Bir Ömür İki Hece: Baba - Hüseyin KAYA
Hepimiz
aynı masalın içinden geçiyoruz galiba. Önce bir babaya oğul oluyoruz, sonra bir
oğula baba… Bu yüzden yıllar geçtikçe daha iyi anlıyoruz babamızı ve aynaya baktığımızda
kendimizin yerinde zaman zaman onu görüyoruz.
Hangi dilde olursa olsun bazı kelimelerin kalbe, zihne
düşürdüğü şeyler birbirine benzer. “Baba” bu tür kelimelerden biridir,
çocukluğunu geride bırakmış çoğu kimse için. Babam hep, “Baba olunca anlarsın!”
derdi anlayamadığımı düşündüğü durumlarda. Yıllar sonra bir kez daha onun haklı
olduğunu görmek hüzünle karışık bir güzelliği yaşatıyor kaç zamandır. Baba
oldum ve baba kelimesi zihnimde yeniden yeşerdi, yer belirledi kendine.
Yıllardır belki de göremediğim için ihmal ettiğim bir
çocukluk bahçesini; babamı, hece hece yeniden yazıyorum kalbimin kuytu
duvarlarına. Ve bu iki hecelik kelimeyi telaffuz etmek ya da başkalarından
duymak her geçen gün daha da dokunaklı geliyor.
Bazen babama hissettirmeden yüzünde yüzümü arıyorum. O
konuşurken sesinde sesimi duymaya, bulmaya çalışıyorum. Anakaradan kopmuş
küçük, ıssız bir ada gibi hissediyorum o zaman kendimi. Issız ve uzak bir
ada...
Baba kokusu yahut gizli
sevda
Şair, “Hayatta ben en çok babamı sevdim,” diyor ya, ben
de hayatta en çok babamı sevdim ve biliyorum siz de her vakit itiraf edemeseniz
de en çok babanızı sevdiniz.
Çoğumuz için baba sevgisi, bir kez bile yüzüne karşı
sevdiğimizi söyleyemediğimiz, kaç kez niyetlendiğimiz, belki provasını yaptığımız,
ancak bir türlü dilimizin dönmediği, kelimelerin hep kifayetsiz kaldığı gizli
bir sevdadır. Uzaktan öylece yaşarız bir ömür.
Ne başımız yerde yanına yaklaşıp boynuna
sarılabilirsiniz ne de kendinizi onun kollarına bırakabilirsiniz. Serin bayram
sabahlarında yahut gurbet dönüşlerinde hasretten çok bu arzu yaşartır
gözlerinizi kimseye belli etmeseniz de. Hep yarım kalmış bir sarılmak acıtır
kollarınızı.
Resmini cüzdanınızda taşısanız da, çıkarıp bir tenhada
bakamazsınız her vakit. Duvarınıza astığınız siyah beyaz fotoğrafıyla göz göze
gelmekten dahi çekindiğiniz vakitler olur. Ağırlığından kurtulmak için
başkalarına dağıtırsınız onun için biriktirdiğiniz gözyaşlarını, şiirleri. Oysa
kime ne kadar ağlarsanız ağlayın, üç beş damla gözyaşı babanızın omzuna
dökülmek için hep kalacaktır gözpınarlarınızda. Ve kime ne kadar sarılırsanız
sarılın, babanıza sarılamayışın ağırlığı kollarınızda hep kalacaktır.
Bir bahçedir babanızın ömrü sizin ayaklarınız altına
serilmiş. O bahçede büyür, olgunlaşır, o bahçeyi süslersiniz. Aydınlık yaz
günleriniz ve çocukluğunuz, o bahçenin küçük hatırasıdır.
Her çocuğun yarası
Her çocuğun kabuğunu ne zaman kaldırsanız kanayan ve
asla iyileşmeyen yarasının adıdır baba. Yavru kuzular gibi ayakta durmaya, adım
atmaya çalışırken, küçücük elimizin tütün kokan avucunda kaybolduğu koca
çınardır baba. Küçük dünyamızdaki tüm çocukların babasını dövebilecek güçte bir
kahraman, filmler, kitaplar bizi kandırıncaya kadar tüm sorulara cevap
verebilecek bilgedir. Saçımıza değen ilk makastır baba. İlk güreş tuttuğumuz,
bayramlarda elini ilk öptüğümüz, sert sakalları yüzümüzü çizse de sesimizi
çıkarmadan nazlı kediler gibi habire yanağımızı yüzüne uzattığımızdır o.
