Tedbir dua ve Fetih - Sadık ILGAZ
İstanbul
Fatihi Sultan II. Mehmet, Osmanlı tahtına ikinci kez çıktığında (16 Şubat 1451)
henüz 19 yaşındaydı. 12 yaşında tahta ilk çıkışında en büyük hedefi o günkü adı
Konstantinopolis olan İstanbul’u almaktı. Zira İstanbul, hem Doğu ve Batı
arasında son derece önemli bir konuma sahipti hem de fethedene Nebevî müjde
vardı. İstanbul fethedildi ve bu fetih daima tedbir ve duanın gücünü
hatırlatır.
Bir sur ki geçit vermez
İstanbul, tarihte birçok güçlü devlet ve ünlü komutan
tarafından sayısız kez kuşatılmış, fakat hiçbirisi İstanbul’u almaya güç
yetirememişti. Bunun en temel nedeni Bizans’ın güçlü bir devlet oluşu kadar,
İstanbul’u koruyan yüksek ve kalın surlardı. Her ne yapılırsa yapılsın, bu
surlar aşılmadıkça, İstanbul’un düşmesi mümkün değildi.
Fakat önceki kuşatmalara nazaran, bu kez durum
farklıydı. Osmanlı’nın genç sultanı II. Mehmed’in azim ve kararı bu kez
imkansız görüneni mümkün kılıyordu.
Diğer taraftan Bizans eski gücünde değildi. Hem Osmanlı
Avrupa ve Anadolu’dan Bizans’ın dört bir tarafını kuşatmıştı, hem de Bizans’a
yardıma gelebilecek birçok Avrupalı devlet o esnada başka devletlerle
savaştaydı. Bu durum, tarihin gördüğü en büyük askerî dehalardan biri olan II.
Mehmet açısından kaçırılmayacak bir fırsattı.
Önce tedbir
Sonradan “Fatih” olarak anılacak olan II. Mehmet ilk
olarak haritalar eşliğinde olası bir kuşatmada neler yapılabileceğine dair
planlar yapmaya başladı. Fakat her ne olursa olsun, Bizans’ın güçlü surları
aşılmaksızın fetih zordu. Bu amaçla, Bizans ordusunda bulunan Urban adlı bir
Macar mühendis Edirne’ye getirtildi. Urban gerek Bizans’ın içinde bulunduğu
durumu, gerekse surların yapısını çok iyi biliyordu. Padişah, bu mühendise
Bizans’ın kıymet bilmezliğinin aksine iltifat ve ihsanda bulunmuş, düşünülen
büyüklükteki topları döküp dökemeyeceğini sormuştu. Urban ise Babil surları
kadar sağlam olsalar dahi surları yıkmaya muktedir olacak çapta havan topları
yapabileceğini belirterek padişahı rahatlatmıştı.
Önce silah, gerekli teçhizat... Tez elden gülleler ve
havan toplarının yapımına başlandı. Padişah ilk üretilen topların denenmesine
bizzat şahit oldu. Sonuçlar öylesine başarılıydı ki, tarih kitaplarının
yazdığına göre deneme sırasında atılan bir top nedeniyle korkunç bir ses çıkmış
ve Edirne’de camı kırılmadık tek bir ev dahi kalmamıştı.
Planın diğer aşamalarında ise İslâm ordusunun nereden,
nasıl, ne kadar asker ve silahla hücum edeceği, Bizans’a deniz yoluyla gelecek
yardımların nasıl önleneceğini de dahil birçok detaylı çalışma vardı.
Fetih için ilk teşebbüs
1452 yılında fetih için ilk büyük teşebbüse girişildi.
Savaş için hazırlanmış 30 gemi ve nakil vasıtalarından oluşan bir deniz filosu
Marmara’dan Boğaz’a gönderildi. Padişah da maiyetindeki vezirler ve
komutanlarla beraber İstanbul önlerine geldi.
