Ayın Konusu - Biz Olmayınca Camiler Mahzun - Taha YILDIZ
Cuma,
teravih ve bayram namazlarında dolup taşan camilerimiz ne yazık ki diğer
namazlarda mahzun. İyi ki yarım saf da olsa ihtiyarlarımız var. Ahir zaman
yorgunu müminler olarak evlerimizde kılıyoruz namazlarımızı.
Oysa nasıl müslüman hayatının merkezinde namaz varsa,
sosyal hayatımızın merkezi de camiler. Yani Allah’ın evi.
Orada olmanın, oraya devam etmenin hayrını, faziletini, müslümanlığımıza
katacağı dinamizmi yeterince kavramış olsaydık yorgunluklarımızı unutur,
camilere koşardık.
Şunu fark etmeliyiz: Camilerimiz boş kaldıkça
yüreğimizde dolmayan bir boşluk hep kalacak. Camiler şenlenmedikçe İslâm
medeniyeti yeniden şenlenmeyecek.
Asr-ı Saadet’te müslümanların hayatı cami çerçevesinde
şekillenmiştir. Bu yüzden Hz. Peygamber s.a.v.’in Medine’de en çok önem verdiği
hususların başında inananların mescide devam etmeleri gelmekteydi. Gözü
mescitte herkesi arardı. Buna önem verirdi, çünkü müminlerin sorunlarıyla ilgilenirdi.
Cemaatten birini mescitte göremediği zaman neden gelmediğini sorardı. Bir
hastalığı veya bir sorunu nedeniyle gelmediğini öğrendiğinde, onu evinde
ziyaret eder, yardımcı olmaya çalışırdı.
Bunun yanında ashabına söylemek istediklerini minbere
çıkarak söyler, nasihatlerde bulunurdu. Çünkü camiler sadece namazları eda
etmek için toplanılan yerler değil, müminlerin birbirlerinin sorunlarını
öğrendikleri ve bu sorunları aşmak için dayanıştıkları yerlerdi.
Evde tek başına kılınan
namaz
İnsan evinde yalnız başına namaz kıldığında, kendisini
namaza vermekte zorlanabilir. Çünkü namaz kıldığı yer evinin bir odasıdır. Bir
ibadethane olmadığından, çevresinde bulunan nesneler, bulunduğu mekanla ilgili
iyi kötü hatıralar zihnini meşgul eder, namaza kendisini tam olarak vermesine
engel olur.
Gözü duvardaki çerçeveye, kütüphanesindeki kitaplara,
yatağın üstündeki örtüye, kapının çalan ziline ve aklınıza gelebilecek her şeye
takılır. Kulağına çocukların ve eşinin konuşmaları gelir. Hele bir de
televizyon açıksa kendisini tam manasıyla namaza vermesi mümkün olmaz.
Namaz kılmaya çalışırken diğer taraftan ailesinin
konuşmalarını dinler. Bir de haber saati ise bir taraftan namaz kılar, diğer
yandan da haberleri takip eder. Veya namazını çalan müziğin eşliğinde eda eder.
Bundan dolayı da hangi rekâtta olduğunu, ne okuduğunu karıştırdığı zamanlar çok
olur. İsterse namaz kıldığı odasının kapısını kapatsın, yine de ibadetin
hakkını tam vermede zorlanır. İşte bu şekilde ifa edilen ibadetin adı da “namaz
kıldım” olur.
Namaz kılma arzusunun
zayıflaması
Evde tek başına namaz kılma alışkanlığının en büyük
zararı, insanın ibadet etme sevincini ve alışkanlığını zayıflatmasıdır. Zira
tek başına kılınan namaz, camide kılınan namazın tadını kesinlikle vermez. Bu
nedenle de kişi kendisini ne kadar ibadete vermeye çabalarsa çabalasın, kıldığı
namazın, istediği lezzeti alamayacağı bir ibadete dönüşmesi kuvvetle
muhtemeldir.
