Bir Kapının Dilinden - Ali UYSAL
En çok
açılan kapılardandım. Sofrasında yetimler barındıran, sorusu olanların,
sıkıntısı olanların, sohbet etmek isteyenlerin, Kur’an öğrenenlerin geldiği ve
sofraya buyur edildiği bir evin kapısıydım ben.
“Bundan gayrı benim hükmüm yürümez / Azil oldum,
güzellere bey iken.”
Yontma taşlarla örülü, iki katlı yüz yıllık evin ahşap
kapısıyım. Eklem yerlerimdeki paslanmış menteşelerin çıkardığı sesler iyice
netleşti. Yılların üzerimdeki yıkıcı etkisi cilalı, parlak desenlerimi veremli
bir çehreye dönüştürdü. Kalbimin üstündeki yıldız deseni iyice sönükleşti.
Müderris Abdurrahman Efendi’nin vefatıyla eşi Hatice Hanım açıp kapattı beni.
Onun da ölümüyle oğlu Osman Hoca Efendi her yaz mutlaka bana gelir ve beni her
açışında: “Anamın, babamın el izleri var.” diyerek beni öper, kaybettiklerine
hüzünlenir, gözlerindeki hasret bulutlarını boşaltırdı.
Duydum ki o da ölmüş. O sene kimse yanıma gelmedi. En
son açmaya gelenler kilidimi zorladılar; ama beni açamadılar. Açılıp kapanmanın
neşesini derin hazlarla tam bir asır yaşamış kapı olarak bana bu terk
edilmişlik çok ağır geldi. Kilidim pas tuttu. Kilidimi değiştirdiler. Beni de
değiştirmeyi düşündüklerini biliyorum. Ölüm saati çaldığında harekete geçen
vicdanları andırıyorum. Bütün bir asır gözümün önünde kayıyor.
Binanın yapıldığı yıl Konya’nın meşhur âlimlerinden Hacı
İsa Ruhi Bolay evi ziyaretinde benim üzerime talik bir hatla: “Bu hanenin
sahibi saadette saîd olup, girup cennet makamına cehennemden baîd olsun / Bu
evin sahibi daima mutlulukta gölgelensin, cennete girip cehennemden uzak
olsun.” diye yazmıştı. O gün bugün eve girenlerin gözü bu yazıya takılır ve bu
duayı tekrar eder.
İslâm estetiğinin yapılardaki birçok işaretini sırtımda
taşıdım. Boyum şimdiki kapılardan çok kısa. Kapıyı çalanlar “Edep ya hu”
tavrıyla içeri girmek zorundalar. Hışımla, çalımla, yerleri sarsarak yürüyenler
bu tavırlarını benimle törpülediler. Bedenimin alt kısmında bir kedinin geçebileceği
küçük bir delik var. Buradan anlardınız içerdeki sofranın İbrahim bereketli,
saadet ve ikram tüten bir sofra olduğunu. Bu delikten mahalle kedileri de
girebilirdi; fakat bu delik evin kedisine aitti.
Yerime gelecek demir kapıda böyle bir delik olmayacak.
İnsanlar da sanırsam burnu havada bir tavırla girecekler içeri. Kapının
ortasına bir de dışarıyı gösteren, içeriyi göstermeyen bir delik
yaptılar mı... Kapı sesinin, kimse yok mu tonuna verilecek cevap artık keyfe
bağlı.
Hayali cihanı değen mesut saatlerde Osman Efendi
gelenlerle değil gelmeyenlerle, az gelenlerle, sofrasında bulunmayanlarla kavga
ederdi. Sofrada insanlar çoğaldıkça ev sahibinin neşesi tarifsiz olurdu.
“İnsanlar yediği şeylerden mürekkeptir” hikmetince Osman Efendi yetiştiği ocağa
nankörlük etmedi. Bu ocağı tüttürmeye devam etti. Osman Efendi sufi-meşrep bir
kadın olan Hatice Kadın’ın bahçesinde yetişmişti. Şakaklarındaki halkalarda
anneliğin sancısı gizli Anadolu kadınının müşahhas bir örneğiydi o. Kendisine
hakaret eden komşusuna:
“Bizim aslımız müderris / Biz yola ağır gideriz. / Eller
bizi taan ederken / Bizler Hakk’ı zikrederiz.”
Diyecek kadar arifane bir üsluba sahipti. Kedisiyle
dertleşen, saksıdaki çiçeklerle salâvatlaşan bir kadının eli ayetlerle açtı
kapattı beni. Şimdilerde hoyrat ellerden incinmemin sebebi budur.
En çok açılan kapılardandım. Sofrasında yetimler
barındıran, sorusu olanların, sıkıntısı olanların, sohbet etmek isteyenlerin, Kur’an
öğrenenlerin geldiği ve sofraya buyur edildiği bir evin kapısıydım ben.