Osmanlı’nın bu teşebbüsü Bizans’ta telaşa sebep olmakla
birlikte, Bizans yönetimi ve halkında gizli bir rahatlık da vardı. Zira
Bizanslılar aşılamayacağına inandıkları surlarıyla birlikte, Hıristiyan
aleminin en büyük kilisesi Ayasofya’nın nedeniyle Allah’ın kendilerini
koruyacağına, şehrin, hıristiyanlara ilahî bir hediye olduğuna inanıyorlardı.
Osmanlılar ise, Bizanslıların ne düşündüğüyle ilgilenmiyorlar, Hz. Peygamber s.a.v.’in
“Kostantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker,
fetheden komutan ne iyi konutandır.” müjdesine nail olmak için canla başla
fetih için çalışıyorlardı.
Osmanlıların şehir civarına gelişi sonrası yapılan ilk
önemli çalışma, kuşatma esnasında Bizans’a Karadeniz vasıtasıyla gelecek
yardımların önünü kesmek için Boğaz’ın en dar yerinde Yıldırım Beyazıt
tarafından 1393 yılında yaptırılan Güzelce Hisar’ın (şimdiki adı Anadoluhisarı)
karşısına bir hisar inşa etmek oldu. Bu hisar tamamlanınca Boğaz iki kıyıdan da
denetlenebilir duruma geldi ve Osmanlı’nın onay vermediği hiçbir gemi artık ne
maksatla olursa olsun Boğaz’dan geçemeyecekti.
Yoğun bir çalışmayla üç ay gibi kısa bir zamanda inşa
edilen bu hisara Boğazkesen adı verilmiş ve hisar daha yapılışından itibaren
gerekli etkiyi göstermişti. Boğaz’dan izinsiz geçmeye çalışan bir Venedik
gemisi tüm ihtarlara rağmen durmayınca hisardan atılan taş güllelerle
batırılmış, birkaç gemi de kıyıya çekilmişti.
Böylece Osmanlı Boğaz’a tamamen hakim olmakla birlikte,
Bizans’ın ana kaynaklarından birisi olan gümrük gelirlerinin bir kısmına el
koymuş oluyordu. Sultan, Firuz Ağa ismindeki bir komutanını kumandan olarak
atadığı bu hisara yaklaşık 400 civarında muhafız koyarak diğer planlarını uygulamaya
koydu.
‘Osmanlı kavuğunu yeğlerim’
İstanbul’daki hazırlıkların sonrası Sultan tekrar
Osmanlı’nın o zamanki başkenti Edirne’ye geçerek oradaki hazırlıkları
tamamlamaya karar verdi. Kışı burada geçiren Sultan, büyük toplar döktürmeye
devam etti. Macar mühendis Urban, Saruca ve Muslihiddin isimli Türk
mühendislerle çalıştı, gümüşle karışık devasa tunç toplar döküldü.
Osmanlı’nın bu hazırlıklarından her geçen gün kaygılanan
Bizans, durumun ciddiyetini anlayarak Avrupa devletleri nezdinde çeşitli girişimlere
başladı, tarihî hasmı olan Papalık’tan dahi yardım istedi.
Yardım çağrılarına Venedik ve Cenova olumlu cevap
verirken, Papalık ise Ortodoks ve Katolik olarak ikiye bölünmüş, iki farklı
kiliseye sahip Hıristiyan alemini birleştirmek için İstanbul’daki elçisi İzidor
vasıtasıyla Bizans İmparatoru Konstantin Dragozes’e teklif götürmüş, fakat
karşılığında “Katoliklerle birleşmektense İstanbul’da Türk kavuğu görmeye
razıyım” cevabını almıştı.
1453’ün Ocak ayı içinde Fransız askerlerin de bulunduğu
3000 kişiden oluşan iki Cenova kalyonu İstanbul önlerine yanaştı. Bu kuvvetin
gelişi Bizans’ta büyük sevince neden oldu. Cenevizli komutana yüksek mevkiler
verildi. İstanbul’u müdafaa edecek kara kuvvetlerinin başına da bu komutan
geçirildi. Papalık elçisi Kardinal İzidor da son noktada Bizans’ın yenilmemesi
için askerleri ile şehrin müdafaasında yer alacağını belirtti.