Bu nedenle de, cemaate gitme alışkanlığı olmayan,
sürekli olarak evinde veya işyerinin bir köşesine serdiği seccadede namaz kılma
alışkanlığı olan insanların bir süre sonra namazlarında gevşeklik
göstermelerinden korkulur. Zira cemaatle kılındığında insanın gönül dünyasını
kuşatan haz ve huzur evde kılınan namazda olmayacağından, Allah ile arasındaki
bağ yavaş yavaş zayıflayacaktır.
Hz. Peygamber s.a.v.’in şu hadisi bu gerçeği ortaya
koymaktadır: “Bir köyde veya bir çölde üç kişi bulunur da namazı cemaatle
kılmazlarsa, şeytan onlara galebe çalar. Sen cemaate devam et, çünkü kurt,
sürüden ayrılan koyunu kapar.” (Ebu Davud).
Camide cemaatle kılmanın
faydaları
Camide namazları eda etmenin yararları elbette çok
fazladır. Bunların en önemlilerini sıralarsak, camiye koşmanın ne kadar mühim
olduğunu göstermeye yetecektir.
Cami ortamı ibadet için
mükemmeldir
Camide namaz kılmanın en büyük faydası, ibadeti Allah’ın
arzuladığına en yakın bir şekilde eda etme imkanını sağlamasıdır. Zira caminin
içindeki her şey, ibadet ruhuna uygun olarak konulmuştur. İç tezyinatı,
duvarlardaki tablolar ile aklınıza gelen tüm nesneler insanın Rabbi ile bağını
güçlü tutmasına yardımcı olur. Onu ibadetinden koparıp dünyaya sürüklemez.
Bu nedenle özellikle Osmanlı döneminden kalmış ve
estetik açıdan insanı cezbeden mimarî yapıya sahip olan camilerdeki ibadetler,
kişinin kendisini kulluğa vermesine daha çok imkan sağlar. İnsan bu camilerde
namazı eda etmekten bir başka haz alır. Günümüzde yapılan ve estetikten yoksun
bir kısım camiler için ise bunu söylemek zordur.
Bunun yanında camide, insanın dikkatini dağıtacak
dünyevî konuşmalar söz konusu değildir. Herkes oraya aynı amaç için gelmiştir.
Bu nedenle Allah’a yönelmek, kulluğu ifa etmek çok daha rahat olur. Bu yüzden
cemaatin birbirleriyle konuşmaları, cep telefonlarını açık unutmaları sonucunda
çeşitli müziklerin caminin manevi ortamını bozması ve benzeri durumlar mekanın
ruhuna son derece aykırıdır.
Başkalarının Allah ile olan irtibatlarının kopmasına ve
huşûlarının dağılmasına neden olabilecek bu tür durumlardan sakınmak gerekir.
Ayrıca bunda kul hakkının ihlali olduğunu unutmamak icap eder. Aynı şekilde
kokan çoraplarla, kötü ağız veya üstbaş kokusuyla mescide gelmek de böyledir.
Bunlara dikkat etmek şarttır.
İbadetten daha fazla tat
alınır
Camide namaz kılmak insana tarif edemeyeceği bir huzur
verir. Bu nedenle cemaat ne kadar kalabalık olursa, müminin namazdan
aldığı haz da o kadar fazla olur. Birbirimize omuz vererek aynı safta namaza
durmamız, imamın kıraatini dinleyerek hep beraber secdeye varmamız, namaz
sonrasında aynı anda ellerimizi huzura açarak Rabbimize yalvarmamız ve mümin
kardeşlerimizle aynı ortamda bir araya gelmenin verdiği dayanışma ve birlik
olma sevincini tatmamız nedeniyle içimiz coşku ve muhabbetle dolar. Bu nedenle
camiden çıktığımızda kendimizi bir hoş hissederiz.
