Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
İmruülkays’ın Macerası
Cahiliyye devrinin güçlü Arap şairlerinden olan Necidli İmruülkays
(ö.540-45), maceracı ve hırçın bir adamdı. Seksen iki beyitlik meşhur bir
kasidesi, Kâbe duvarına asılan yedi askı (Muallakat-ı Seb’a)nın başında
bulunuyordu. Aşk, macera ve tabiatla ilgili etkileyici şiirler söyler, fakat sefahetle
müşrikçe ve isyankâr bir hayat sürerdi.
İmruülkays’ın hükümdar olan babası Hucr el-Kindî, bir
isyan sonucu Esedoğulları kabilesi tarafından öldürülmüştü. İmruülkays onlarla
savaşmak için adamlarını topladı. Bir putun önünde şansına fal okları çekti. Üç
çekilişte de hasımlarıyla savaşmayı kötü gösteren oklar çıktı. O da puta karşı
öfkelendi, fal oklarını kırarak putun yüzüne fırlattı ve şöyle bağırdı: “Eğer
öldürülen senin baban olsaydı beni savaşmaktan men etmezdin!” Sonra intikam
için Esedoğullarına saldırarak birçok kişiyi öldürdü.
Esedoğullarını himayesine alan Hire Hükümdarı Münzir,
İran kisrası Enuşirvan’dan askerî destek alarak taarruza geçince, direnme
imkanı bulamayan İmruülkays, Bizans imparatorundan (Justinianos) yardım almak
için İstanbul’a gitmişti. İmparator, İmruülkays’ı saygıyla karşılamış, bir
askerî birliği de desteğine vermişti. Bu sırada Esedoğullarından, kardeşi İmruülkays
tarafından öldürülmüş olan Tammah adında birisi de İstanbul’a gelmiş ve İmruülkays’ı
izlemeye başlamıştı. İmruülkays destek birliğiyle İstanbul’dan ayrıldıktan
sonra, Tammah imparatoru ondan soğutmak için bazı iddialar ortaya attı: İmruülkays’ın
çapkın bir şair olduğunu ve İstanbul’dan yola çıktığında imparatorun kızıyla
aşk ilişkisinde bulunduğuna dair yaygara yapıp şiirler söylediğini, memleketine
dönünce bu şiirler yüzünden imparator ve kızının Araplar arasında çok kötü bir
namla anılacağını söyledi.
Bunun üzerine imparator, İmruülkays’a altın dokumalı
kumaştan zehirli bir gömlek göndererek, kendi elbiselerinden özel bir hediyesi
olduğunu bildirdi. O da memnuniyetle sıcak bir günde bu giysiyi giydi.
Terleyince zehir vücuduna geçerek, Ankara-Elmadağ civarında öldü. Ölümü
sırasında orada “Asib” denilen dağın eteğinde Bizanslı bir prenses mezarı
görmüş, son olarak şöyle seslenmiş: “Ey komşum! İkimiz de burada garibiz. Her
garip birbirinin akrabası sayılır.” Ve kendisi de oraya gömülmüştür.
Ebu’l-Ferec el-İsfehanî, el-Eganî (Beyrut 1992), 9/
100-119; İbn Kuteybe, eş-Şi’ru ve’ş-Şuarâ (Kahire 1996), 1/105-121; el-Kâmil fi’t-Tarih,
1/514-19; Şerafeddin Yaltkaya, Muallakat / Yedi Askı (İstanbul 1989), s. 10-15.
Hatim-i Taî’nin Cömertliği
Cömertlik ve iyilikleri dillere destan olan Hatim et-Taî
(ö. 578 m.) İslâm davetine yetişememiş önemli şair ve şahsiyetlerdendir. Oğlu Adiyy
ise bir sahabidir.
İlgili kaynaklarda ittifakla anlatıldığına göre, onun
ölümünden sonra bile görülen cömertliğine dair şöyle garip bir hikâyesi vardır:
Bir yolcu kafilesi günün birinde Hatim’in mezarı yanında konaklar (Arabistan’ın
Hail vadisi bölgesindeki bir dağda). İçlerinden Ebu’l-Hayberî denilen bir adam,
Hatim’in mezarını tekmeleyerek alay edercesine ondan misafirlerini ağırlamasını
ister. Arkadaşları ona: “Çürük kemiklerle ne konuşuyorsun öyle?” deyince:
“Hatim kendisine uğrayan herkese ziyafet verirmiş ya!” der. Binek hayvanlarıyla
geceyi orada geçiren kafile, birazdan uykuya dalar. Seher vakti Ebu’l-Hayberî
telaşla yerinden fırlar ve: “Vah bineğim vah!” diye bağırır. Arkadaşları
merakla ne olduğunu sorunca: “Vallahi Hatim’in kılıçla çıkıp devemi
boğazladığını gördüm.” Gerçekten görürler ki adamın devesi kılıç darbesi yemiş
gibi hareketten kesilmiş, yerinden kalkamıyor! Arkadaşları adama: “Vallahi
Hatim bize ziyafet çekmiş!” derler. Deveyi boğazlayıp etinden doyasıya yerler.