Bizans’ta bu gelişmeler yaşanadursun, Osmanlı ordusu tüm
hazırlıklarını tamamlayarak Edirne’den yola çıktı. Rumeli Beylerbeyi Karacabey’in
önderliğinde ağır silahlarla donatılmış on bin kişilik bir kafile 1453
Şubat’ının ilk günlerinde İstanbul’a doğru yola koyularak iki ayda İstanbul’a
ulaştı. Bu öncü kuvvetin gelmesiyle birlikte, Bizans, şehre giriş çıkış yapılan
tüm kapıları kapattı.
Öncü birliklerin ardından İshak Paşa ve İsfendiyaroğlu
İsmail Bey önderliğindeki Anadolu kuvvetleri de Nisan’ın ilk günü surların
karşısındaki yerlerini aldılar. Baltaoğlu Süleyman Bey komutasındaki 300’den
fazla savaş gemisi ise Gelibolu üzerinden Boğaz’a giriş yaparak, Dolmabahçe
kıyılarında demirledi. 2 Nisan’da son olarak Sultan II. Mehmet geldi ve Topkapı
civarında ordugâhını kurdu. İstanbul’a gelen tüm kuvvetlerin sayısı 200 bine
yaklaşıyordu.
Planlamalar gereği ordugâhın sağına İshak ve Mahmut Paşa
önderliğindeki Anadolu Sipahileri konuşlandı. Solda ise Rumeli askerleri
Karacabey komutasında konuşlandılar. Aynı zamanda padişahın kayınpederi olan Zağnos
Paşa ise Beyoğlu sırtlarına yerleşerek Galata muhasarasına memur edildi. Galata
ve Beyoğlu’ndaki Cenevizlilerin harekâtına buradaki kuvvetlerin engel olması
düşünülmüştü.
İlk top patladı
Osmanlı ordusunda bu faaliyetler sürerken, Bizanslılar, hıristiyanlarca
kutsal sayılan Paskalya’yı kutluyorlardı. Osmanlı ordusu taarruz için
Paskalya’nın bitmesini bekliyordu. Paskalya’nın sona ermesine yakın
ağır silahların şimdiki Bayrampaşa civarına yerleştirilmesiyle tüm hazırlıklar
tamamlandı ve Nisan ayının 5. günü İsfendiyaroğlu İsmail Bey, Bizans’a elçi
olarak gönderildi. Şehre kan dökmeden girilirse, halkın canına ve malına zarar
gelmeyeceği, aksi halde olacaklardan imparatorun sorumlu olacağı imparator Konstantin’e
bildirildi. Konstantin, “Mukadderatın önüne geçilemeyeceğini, son Bizans askeri
kalana kadar şehri teslim etmeyeceğini, şayet mağlup olursa da şerefiyle
ölmekten büyük mutluluk duyacağını” bildirdi. Konstantin’in bu cevabından bir
gün sonra, Sultan II. Mehmet’in emriyle ilk top Bizans surlarına atıldı ve tam
53 gün sürecek savaş böylece başladı.
Savunma halindeki Bizans kuvvetleri surların kapılarını
kapatmak dışında, Osmanlı taarruzuna karşı çeşitli savunma stratejileri
geliştirmişlerdi. Bu amaçla Osmanlı gemilerinin Haliç’e girememesi için
Galata–Eminönü arasına kalın bir zincir germişlerdi. Venedik, Ceneviz ve
Bizans’a ait 26 parçalık gemi filosu da Haliç’te duruyordu. Venedik sefiri Minoto
ve askerleri sarayı muhafaza ediyorlardı. Kardinal İzidor Kıbrıs ve Roma
Katoliklerinin başında Vlaherna sarayının alt kısmındaki surlarda mevzi
almışlardı. Katalonyalı askerler Marmara denizine bakan surlardan sorumluydu. Sarayburnu’ndaki
surlara ise Sultan II. Mehmet’in amcası olan ve II. Murat ile giriştiği taht
mücadelesini kaybedince Bizans’a sığınan Şehzade Çelebi Orhan memur edilmişti.
Haliç tarafındaki surlar ise Lükcas Notaras komutasındaki Giritli askerlerle
tarafından korunuyordu.
Savaşın ilk günlerine Osmanlı topları damgasını vurdu.