Evde tek başımıza kılıp kendimizi hemen koltuğa
attığımız namazda bu lezzeti almamız çoğunlukla mümkün değildir. Nitekim Hac ve
Umre için Kâbe’nin etrafında namaza duran insanların namazdan çok daha fazla
lezzet almalarının nedenlerinden birisi de cemaatin son derece kalabalık
olmasıdır. Ortam gerçekten insanı kendisine çeker ve mümin Rabbinin huzurunda
olduğunu bütün ruhuyla hisseder.
Namaz sevinci diri kalır
Cemaatle namaz kılmak insanın namaza ve ibadete olan
isteğini canlı tutar. Zira beraber ifa edilen ibadet cemaate büyük bir huzur ve
sevinç verdiğinden, insanın namaza olan iştiyakı artar.
Nitekim cemaat alışkanlığı olan insanların ezan okunduğu
anda namazı eda etmek için acele etmeleri, mümkünse hemen camiye giderek orada
kılmaya çalışmaları bundandır. Öyle insanlar vardır ki, ne kadar yorgun
olurlarsa olsunlar, namazlarını camide eda etmeye düşkündürler. Gece geç
vakitte yatmış olsalar bile, sıcak yataklarından çıkıp elbiselerini giyinerek
soğukta dışarı çıkmaları ve camiye giderek imamın ardında durmaları onlara asla
ağır gelmez.
Etrafınızda bu şekilde caminin devamlı cemaati olan ve
beş vakti mümkün olduğunca Allah’ın evinde eda etmeye gayret eden insanlar
mutlaka vardır. Onlardaki namaz telaşını, camiye devam etme alışkanlığı zayıf
olan insanlarda görmemiz zordur. Bu kişilere cemaatle namaz kılma alışkanlığını
ve isteğini kazandıran şey, camiye günde beş kez adım atmalarıdır.
İnsan ne ile meşgul olursa, gönlü ve dili onunla dolar.
Hal ve tavırları meşguliyetiyle alakalı olur. Mesela tuttukları takımların
maçlarını, oyuncuların performanslarını ve alınan puanları takip eden
taraftarlara dikkat edildiğinde zikrettiğimiz husus daha iyi anlaşılır.
Takımlarının fanatiği olan bu insanlar, maçları seyredebilmek için her türlü
sıkıntıya girerler. Maç esnasında futbolun atmosferine kendilerini kaptırarak
takımları için çılgınca tezahürat yaparlar. Maçtan çıktıktan sonra iki gün o
haftanın maçını, çarşamba günü takımda olan biteni, kalan günlerde de gelecek
maçı konuşurlar. Zira cemaati oldukları stat ve maçlar onların haz aldıkları
temel alışkanlıkları olmuştur.
Cami cemaati olan kişiler ise müslüman kişinin ahlâkıyla
ahlâklanmaya adaydır. Zira çevresinde daima Allah rızası için namaza gelen
kişiler mevcuttur. Hayırlı bir yolda yürüyor olmak, kişinin noksanlarını
tamamlar, hatalarını azaltır. Nitekim “dinin direği” olan namazın doğrudan
müminin hayatına olumlu tesiri vardır.
Cami müminleri birbirine
kaynaştırır
Camide bir araya gelmenin en büyük faydalarından birisi
de, müminler arasında kaynaşmayı, birlik olmayı sağlamasıdır. Bir düğününüz
olduğunda, etrafınızda ne kadar çok akraba ve dost görürseniz o kadar mutlu
olursunuz. Veyahut cenazeniz varsa, namazına gelenlerin, taziyede bulunanların
sayısının fazla olmasını istersiniz. Keza hasta olduğunuzda, kolunuza serum
takılı olarak yattığınızda, ziyaretçilerinizin çok olmasını arzularsınız. Hatta
üç durumda da gönlünüz, bazı insanların mutlaka orada olmasını ister. Gelenler
çok olduğunda bundan güç alırsınız. Mutlu gününüzdeyseniz, sevinciniz
dostlarınızla bir kat daha artar. Hüzünlü gününüzdeyseniz, geçmiş olsun veya
başınız sağ olsun demeye gelenlerle kederiniz bir nebze hafifler. Dostların
varlığı size bir güvence olur.
