Aklın Yolu Birdir - Ali YURTGEZEN
İmanla
başlayan, her seferinde yine imanı yenilemekle tamamlanan bir kalp eylemidir akletmek.
İnkârcılar, kalplerini küfürle karartıp kapattıkları için akledemezler. Onların
akıl eseri diye takdim edilen iddiaları ya karanlıkta tesadüfen vâkıf olunmuş
hakikat kırıntılarıdır ya da hiçbir işe yaramayan zan ve evham yığınlarıdır.
Giderek yabancılaştığımız bir irfanın bakiyeleri olan atasözlerimiz
bugünün modern idrak tarzına bol geliyor. Bu sebeple çoğu vakit ya salaş
açıklamalarla canına okuyor, asıl mesajını ıskalıyoruz bunların; yahut uzaktan
uzağa ekşi olduklarına hükmediyoruz. “Aklın yolu birdir” mütearifesi de böyle böyle
hırpalayıp taciz ettiğimiz atasözlerimizden.
Bu söz bugün makul olduğuna inanılan bir iddia, tahmin
veya teklife, muhatabın katılmasını sağlamak için kullanılıyor daha ziyade.
Doğru düşünen, akıl yürütebilen herkesin bir meselenin çözümünde aynı metodu
benimseyeceğine, aynı neticeyi öngörebileceğine dair bir peşin kabul böylece
ifade ediliyor.
Fakat öte yandan biri çıkıp, haklı olarak “Aklın yolu
bir ise bunca ihtilaf neden?” diye sorduğunda kafalar karışıyor. Biraz
araştırdığınızda “Aklın yolu birdir” yahut “Akıl için tarik (yol) birdir”
diyenler kadar, aklın yolunun insanların sayısı kadar çok ve çeşitli oluğunu
iddia edenlerle de karşılaşıyorsunuz. Bunlar bu defa “Akıl akıldan üstündür”
atasözüne sarılıyor, farklı seviyedeki akılların aynı yolda buluşamayacaklarını
söylüyorlar.
İddialarını ispat için kullandıkları argümanlara bakarak
Nasreddin Hoca hesabı iki tarafa “haklısın” demek de çözüm değil, “atalarımız
farkında olmadan çelişkiye düşmüş” deyip işin kolayına kaçmak da...
Hangi akıl?
Konunun sarpa sarması yalnızca yolun birliğini ya da çokluğunu
tartışmaya odaklanmaktan kaynaklanıyor. Sanki bütün insanların ortak bir akıl
tasavvuru varmış gibi “akıl” üzerinde hiç durmuyoruz. Halbuki bazen “akıl”
deriz ama kastettiğimiz “mantık” veya zekâ”dır. Alev Alatlı, klasik Aristo
mantığını bilhassa çelişmezlik prensibi açısından eleştirip “saçaklı mantık”
denilen çok değişkenli bir akıl yürütme tarzını savunduğu kitabına “Aklın Yolu
da Bir Değildir” adını vermiş mesela.
Birbirlerinin yerine kullanılmalarına, aralarındaki çok
yakın irtibata rağmen akıl, mantık ve zekâ aynı şey değildir. Mantık, aklın sûrî
(formel) prensipleridir ve bir şeyin prensiplerini o şeyin kendisi saymak bütün
mantık türlerine aykırıdır.
Aklı bir temyiz, yani doğruyu yanlıştan ayırma gücü; bir
kavrama, anlama, muhakeme, bilgiye ulaşma kabiliyeti olarak kabul edip
tarifinde anlaşsak dahi mesele çözülmüyor. Bunun doğuştan getirdiğimiz ve
derece derece olan vehbî boyutu var; öğrenmekle, tecrübeyle, tercihle inşa
edilen kesbî boyutu var. Eşyanın tâbi olduğu kanunlarla sınırlı bir idrak
sahasında duyuların verileriyle iş gören akıl var, hak ile bâtılı ayırmak üzere
ruhî bir latife olarak insana bahşedilmiş akıl var. Müslümanın aklı başka,
modern akıl başka... Bir hüküm verirken bunu hangi aklın üzerine kurduğumuzu
açıklamak gerekiyor demek ki. Zira yolu bire indiren akılla, çoğaltan akıl aynı
akıl değil.
Müslüman aklı
“Aklın yolu birdir” atasözündeki akıl müslüman aklıdır. Kur’an’da
“taakkul” denilen ve tefekkür, tezekkür, tefakkuh, tedebbür gibi bütün zihnî
yahut kalbî faaliyetleri kapsayan “akletme”nin vasıtası bir akıldır bu. Hak ile
bâtılı ayırmaya yarayan ilahî ikram eseri bir nur olduğu için mahiyetine dair
izahlar hep yetersiz kalmaya mahkûm görünüyor. Fakat müslüman aklı hususundaki
yaygın cehaletin asıl sebebi, aklı sadece bir “cihaz” olarak tarife çalışan
anlayış. Bu anlayışla yapılan her tarif denemesi biraz daha tahrife yol açıyor;
bir cihaz yahut mekanizma olarak mevcudiyetini aklın varlığı için yeterli
görmek gibi bir yanlışa düşürüyor insanı.
