylerden sakınmak, haram olanlardan
kaçınmaktır. Müttaki (takva sahibi), ilham ile vesveseyi birbirinden ayırt eden
kimsedir.
Yüce Allah buyurmuştur:
“Takvaya erenler, kendilerine şeytandan bir vesvese
dokunduğu zaman (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlarlar.” (A’raf, 201)
Takva, imanın yanında müttakinin arkadaşıdır. Kul iman
makamını düzeltmeden müttaki olamaz. Takva tevazuun neticesidir. Takva, hangi
yönden gelirse gelsin hakkı kabul etmek, kibri, böbürlenmeyi bırakmaktır.
Takva, sahibine doğruluk getirir. İşlerine ve hallerine takvayı hakim kılamayan
insan, hakikat makamlarına kavuşamaz.
Sufilerin Edebi
Sufilerin adabından biri de zahiren ve bâtınen takvaya
sarılmaktır. Yüce Allah buyurdu:
“Allah size nimetlerini zâhir ve bâtın olarak bolca
ihsan etti.” (Lokman, 20)
Onların adabından biri de, zâhiren ve bâtınen dine
muhalefetten kaçınmaktır. Yüce Allah buyurdu:
“Günahın açık ve gizli olanını bırakınız.” (En’am, 120)
Yahya ibn Muaz Razî şöyle dedi: “Takva ikidir: Bir dışın
takvası vardır. Bir de için takvası... Dışın takvası yalnız Allah için hareket
etmek, için takvası ise kalbe Allah’tan başka hiçbir şeyin girmemesidir.”
Onların adabından biri de fakrın lüzumudur. İbrahim ibn Fatik
şöyle demiş: “Fakirin vasfı şudur: Yokluk zamanında huzur, varlık zamanında
bolca vermek ve başkalarını kendine tercih etmektir.”
Onların adabından biri de nefsten az razı olmak, daima
ona kötü zan beslemektir. Abdullah ibn Mübarek şöyle demiş: “Ancak nefsinin
kusurunu bilmeyen kimse, nefsine iyi zan besler.” Zünnûn da şöyle demiş:
“İnsanlar arasında nefsini en iyi bilen, nefsine en çok kötü zan besleyendir.”
Gayreti korumak, güzel arkadaşlık etmek, arkadaşlara
hizmet etmek ve dünya geçimliğinde arkadaşlara hıyanet etmemek onların sefer
edebidir. Rüveym’e sefere çıkanın adabından sorulunca şöyle dedi: “Misafirin
arzusu ayaklarını geçmez ve kalbine neresi uygun gelirse orası onun menzili
olur.”
Muhammed ibn İsmail Fergânî şöyle dedi: “Bizler yirmi
yıl kadar gezdik, dolaştık. Ben, Ebu Bekir Zakkak ve Ebû Bekir Kettânî... Hiç
kimseye karışmaz ve kimselerin arasına girip ülfet etmezdik. İçinde şeyh
bulunan bir şehre geldiğimizde şeyhe selam verip yanında bir saat kadar oturur,
sonra mescide dönerdik. Kettânî öne geçer, sabaha kadar namaz kılardı ve Kur’an’ı
hatmederdi. Zakkak kıbleye yönelip otururdu, ben de sabaha kadar tefekküre
dalardım ve yatsı abdesti ile sabah namazını kılardık. Şayet içimizden biri
uykuya düşerse, onu bizim en faziletlimiz kabul ederdik.”