Bu nedenle, camide cemaat olunduğunda, insanlar safta
bir arada durarak birbirlerine omuz verdiklerinde, beraber ve birlik olma
şuurunu kazanırlar. Aynı hocanın ardında namaza durarak, aynı vaize yüzlerini
dönerek, aynı hatibe kulak vererek beraber hareket etme, birlik olma duygusunu
pekiştirirler. Hatta vatan ve millet sevgisinin en güzel pekiştiği yerlerden
birinin camiler olduğunu unutmamamız gerekir. Her kesimden insanın yan yana
aynı safta namaza durmasının, özellikle bayram namazlarından sonra cemaatin
birbiriyle musafaha etmesinin sağladığı birlik ve beraberlik duygusunu,
sevincini hiçbir şey sağlayamaz. İnsan camide, içinde bulunduğu toplumun bir
ferdi olduğunu ve onlarla dayanışma içinde olması gerektiğini çok daha iyi
anlar. Özellikle farklı bölgelerden insanların camide bir araya
gelmesinin kaynaşmaya, bütünleşmeye ve kardeşliğe ne kadar katkısı olduğunu
söylemeye gerek yoktur.
Büyük camilerin namaz kılana kazandırdığı huzurun
yanında, küçük mescitlerde kaynaşma çok daha fazla olur. Camiye gide gele
simalar birbirlerine aşina olur. İnsanlar yeni arkadaşlıklar edinirler, güzel
dostluklar kurarlar ve birbirlerinin dertleriyle ilgilenirler, yardımlaşırlar.
Özellikle yaşlılarımızın, birçok arkadaşlıklarını camide
kazandıklarını göz önüne getirecek olursak, dediğimiz hususun ne kadar önemli
olduğunu anlarız.
Cami sabır eğitimi verir
Caminin farkında olmadan insana kazandırdığı
güzelliklerden birisi de, müsamahalı olmayı, başkalarının eziyetlerine tahammül
etmeyi öğretmesidir. Özellikle değişik bölgelerden insanların bir araya geldiği
camilerde, insanlar başkalarına tahammül etmeyi öğrenirler.
Bunun yanında saflar sıkışık olduğunda, çorabı veya
nefesi kötü kokan biriyle yan yana durulduğunda, namaz bitip herkes çıkışa
yönelip kapı ağzında sıkıştığında, farkında olmasak da bir alışkanlık
kazanırız. İşte bunun adı sabırdır, müsamahadır.
Nitekim kendi alışkanlıklarımız ve adetlerimizle
gittiğimiz Umre veya Haccımızda, farklı ülkelerden gelen insanların çeşitli
eziyetlerine tahammül etmek durumunda kalmamız da Hac ve Umre ibadetinin
kazandırdığı güzelliklerdendir.
Hele de ülkemizden Hac veya Umre için gidenlerin beşerli
altışarlı guruplar halinde aynı odaları paylaşmaları, birbirlerinin
sıkıntılarına ve eziyetlerine tahammül etmek durumunda kalmaları da beraber
ibadet etmenin insana kazandırdığı güzel hasletlerdendir.
Hz. Peygamber s.a.v. “Cemaatle kılınan namaz, yalnız
kılınan namazdan yirmi yedi derece daha faziletlidir.” (Buharî) buyurmaktadır.
Cemaatle kılınan namazla insanın elde ettiği manevi kârları göz önüne
getirdiğimizde, neden daha fazla ecir kazandırdığını daha iyi anlıyoruz. Gerçekten
de evde kılınan namaz ile camide kılınan arasında pek çok fark vardır.
