Fatiha ile Açılan Kapılar - Dilaver SELVİ
Fatiha,
“açan, açıcı” demektir. Fatiha suresi, Kur’an-ı Hakim’i açan ilk sure olduğu
için ona “Fâtihatü’l-Kitab” denmiştir. Hayırlı meclisler de onunla, Allah’a hamd
edilerek açılır, yine hamd ile tamamlanır. O ayrıca kulun gönlünü Rabbine,
Rabbin rahmet hazinelerini de kuluna açar.
Fatiha, namaz ve dua suresidir. İlahî huzura girişte en
güzel övgüdür. Fatiha, yüce Allah’tan müminlere gelmiş çok güzel ve özel bir
hediyedir. Onu alana, anlayana ve koruyana ne mutlu!
Fatiha’nın bir ismi, “Ümmü’l-Kur’an”dır. Yani Kur’an’ın
ana mesajlarını içeren, onun özü, esası, temeli, fihristi demektir. Fatiha, her
müminin farz ve sünnetleriyle beş vakit namazında her gün en az kırk defa
okuduğu bir suredir. Namazın her rekâtında Fatiha’yı okumak, Hanefîlerde vacip,
diğer mezheplerde farzdır. Kur’an-ı Hakim’in içinde her gün bu kadar okunan
başka bir sure yoktur. Demek ki Fatiha’nın, müminin hayatında özel bir yeri ve
vazifesi vardır.
Mümin, Fatiha okuyarak Rabbine hamd eder, O’nu
yücelterek zikreder, onunla imanını tazeler, Mevlâsına vefasını gösterir. Kâlû
Belâ’da Rabbine verdiği sözü yeniler, dua eder, yardım ister. Fatiha insana
Rabbini ve nefsini tanıtır, benliğini buldurur. Biz şuurunu verir, müslümanı
birlik ve dirliğe davet eder. Ona dostunu ve düşmanını tanıtır, dostluğun
yolunu öğretir.
Fatiha’nın bir ismi de “Şifa”dır. O, yakinen inananlar
için her türlü derde şifa olur; insanın içindeki ve dışındaki hastalıkları tedavi
eder, şirki ortadan kaldırır, nimete şükrü öğretir, kibri kırar. Mümini,
alemlerin Rabbine karşı mütevazi bir kula ve bütün aleme karşı rahmet olan bir
insana dönüştürür. Fatiha, kalpleri hakikate açmak, insanları alemlerin
Rabbiyle tanıştırmak ve buluşturmak için indirilmiştir. İslâm tarihi boyunca
nice alim ve velinin tefsir ettiği gibi Fatiha’nın fazilet, ilim ve sırları
çoktur.
“Ancak senden yardım
isteriz” derken...
Burada, Fatiha’da geçen önemli bir konu üzerinde
duracağız. Bazıları, “Allahım, ancak sana kulluk ederiz ve sadece senden yardım
isteriz” manasındaki ayeti, asıl muradın dışında yorumlamıştır. Bu kimseler,
birbirinden maddi veya manevi yardım isteyen müminleri bu ayete aykırı
davranmakla ve Allah’a ortak koşmakla suçlamaktadır.
Halbuki, ayetin muradı faklıdır. Ayetteki sadece
Allah’tan istenecek yardım, az öncesinde zikredilen ibadet konusundadır.
İbadeti sevmek, ihlâs ve edebiyle yerine getirmek, onu koruyarak ilahî huzura
takdim etmek, onun kabul edilmesi, kusurlarının affedilmesi, kulluk ve şükür
olarak kabule şayan görülmesi, onun meyvesi olan marifet ve müşahedeye
ulaşılması, ona vaat edilen sevabın, cennet ve cemalullahı seyir gibi
müjdelerin elde edilmesi, ancak yüce Allah’tan istenecek ve O’nun yardımıyla
ulaşılacak şeylerdir. Yoksa ayet, hayatımızın her alanındaki şeyleri
içermemektir.