Müslüman, “akıl” denince bir “işlem”i, dolayısıyla bir
eylemi anlamak zorundadır. Çünkü Kur’an’da isim olarak değil, hep bir fiil (taakkul
/ akletmek) olarak bahsedilir akıldan. Üstelik akletmek, zihinle de ilgili
olmakla beraber kalbin fiilidir. Mutlaka bir cihaza, bir programa bağlı olarak
gerçekleşen akletme eyleminde, işlemin doğruluğunu ve hakikate uygunluğunu esas
alan İslâm, işlem yapamayan veya yanlış işlem yapan bir mekanizmayı akıl
saymamakta, yok farz etmektedir.
Başka bir deyişle İslâm’a göre “akıllı insan”,
potansiyel olarak aklî teçhizata sahip bulunan değil, aklını doğru
kullanabilen, yani “akleden insan”dır. İmam-ı Gazalî’nin meşhur benzetmesiyle
akıl göz, akletmek ise görmek gibidir. Bir göz, baktığı varlığı herhangi bir
sebeple hakikatine uygun olarak görmüyor veya göremiyorsa “yok” hükmündedir.
Vahiyle aydınlanmak
Sağlıklı bir gözün görebilmesi için nasıl ışığa, kendisi
dışında mevcut bir aydınlığa ihtiyacı varsa, bir kavrama ve temyiz mekanizması
olan aklın da akletme işlemi için dışarıdan aydınlanmaya, doğru parametrelere
ihtiyacı vardır. Müslüman aklı ışığı “Kitâb-ı Mübîn” olan Kur’an-ı Kerim’den,
vahiyden alır. Çünkü akıl, hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü
tanıma ve tefrik etme melekesidir. Akletme dediğimiz bu tanıma ve temyiz işlemi
için neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair bir zeminin varlığı şarttır. Tıpkı
kainattaki kevnî ayetler gibi vahiy de temel tarif ve tespitlerden oluşan bu
zemini verir bize. Gerçi sabit verilerin akla müdahalesi ilk bakışta hür
düşünceye aykırı görünüyor. Kulağa hoş gelen ama hakikati çok da araştırılmayan
bir iddia olarak “hür düşünce” konusu bir tarafa, bütün akıl türleri her
işletim sistemi gibi sabit verilere dayanmak zorunda. Mesele bu sabit veri veya
parametreleri kimin belirlediğidir ki, neticede düşünmeye değil inanmaya bağlı
bir kabulle sisteme eklenmektedirler.
Doğru ve yanlışı tanımakla yetinmeyip tarife kalkışması,
aklın haddini aşmasıdır. Böyle bir şey akletmek şöyle dursun, düpedüz
ukalâlıktır. Kaldı ki “temel parametreleri vahiy değil akıl belirlemelidir”
diyenlerin kastettikleri akıl, beşerî heva, vehim yahut zanlardır aslında.
Üstelik zannı vahye tercih eden tartışmasız bir kabule, “ben, beni yaratandan
daha iyi bilirim” gibi bir akılsızlığa dayanmaktadır.
Akıl tevhide götürür
İmanla başlayan, her seferinde yine imanı yenilemekle
tamamlanan bir kalp eylemidir akletmek. İnkârcılar, kalplerini küfürle karartıp
kapattıkları için akledemezler. Onların akıl eseri diye takdim edilen iddiaları
ya karanlıkta tesadüfen vâkıf olunmuş hakikat kırıntılarıdır ya da hiçbir işe
yaramayan zan ve evham yığınlarıdır. İpini koparan ve başına buyruk koşturan
bir merkep hükmündeki böyle akılların aynı istikamete yönelip yol alması
muhaldir.
Halbuki kalp tasfiyesiyle aklını ziyadeleştirip akl-ı
selime ulaşan müslüman, imanın ışığında eserden müessire yol bulur. İnsan,
kainat ve hadiseler üzerinde tefekkür eder; bunlarla Mutlak Varlık arasında bağ
kurar. Zandan arınmış bir akılla “ulü’l-elbâb”, yani hakikatin özüne vâkıf,
üstün akıl sahibi kimselerden olarak kainattaki muhteşem uyumu fark eder,
kesretin arkasındaki vahdeti görür. Dünyanın faniliğini unutmaz, yaşananlardan
ibret alır, hal ve hareketini ahiret yurdunu hesaba katarak belirler.
Müslüman aklının varlıklar arasında kurduğu irtibatın
yönü hep eşyadan Allah’a doğrudur. Bu sebeple akletmek Allah’a yöneltir insanı,
tevhide götürür. Onun için aklın yolu “bir”dir ve bu yol “sırat-ı müstakim”dir.
Nasıl yürünürse yürünsün, sırat-ı müstakim, Bir’e ulaştıran tek çıkar yoldur.
Yine bu sebeple akledebilmenin alameti sırat-ı müstakimde istikamet üzere
yürüyor olmaktır.