Bir akşam sofrasında işten gelişi tüm aile tarafından
her gün aynı heyecanla beklenilendir. Azıcık eve geç kalsa körpe kalplerimizi
küçücük serçelerin kalbine çevirendir baba.
Bizi en çok anlayan, bizi hiç anlamayan ilk gençlik
yıllarımızda yufka yüreğiyle eğilip ağrılı kalbimize bakmaktan çekinen ve
uçurumların kenarından bizi çekendir baba. Kalbimizde patlayan ilk azar onun
kalın sesidir, unutulur içinde aktığımız ırmaklar duruldukça.
Elbet ömrü boyunca yarası hiç kabuk bağlamayanlarımız da
vardır. Sevdayı yalnız filmlerden, kitaplardan bilenler gibi babasını daima
başkalarından dinlemek zorunda kalanlarımız, siyah beyaz resimleri kalbinde
renklendirip duvarlarına asanlarımız vardır. Ve biliriz, babasız evlerde akşam
erken olur. Babasız çocukların yüreği bedeninden önce büyür, babasız kuşlar
biraz geç öğrenir uçmayı.
Çoğalan yalnızlık
Yorgun gemiler açık denizlerde limanlarını nasıl özlerse
baba da öyle özlenir kendisinden uzakta.
Boğazınızda öylece kalan, bir türlü yutkunamadığımız
koca bir düğümdür ondan uzakta olmak.
Seneler geçse de bazen geriye döner döner ararsınız
yolun karşısına geçerken; okula, bakkala giderken arkamızdan bakan o şefkat
dolu gözleri.
Evlenip de ayrıldığımızda evimizden ya da uzak şehirlere
gittiğimizde kocaman bir çınarın gölgesinden, bir dağın serinliğinden
ayrıldığınızı hissedersiniz.
Uzun yolculuklarda, ayrılıklarda yanınızda büyüdükçe
büyür babanızın yokluğu. Ve içine düşmekten korktuğunuz karanlık, koca bir
uçuruma dönüşür. Yanınızda yakınınızda o yoksa, su içen ceylanlar gibi ürkek ve
tedirgin kalırsınız hayatın kıyısında.
Kaç yaşında ve kaç çocuklu olursanız olun, babanın
dizleri dibinde oturmak, onunla aynı sofrayı paylaşmak kendinizi güvende
hissetmenin tek yoludur.
Yorgun gemiler nasıl özlerse açık denizlerde
limanlarını, baba da öyle özlenir kendisinden uzakta.
Oğul kokusu yahut gizli
sevda
Görünenin, bilinenin aksine kırılgan ve yufkadır aslında
babaların da kalbi. Kırılsa da çocuklarına sesini duyurmazlar. Ağlamamaya, az
konuşmaya az gülmeye mecbur kılınmışlardır sebepsiz.
Onların da kalbinde bir türlü söyleyemedikleri bir çift
söz ve kollarında seğirmeler vardır aynı sevdaya dair. Ömürlerinin uzunluğunca
özler ve beklerler okul dönüşlerinizi, hafta sonu ziyaretlerinizi, izne, tatile
gelişlerinizi. Sizi beklerken onların da yaşlı kalbi heyecandan titrer. Onların
da size söyleyemediği sözler, boğazına düğümlenen sebepsiz mutluluklar,
kederler vardır sizin yüzünüze bakarken, size sarılıp da hissettirmeden sizi
koklarken. Ya bir duvarda ya ceplerinin bir köşesinde mutlaka bir resminiz
vardır arada bir içlenerek çıkarılıp seyredilen. Onlar da size fark ettirmeden
sizin yüzünüzde kendi gençliklerine dair çizgileri, izleri ararlar.
Her baba kendisinin devamı gibi görür çocuğunu ve o
yüzden yarım kalmış umutlarının, hayallerinin izini işaret eder size; siz devam
edin diye.
Farkında olsanız da olmasanız da biraz da onların
dualarıdır yolunuzu açan aydınlatan.
Çocukları tamamlasın diye yarım kalmış bir şiir, bir
şarkıdır babaların ömrü.
Bana bir masal anlat baba
Hepimiz aynı masalın içinden geçiyoruz galiba. Önce bir
babaya oğul oluyoruz, sonra bir oğula baba… Bu yüzden yıllar geçtikçe babamızı
daha iyi anlıyoruz ve aynaya baktığımızda kendimizin yerinde zaman zaman onu
görüyoruz.