Yukarıda değindiğimiz ağır suçlamayı yapan kimse,
vardığı yanlış hükümle önce kendisini mahkum etmektedir. Çünkü o günlük
hayatında her şeyini doğrudan Allah’tan istemez. Hem yüce Allah’ın böyle bir
emri de yoktur; tam aksine Kur’an ve Sünnet’te, birçok şeyi insanların
birbirinden istemesi, birbirine yardım etmesi, aralarında maddi ve manevi
yardımlaşması emredilmiştir. Cenab-ı Hakk’ın dünya aleminde icra ettiği kanunu
böyledir. Burası sebeplerle sarılmış, hikmetlerle örülmüş, teklif, ibadet,
görev ve hizmet alemidir. Aracı ve sebepler olmadan nimet verilen alem, melekût
ve ahiret alemidir. Ona, “kudret alemi” denir; ilahî kudret orada sebepsiz
tecelli eder.
Bütün alemlerin ve içindekilerin Rabbi, Rahman ve Rahim
olan Allah’tır. O’nun dışındaki bütün varlıklar, ilahî irade ve kudretle var
olmuş birer mülk, O’nun izin ve emriyle görev yapan birer kuldur. Fatiha’nın en
büyük mesajı da budur.
Başkasından istemek ne
demektir?
Bazı şeyler vardır ki onlar sadece yüce Allah’tan
istenir. Bu işler bir kula veya meleğe havale edilmemiştir. Bunlar, yoktan var
etmek, hidayete erdirmek, dalâlet içinde bırakmak, günahları affetmek, maddi ve
manevi rızıkları takdir etmek, ibadeti kabul etmek, ona sevap vermek gibi Cenab-ı
Hakk’a özel işlerdir.
Peygamber de olsa, bir kula gidip kendisinden, “Benim
için şunu yarat, beni hidayete ulaştır veya günahlarımı affet, amel defterimi
temizle” diye bir istekte bulunulmaz. Ancak bir peygambere veya salih insana
gidip, “Beni hidayete ulaştırması veya günahlarımı affetmesi için yüce Allah’a
dua et, benim adıma O’dan istekte bulun, Rabbime derdimi açmaya aracı ve
yardımcı ol..” denebilir. Bunun bir sakıncası olmadığı gibi pek çok faydası da
vardır.
Dinimiz, başkasının hidayet ve affı için dua etmeyi
teşvik etmiştir. Bunun için gökte melekler, yerde peygamberler ve veliler
sürekli insanların hidayete gelmesi, müminlerin hak yolda sabit durması ve
günahlarının affedilmesi için dua ederler. Onlar ister, hüküm yüce Allah’ındır.
Bazı işler vardır ki, yüce Allah onları kulları eliyle
görmektedir. Kullar o işte birer aracı yapılmıştır. Onu kullardan istemek,
ilahî kanuna uymaktır. Dünyada kanun böyle konmuştur. Yüce Allah nimetlerini
kulları eliyle vermeyi daha fazla sevmektedir. Din ve dünya işleri buna göre
şekillenmiştir.
Mesela yüce Allah bazı kullarına ilmi emanet etmiştir.
Alime ilmi yaymayı, cahile de bilmediğini bilenlere sorup öğrenmeyi
emretmiştir. Bu durumda Allah’tan başkasından bir şey istemek, Fatiha’daki
“Yalnız senden yardım isteriz” ayetine aykırı değildir. Öyle ki kendisinden
farz bir ilim istenen alim, bir mazereti yokken susar ve öğretmezse, Allah
kendisine azap eder. Aynı şekilde bilmediği bir farz ilmi, onu taşıyanlardan
istemeyen cahile de gazap eder.
Yüce Allah, nimetlerinin birçoğunu hayvanlar ve
ağaçlarla sunmaktadır. Dünyada o nimete ulaşılacak adres, o hayvan veya
ağaçtır. Mesela bal yemek isteyen bir kimse, “Ya Rabbi, ben balı sadece senden
isterim; senden başkasına boyun bükmem, bal için arı gibi küçük bir hayvana
tenezzül etmem, balcının da ayağına gitmem!” dese ölene kadar bal yiyemez. Bu
kimseye arif, akıllı ve çok takvalı da denmez. O cahil kimse Rabbini tanısaydı,
edeple O’nun kanunlarına uyar, nasibini arar, rızka yaratıldığı yerde ulaşır ve
Rabbine şükürle meşgul olurdu.