Camilerin manevi süsü
bizleriz
Camileri artık gidecek yerleri kalmamış, arkadaş
edinecekleri ortamlar bitmiş olan yaşlı amcalara terk etmemek gerekir. Ayrıca
camileri canlı tutacak olan cemaatleridir. Gerçekten de insan camide çocukları
ve delikanlıları gördüğünde bir hoş olur. Namazdan biraz daha fazla lezzet
alır. Bu nedenle manevi seferberlik başlatarak mescitlerimizi şenlendirmek
zorundayız. Unutmayalım ki bunun en büyük faydasını, hem bu dünyada hem de ahirette
yine biz göreceğiz.
İsterseniz şöyle düşünelim: Evimize misafir ayak
basmadığında, çoluk çocuğumuz kapımızı çalmadığında, bir akrabamız bizi
ziyarete gelmediğinde neler hissediyorsak, camiler de öyledir. Rabbimizin “Şüphesiz
ki mescitler Allah’ındır.” (Cin, 18) buyurduğu, Hz. Peygamber s.a.v.’in de
“Allah Tealâ’nın en çok sevdiği yerler camilerdir.” (Müslim) diye ferman ettiği
ibadethanelerimizi mahzun ve sahipsiz bırakmaya hiç hakkımız yok.
Yaratıcımız; “Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret
gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından
korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar
bunlardır.” (Müslim) buyururken, sadece camilerin inşa edilmesini ve
bakımlarının üstlenilmesini kastetmiyor elbette. Onların cemaatle canlı
tutulmalarını da istiyor.
Hz. Peygamber s.a.v. “Evinizi kabre çevirmeyin, orada da
namaz kılın.” (Buharî) buyurmaktadır. Bu nedenle teheccüd, kuşluk gibi nafile
namazlarla evimizi manevi olarak süslememiz gerekir. Esasında güzel olan,
namazın sünnetini evde kılıp, farza camiye gitmektir. Ancak ülkemizde ezanın
okunmasının ardından sünnet kılınıp hemen farza durulduğu için, sünneti evde
kılıp camiye farza yetişmek imkansızdır. Bu nedenle sünneti de camide kılmak
uygun olur.
Tarihten
Günümüze Cami
“Cami”, Arapça ‘cem’ kökünden gelir, “toplayan, bir araya getiren”
manasındadır. Cami yerine çokça kullanılan “mescid” ise, secde edilen yer
manasındadır. Kur’an’da ve hadislerde “cami” yerine “mescid” kelimesi
kullanılmıştır. Yeryüzündeki ilk mescid, Mescid-i Haram, ikincisi ise Mescid-i Aksa’dır.
İslâm’ın ilk yıllarında Allah Rasulü s.a.v. baskı ve hakaretlere rağmen Mescid-i
Haram’da Hacerü’l-Esved ile Rüknü’l-Yemânî arasında namaz kılardı. İlk müslümanlar
Dârü’l-Erkâm’ı mescit haline getirmişlerdi. Ayrıca evlerinde, vadilerde gizlice
ibadet ediyorlardı.
Rivayete göre, Hz. Ebu Bekir r.a. evinin bahçesine kendisi için küçük bir
mescit yapmıştır. Şahsa özel olmakla birlikte, bir müslüman tarafından inşa
edilen ilk mesciddir.
Hz. Ömer r.a. müslüman olduktan sonra müslümanlar Kâbe’de, yani Mescid-i
Haram’da açıkça namaz kılmaya başlamışlardır. Ancak Mekke’de inşa edilmiş bir
mescit yoktur. İlk muhacirler, Medine yakınlarındaki Kuba’ya geldiklerinde
buraya bir mescit yapmışlardır. Allah Rasulü s.a.v. hicret esnasında Kuba’ya
geldiğinde burada ilk Cuma namazını kıldırmış ve hutbe okumuştur.
Mescid-i Nebevî
Allah Rasulü s.a.v. Medine’ye geldiğinde bir yer satın alarak Mescid-i
Nebevî’yi yaptırdı. İnşası esnasında kendisi de çalışmıştır. Caminin arka
tarafında fakir sahabelerin barınması için Suffe adıyla bir yer ayrılmıştır.