Sabahleyin oradan yola çıkarlar. Yolculuk sırasında Hatim’in oğlu Adiyy, bir
deve üzerinde ve yedeğinde siyahça bir deveyle onlara yetişir. Ebu’l-Hayberî’nin
kim olduğunu sorduktan sonra der ki: “Babam Hatim rüyamda geldi, senin
söylediklerini bana aktardı. Dedi ki: Kılıçla seçtiğimiz semiz deveden
misafirlerimizi doyururuz biz. Senin deven yerine bir deve vermeyi de emretti
bana. Al şu deveyi!” Adam deveyi alıp biner, kervan da yol alır gider.
Bir savaşta Hatim-i Taî’nin kızı Seffane esir edilmiş,
cariye olarak Medine’ye getirilmişti. Henüz esir paylaşımı yapılmadan Seffane, Rasulullah
Aleyhisselam ile görüşerek serbest bırakılmasını istemiş ve şöyle demişti: “Ben
Hatim-i Taî’nin kızıyım. Babam muhtaçları korur, esirleri salıverir, darda
kalmışı ferahlatır, açları doyururdu. Kendisinden bir haceti olanı asla boş
çevirmezdi.” Peygamber Aleyhisselam da: “Bunlar müminin sıfatıdır. Baban müslüman
olsaydı ona rahmet okurduk.” dedikten sonra: “Onu serbest bırakın, çünkü babası
güzel ahlâkı severdi.” buyurmuştur.
İbn Abdürabbih: el-Ikdü’l-Ferid (Beyrut 1998),
1/216-17; el-Eğani, 17/373-75; eş-Şi’ru ve’ş-Şuarâ, 1/249; Abdülkadir
el-Bağdadî: Hizanetü’l-Edeb (Kahire 1997), 3/127-130; el-Bidaye ve’n-Nihaye,
2/610-16.
Kuss ibn Saide’nin Hitabesi
Cahiliyye devrinin hatip ve şairlerinden olan Kuss İbn Saide
(ö. 600 m.), tevhid ve ahiret inancına sahip kişilerdendi. Rasulullah aleyhisselam
risalet öncesinde Ukaz panayırında Kuss b. Saide’nin inancını seslendiren
parlak bir konuşmasını ve ardından okuduğu güzel bir şiiri takdirle dinlemişti.
Günün birinde İslâm’a giriş için Medine’ye gelen İyad kabilesi heyetine Kuss b.
Saide’nin durumunu sormuş ve vefat ettiğini öğrenmişti. Bunun üzerine: “Ukaz
panayırında Kuss’un kızıl bir deve üzerinde söylediği şu sözleri unutmadım”
diyerek, o konuşmanın bir kısmını şöyle aktarmıştı:
– Ey insanlar! Dinleyiniz ve belleyin; bir şeyi
belleyince de ondan faydalanın. Söyleyin, söyleyince de doğru söyleyin. Yaşayan
ölür, ölen de yok olur. Her gelecek olan gelecektir. Yağmur, bitki, diriler ve
ölüler; kapkaranlık gece, burçlarıyla gök... Yıldızlar ışık saçar, denizler
dolup taşar. Işık ve karanlıklar, gece ve gündüzler, iyilik ve kötülükler...
Şüphesiz gökte haber, yerde ibretler var. Ey insanlar! Allah’ın öyle bir dini
var ki, O’nun katında şu an mensubu bulunduğunuz dinden çok daha sevimlidir.
Onun vakti ve zamanı da pek yakındır. Bana ne oluyor ki, insanların sürekli
gittiklerini fakat geri dönmediklerini görüyorum? O mekanda kalmaktan
hoşlandılar da onun için mi yerleştiler, yoksa kendi hallerine terk edilip
uyuya mı kaldılar? Kuss b. Saide’nin söylediklerinin bir bölümünü hatırlayıp
dile getiren, fakat onun o gün söylediği şiiri hatırlayamayan Peygamber Aleyhisselam:
“Kuss’un şiirini bize kim aktaracak?” diye sormuş. Hz. Ebubekir r.a.: “Ey Allah
Rasulü, ben onun o gün şunları söylediğine şahidim.” diyerek Kuss’un şu
beyitlerini tekrarlamış:
– Evvel giden nesillerden bizim için ibretler var. Ölüm
için yollar gördüm, ölümden hiç dönüş yok. Halkımı gördüm, küçük büyük o yana
koşuyorlar. Giden bana geri dönmez, geride kalanlardan kalan olmaz. Kesin
kanaat getirdim, ben de halkla olacağım.
Ve Rasul-i Ekrem’in beyanı: “Allah’a yemin olsun ki Kuss
yeniden dirilmeye inanmıştır. Allah Kuss’a rahmet eylesin. Ben umarım ki Allah
onu tek bir ümmet olarak diriltecek.”
el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve (Kahire 1998),
2/101-113; el-Bidaye ve’n-Nihaye, 2/630-38; el-Mes’udî, Mürûcu’z-Zeheb (Beyrut
1997), 79-80; el-Meydanî, Mecmau’l-Emsal (Beyrut 1987), 1/155-156; Cevad Ali,
Mufassal (Beyrut 1993), 6/563-66.