Hasta olan kimse doktordan ilaç isteyebilir, istemelidir
de. Buna şirk mi denecek? Aç kimse zenginden yiyecek isteyebilir. Yükünü
taşıyamayan bir kimse güçlü olandan yardım ister. Bir işe aklı yetmeyen kimse
akıllı ve tecrübeli kimseden görüş ister, isteyebilir. Bütün bunları yerinden
talep etmeyi dinimiz ister. Yüce Allah kendilerine iman, ilim, can, sıhhat, mal
ve imkan verdiği kullarından bu nimetlere şükür ister. Bu istek –hâşâ- O’nun
kullara ihtiyacından değildir. Cenab-ı Hak sadece onlara kulluk yaptırmak,
dostluğunu tattırmak, üstünlük kazandırmak ve sevap vermek için kendilerini
hizmete çağırır. Bunun için bir ayette, “Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları
olun.” (Saff,14). Yani O’nun peygamberine ve dinine yardım edin, buyrulmuştur.
Hz. Rasulullah s.a.v, çeşitli zamanlarda ashabından
İslâm hizmetlerinde yardım istemiştir, onları birbirine yardım yapmaya teşvik
etmiştir. O’nun ümmetine, vermeyi ve istemeyi talim buyurması, şükür ve güzel
kulluğu öğretmek içindir.
Bir veliden feyz, ilim, irfan, himmet isteyen kimse de
ona verilmiş bir nimeti istemektedir. Veliye, “Benim için şunu yarat” denmiyor;
denmez de. Ancak, “Ey Allah’ın dostu, sende olan feyz, himmet, marifet, edep ve
ihlâs gibi manevi nimet ve rızıklara ben de muhtacım ve talibim; dua edin de
Allah sizin vasıtanızla onlardan bana da lütfetsin.” deniyor, denmek isteniyor.
Bu istek yüz yüze dille olabileceği gibi, ehli için
gönül ve hal diliyle de olabilir. Ariflerin belirttiğine göre, ilahî aşkla
dirilmiş ve Allah tarafından kendisine tasarruf izni verilmiş kudsî ruhlar,
melekler gibi nur hızıyla hareket eder, nur hızıyla görür, nur hızıyla işitir.
İlahî destekle özel kabiliyet kazanmış bu ruhlar, Hz. Ömer r.a. gibi Medine’den
Nihavend’i görür, oradaki ordu komutanına seslenip sesini duyurabilir, darda
kalanlara ruhaniyetiyle yardıma koşabilir. (Ebu Nuaym, Delâilü’n-Nübüvve,
2/579-581; İbn Hacer, el-İsâbe, 3/9-10; Nebhânî, Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ,
1/75).
“Ya Rabbi, yalnız senden yardım isteriz” demenin aslı
şudur: Ya Rabbi, biz, melek veya insan, sebepler aleminde kimden bir şey
istesek aslında senin hükmünle hareket eden bir kulundan istediğimizi biliriz.
Hakikatte senden ister, senden alırız. Bize ulaşan bütün yardım ve faydanın
senin takdir ve taksiminle geldiğine iman ederiz. Aradaki sebepten bir şey
isterken ve alırken seni unutmayız. Her nimette sana şükür, getirene teşekkür
ederiz.
Şu misali düşünelim: Bir devlet, hizmetini gören
memurlarına maaş bağlar, görev derecelerine göre hepsine farklı miktarlarda
ücret verir. Fakat bu vermeyi bizzat kendisi değil, bazı görevli memurlarına
yaptırır. Memurun elinden ücretini alan kimse, bunun aslında devletin
hazinesinden geldiğini ve kendisine devletin emriyle verildiğini bilir. Bu
ücreti alan kimse eğer “Bana devlet değil, memur ücret verdi. Ben devleti
tanımam, benim devletim maaş memurudur, teşekkür ve minnetim de onadır.” derse,
hem cahillik hem de hainlik yapmış olur.
Dünyada ve ahirette, maddi veya manevi bütün nimetleri
yoktan var eden yüce Allah’tır. Bu nimetleri O’nun taksimine göre dağıtan ve
yerine ulaştıran ise bazen bir melek, bazen bir insan bazen de diğer varlıklar
olabilir. Bu da yüce Allah’ın tercihiyle olmaktadır. Bizler o nimeti taşıyandan
edebince bir şey istediğimiz zaman yüce Allah’a şirk koşmuş, birilerini O’na
ortak yapmış ve günaha düşmüş olmayız. Yeter ki yüce Yaratan’la aciz kulu
karıştırmayalım. Bize düşen iş, istemenin edebini bilmektir.