Allah Rasulü s.a.v. müslümanların sayıları artınca mahallelerde ve kabilelerde
mescitler inşa edilmesini emretmiştir. Kısa bir süre sonra Medine ve çevresinde
birçok mescit yapılmıştır. Bu dönemde Medine’de on bir mescid mevcuttur. Vakit
namazları bu camilerde kılınırken, Cuma namazı Mescid-i Nebevî’de kılınmıştır.
Fethedilen Yerlere Yapılan Camiler
İslâmiyet, Dört Halife zamanında doğudan batıya, kuzeyden güneye çok geniş bir
alana yayılmıştır. Hz. Ömer r.a. döneminde Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’de
yenileme ve genişletme çalışmaları yapılmıştır. Ayrıca Hz. Ömer r.a. Mescid-i Aksa’da
üç bin kişinin namaz kılabileceği bir cami yaptırmıştır.
Hz. Osman r.a. Mescid-i Nebevî’yi daha da genişletmiş, daha kaliteli bir
malzeme ile yeniden inşa ettirmiştir.
Dört Halife döneminde fethedilen yerlerde, eski mabetler kısmen ya da tamamen
camiye çevrilmiş yahut yeni bir cami inşa etmek için özel arazi tahsis
edilmiştir. Barış yoluyla fethedilen yerlerde halkın canına ve malına
dokunmadıkları gibi, kiliselere de karışmamışlar fakat antlaşma metnine cami
için bir yer tahsis edileceği maddesini eklemişlerdir.
Yeni Kurulan Şehirlere Yapılan Camiler
İslâm toprakları genişleyince yeni yerlerin fethedilmesi ve fethedilen yerlerin
muhafazası için özellikle askerî amaçla yeni yerleşim merkezleri kurulmuştur.
Bunlar Kûfe, Basra ve Fustat şehirleridir. Kûfe, Hz. Ömer r.a.’ın emriyle, uzun
bir araştırmadan sonra Sa’d b. Ebi Vakkas r.a. tarafından kurulmuştur. Şehir
planında önce cami yeri tespit edilmiştir. Güçlü bir okçuya dört yönde oklar
attırılarak bunların düştüğü yerin ötesine ev yapılmasına izin verilmiştir. Bu
cami kırk bin kişiyi alabilecek büyüklükte inşa edilmiştir.
Hz. Ömer r.a., yeni yerleşim merkezlerinde bir merkez caminin ve kabileler için
ayrı camilerin yapılmasını emretmiştir.
Emevîler ve Abbasîler döneminde de cami sayısı artmış ve mimarî olarak büyük
gelişme göstermiştir. Hz. Muaviye r.a. döneminde Mescid-i Nebevî örnek alınarak
birçok şehre yeni cami yapılmıştır.
Daha sonraki İslâm devletleri döneminde de her şehre büyük camiler yapılmaya
devam edilmiştir. Osmanlılar döneminde cami inşasına büyük önem verilmiştir.
Padişahlar, hanım sultanlar, vezirler, paşalar ve valiler birçok cami inşa
ettirmişlerdir. Bu camiler sadece namaz kılınan yerler değil, aynı zamanda
çevrelerindeki külliyeler ile bir kültür ve sosyal hayat merkezi durumundadır.
Cami külliyelerinde medreseler, kütüphaneler, şifahaneler yapılmış ve camiler
çok yönlü hizmet veren mekanlar haline gelmiştir.
Camilerde Ne Yapılır?
• Cami ilk başta ibadet yeridir. Huzur ve huşu ile doğrudan ibadet yapılabilen
güvenli bir mekandır. Müminler burada toplu halde ibadet ederek İslâm’ın
emrettiği birlik ve kardeşlik şuuruna sahip olurlar.
• Camiler bir eğitim-öğretim ve kültür merkezidir. Allah Rasulü s.a.v. bir
seferinde mescide girer ve bir kısım insanların dua ve zikirle, bir kısmının da
ilimle meşgul olduğu görür. “Ben öğretici olarak gönderildim” (İbn Mâce)
buyurarak ilimle meşgul olanların yanına oturur.