Dar zamanların da kapısı oldum. Bol zamanlarda bu evde
neşenin bile zekâtı verilirdi. Yokluk günlerinde bile eller boş çıkmadı benden.
Her geleni Hızır sandım ve gelenlerle bir başka çiçeklendim. Abdurrahman
Efendi: “Cihanda kısmeti her âdemin bir kapıya düşmüştür.” diye söylenir,
gelenlere balkondaki arı kovanından bal ikram ederdi. Hatta “gelenlere mutlaka
kapıyı açın gelenleri asla geri çevirmeyin” der ve: “Hazreti Allah, Fâtihü’l-ebvabdır
/ Kapıları açandır.” diye eklerdi. Uzun kelâmın özü, kapıların açık olmasının
mecazî işaretlerini bile yakından kavramış bir kapıydım ben.
. . .
“Kapılar olmasın kilitli / Duvarlar olmasın sağır /
Dilinde adım güzeldi çocuk / Beni bir daha çağır.”
Bu evde nice çocukların neşesi harmanlandı. Dayıların,
teyzelerin, komşuların çocukları teklifsiz girip çıktı. Kur’an öğrendiler, oyun
oyun oynadılar. Sofralara kondular, pervazlara konan güvercinler
misali… Çocuksuz mekanlar, kıtlık günlerinin harman yeridir. Bunu en
iyi ben bilirim. Minicik parmaklarıyla dokunup bal-şeker dilleriyle çağıran
çocuk seslerini ne de çok özlemişim. Özellikle Hafız Ahmet’in sesini… Dokuz
yaşında hafız olmuş, aynı yaşın sınırları içinde vefat etmişti. Bana her
dokunuşunda Kur’an’a dokunur gibi hazlar duyardım. Göğ ekini biçmiş gibi
gidiverdi. Sesini ne de çok özlemişim.
. . .
“Şimdi bizim ilin kara çalısı / Gül oldu gidelim bizim
illere.”
Gurbetten dönenler benden içeri “sıla-i rahim”
duygusuyla girdiler. Şimdilerde telefonla bu duyguyu yaşamaya çalışıyor,
hasreti giderdiklerini sanıyorlar. Kuş kanadıyla selamların gönderildiği bir
zamanda bu taş yapıya konduruldum. O zor koşullarda daha çok açıldım.
Gurbet bile anlamlıydı. Çünkü gidenler kırgın bile
ayrılsalar, “ananın atanın kötü sözleri bal oldu, gidelim bizim illere” diye özlemle
döndüler. Doyduğu yeri, doğduğu eve tercih etmenin maddi endişesini anlamıyor
değilim; fakat “sıla-i rahim” bereketini anlayamayanlara da gerçekten acıyorum.
Atalarının kapılarını terk edilmiş güvertelere dönüştürenler, aslında
kendilerini terk etmektedirler. Ben sessizliğin kuşattığı dev buzulların
arasına sıkışmış bir gemiye döndüysem, beni anlamsızlaştıranlar da bu yangın
yerinin mirasçılarıdır.
Açılırken sevinçleri, kapanırken hüzünleri besteledim.
Bir daha benden içeri giremeyecek olanlara ağıtlar tam da benim eşiğimden
çıkarken söylendi. Evin bânisi ölünce Osman Efendi eşiğime çöküp:
“Yazıdaki büyük bahça / Gül devşirdim bohça bohça /
Uyansana âlim babam / Yollarına altun ahça.” diyerek diyar-ı bekaya babasını
yolladı.
Akça kocalar, yaşlı insanlar, ata sayılan kim varsa bu
evde ihtiramla gönül makamında ağırlandı. Yaşlılara verilen değer çocuk
yüzlerde çiçeklendi. Yaşlılara hürmet edildikçe ev bereketlendi. Bu sırları
yakalamış bir evin kapısıydım. Şimdiki zihinlerde ise giden kaybedilmemiştir,
gelenlerse daima eve, sofraya yüktür. Bu evden ahirete yollananlar “İyi
insanlar iyi atlara binip gittiler.” hikmetince bu evden nice aziz değerleri de
alıp gittiler.
Velhasıl “yer mülkünü” unutalı çok oldu. Kaybolan
değerler haritasında yerim neresidir? Bedenimin dili yok, kaybettiklerimi
sayamam, kaybettiklerim nerededir, oraya Kaf Dağından gidilir mi, bilemem.
Konuştukça kanıyor tenim. Kapıların mecazî kilitlerle kilitlendiği,
şifrelendiği dönemlere ait değilim. Huzurun mayalandığı iklimlerde yaşadım ben.
Kilitli kalmak acıtır bedenimi.
Komşuların aç yattığı, hatır gönül defterindeki
isimlerin silindiği, insanların biribirine tegafül eylediği nice abes zamanları
içinde barındıran evlerin demir kapıları! Sizlere de acımıyor değilim…