Bu rivayet mescitlerin Asr-ı Saadet döneminde eğitim-öğretim alanındaki
fonksiyonunu göstermek için yeterlidir. Yine Ashab-ı Suffe denilen sahabiler, Mescid-i
Nebevî’de ilim tahsili görmüşlerdir. Buna da ilim meclisi adını vermişlerdir.
Kadınlar için de mescitte bir gün tahsis edilmiştir. Nitekim Hz. Ömer r.a., mehir
miktarına sınırlama getiren kararından bir kadının itirazı üzerine
vazgeçmiştir.
Mezhep imamları camide yetişmişler ve buralarda ders okutmuşlardır. Ebu Hanife rh.a.
camide ders okutur ve talebelerinin yüksek sesle müzakere etmelerine müsade
edermiş. Yine İmam Şafiî rh.a. de mescitlerdeki derslere katılmış, daha sonra
buralarda ders vermiştir. İmam Malik rh.a. Mescid-i Nebevî’de, Hasan Basri rh.a.,
Basra Camii’nde ilimle meşgul olmuşlardır. Daha sonraki asırlarda da bu böyle
devam etmiş, medreseler camilerin civarına inşa edilmiştir. Osmanlı camileri de
bu anlayışla inşa edilmiştir.
İslâm toplumlarında cami, alimlerin ve tasavvuf büyüklerinin halka ulaşma, vaaz
ve sohbet etme yeri olmuştur.
• İslâm’ın ilk yıllarından itibaren camiler devleti idare merkezi olarak da
kullanılmıştır. Allah Rasulü s.a.v. önemli kararları mescitte istişare yaparak
almıştır.
• Camiler ilk dönemden itibaren halk ile yöneticilerin bir araya geldikleri yer
olmuştur. Caminin Allah’ın evi olması ve her kulun burada eşit olması, müslümanlar
arasında adalet duygusunu pekiştirmiştir. Allah Rasulü s.a.v. ve halifeler
namaz öncesinde ve sonrasında halkın talep ve şikayetlerini dinlemişlerdir.
• İslâm’ın kendine has hukuk sistemi camilerdeki ders halkalarında
öğretilmiştir. Allah Rasulü s.a.v.’in minberi, yanlış hukukî uygulamaların
düzeltildiği bir yerdir. Buharî’nin aktardığına göre, Hz. Ömer r.a. minber
yanında davalara bakmıştır. Birçok hakim de davalara camilerde bakmışlardır.
• Camiler cihat kararlarının alındığı yerlerdir. Allah Rasulü s.a.v. sefer
öncesinde mescide gelmiş ve savaş dönüşü de mescide uğramış, daha sonra evine
gitmiştir. Osmanlılarda da birçok merasim için camiler seçilmiştir. Sefere
çıkan ordular önce camide toplanıp dualarla gönderilmiştir.
• Camilerin inşası ve bakımı İslâm toplumlarında ticaret ve istihdam için büyük
öneme sahiptir. Cami inşası için gerekli malzemeler ve çalıştırılan işçiler
geçimlerini buralardan sağlamışlardır. Aynı şekilde caminin ihtiyaçları için
kurulan vakıflarda da birçok insan istihdam edilmiştir. Sadece Osmanlı
şehirlerinde binlerce caminin olduğu düşünülürse, işin malî boyutu ortaya çıkacaktır.
Savaşta
Bile Cemaat
Cemaatle namaz kılmak çok mühimdir. Kur’an-ı Kerim’de savaş esnasında bile
(şartlar elveriyorsa) cemaatle namaz kılınması emrolunmuştur. “Korku namazı”
denilen bu namazın nasıl kılınacağı aşağıdaki ayetlerde açıkça belirtilmiştir:
“Yolculuk ettiğinizde, inkârcıların size bir fenalık yapmasından
korkarsanız, namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur. Zira inkârcılar
size apaçık düşmandırlar. Ey Muhammed! (Savaş esnasında) sen içlerinde olup da
namazlarını kıldırdığın zaman bir kısmı seninle beraber namaza dursun ve
silahlarını da yanlarına alsınlar; secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza
geçsinler; kılmayan öbür kısmı gelsin, seninle beraber kılsınlar. Tedbirli
olsunlar, silahlarını alsınlar. Kâfirler size ansızın bir baskın vermek için
silah ve teçhizatınızdan ayrılmış bulunmanızı dilerler. Yağmurdan zarar
görecekseniz veya hasta olursanız silahlarınızı bırakmanıza engel yoktur, fakat
dikkatli olun. Allah kâfirlere şüphesiz ağır bir azap hazırlamıştır. Namazı
kıldıktan sonra, Allah’ı ayakta iken, otururken, yan yatarken de anın. Emniyete
kavuştuğunuz zaman namazı tam erkânı ile eda edin. Namaz şüphesiz inananlara
belirli vakitlerde farz kılınmıştır.” (Nisâ, 101-103)
Hz. Peygamber s.a.v. de düşmanla karşılaştığında namazlarını cemaatle
kılmaya önem vermiştir. Abdullah bin Ömer r.a., Hz. Peygamber’in bir savaşta
bunu uygulamasıyla ilgili olarak şunu anlatır:
“Allah Rasulü ile birlikte Necid tarafına doğru gazaya gitmiştim. Düşmanın
hizasına geldik. Onlara karşı saf düzenine geçtik. Namaz vakti gelince Rasulullah
Efendimiz s.a.v. bize kıldırmak üzere namaza durdu. Bir kısım sahabiler de
onunla beraber namaza durdular. Diğer kısım ise yönünü düşmana çevirdi. Rasulullah
kendisiyle birlikte olanlarla beraber rükûya vardı ve iki defa secde etti.
Derken, beraber namaz kılanlar henüz kılmamış olan grubun yerlerine gittiler.
Ötekiler de gelip Rasulullah’ın arkasında durdular. Rasulullah onlarla da
beraber rükûya varıp iki secde etti. Sonra selam verdi. Ondan sonra, o iki
grubun her biri nöbetleşe namaza durup kendi kendilerine birer defa rükûya
varıp ikişer secde ettiler.” (Buharî)
Efendimiz’in
Dilinden Cemaatle Namaz
• Bir kimse evinde güzelce temizlenir de Allah’ın farzlarından birini ödemek
maksadıyla mescitlerden birine giderse, attığı adımlardan biri günahlarını
siler, diğeri de onun derecesini yükseltir. (Müslim)
• Yatsıyı cemaatle kılan gecenin yarısını, sabahı da cemaatle kılan gecenin
tamamını ibadetle geçirmiş olur. (Müslim)
• İnsanlar ezan okumanın ve namazda birinci safta bulunmanın ne kadar faziletli
olduğunu bilselerdi, bunları kim yapacak diye kura çekerlerdi. Şayet camide
cemaate erken yetişmenin ne kadar değerli olduğunu bilselerdi, birbirleriyle
yarışa girerlerdi. Eğer yatsı namazı ile sabah namazındaki ecri bilselerdi,
emekleyerek ve sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi. (Buharî)
Mazeretler
İnsanın cemaate gidememesi için bir özrünün olması gerekir. Bunlar özetle
şunlardır:
• Camiye gitmeyi engelleyecek derecede havanın kötü olması. Aşırı sıcak, şiddetli
yağmur, yürümeyi engelleyen sert rüzgâr gibi.
• Camiye kendi başına gidemeyecek derecede engelli olmak. Felçliler, tekerlekli
sandalyeye mahkum olanlar, gözleri görmeyenler gibi.
• Hastaya refakat edenler.
• Camiye gidip gelirken canına kast edileceğinden korkanlar ile malına zarar
verileceği endişesini taşıyanlar.
• İşverenin camiye gitmesine müsaade etmediği işçiler.
• Yolculuğa çıkmış olanlar.