Bu toplar Bizans surlarında büyük tahribata sebep oluyordu. Sultan II. Mehmet
surları sürekli toplarla dövdürüyor, Bizanslılar ise süratle onarıyor ve
kapatamadıkları gediklere sığır derileri geriyorlardı. Bu suretle atılan
güllelerin boşluğa isabet edip tesirsiz kalmasını amaçlıyorlardı. Padişah, sur
içine bir an önce geçmek için her yolu deniyordu. Bu amaçla sur yüksekliğinde
ahşap kule de inşa ettirmiş, bu kuleden köprü ile surlara geçilmesi
hedeflenmişti. Fakat bu girişim başarılı olamadı.
Lodos yaman esince
Karada bunlar olurken, denizde de büyük bir hareketlilik
yaşanıyordu. 24 Nisan Cuma günü Bizans lehine önemli bir gelişme yaşandı.
Venedikli Kataneo kumandasında beş düşman gemisi erzak ve silahla dolu olarak
Boğaz’a giriş yaptı. Venedik kalyonları Osmanlı kalyonlarından yüksekti ve
askerleri zırhlıydı. İki taraf arasında çetin bir mücadele yaşanıyordu. Fakat
hava aniden kötüleşip de lodos çıkınca Osmanlı gemileri dağıldı. Venedik
kalyonları bu sayede o an gevşetilen zincirleri aşarak Haliç’e girmeyi
başardılar.
Sultan II. Mehmet’in Zeytinburnu’nda kızgınlıkla atını
denize sürmesine neden olan olayın bu olduğu tarihi kaynaklarda geçmektedir.
Çok kızan Sultan, olay sırasında tek gözünü de kaybeden Baltaoğlu Süleyman
Bey’i amirallikten azlederek, yerine Hamza Bey’i atadı. Gemilerin karadan
Haliç’e indirilmesini istedi. Dolmabahçe koyundan itibaren yağlı kızaklar
döşeterek 67 parça gemiyi Kasımpaşa’dan Haliç’e indirtti, akabinde hücum kararı
verildi. Çevik davranan Osmanlı denizcileri düşman gemilerinin bir kısmı
batırıp gerisine de hakim olarak Haliç’te hakimiyeti ele
geçirdiler.
Bu gelişmelerin yaşandığı sırada Bizans imparatoru Konstantin’den
sürpriz bir barış teklifi geldi. Elçi göndererek seneden seneye yüksek bir
vergi vermek şartıyla kuşatmanın kaldırılmasını istedi. Çandarlı Halil Paşa bu
teklifin kabulünü isterken, Akşemseddin, Molla Gürani ve Zağnos Paşalar karşı
çıktılar. Akşemseddin, Hz. Peygamber s.a.v.’in müjdesini hatırlatarak,
İstanbul’un mutlaka müslümanların eline geçeceğini yineledi.
Konstantin’in kâr etmeyen
entrikası
İlerleyen günlerde tükenmek bilmeyen Osmanlı hücumları
Bizans’ın gücünü ve moralini iyice tüketmişti. Surların gerisinde açlık ve
susuzluk baş göstermiş, herkes derin bir korkuya kapılmış, kiliseler dua
edenlerle dolup taşmıştı.
O günlerde beliren şiddetli gök gürültüleri ve yağmur
sebebiyle hurafeler yayılmış, kalın bir sis tabakası da çökünce İstanbul’u
koruduğuna inanılan meleklerin şehri terk ettiği konuşulmaya başlanmıştı. Vlaherma
sarayı yakınında yapılan ayinde mübarek sayılan Meryem Ana tasvirinin yere
düşüp çamura bulanması da uğursuzluk sayılmış, felaketin yakın olduğu söylenir
olmuştu.
Müslümanlar ise tam tersine moralliydi. 50. günün
sonunda İsfendiyaroğlu İsmail Bey tekrar Bizans’a elçi olarak gönderildi. Konstantin
şehri teslim ederse, kendisine Mora prensliğinin verileceği söylendi. Fakat Konstantin
teklifi yine geri çevirdi. Zira düşüncesi farklıydı. Osmanlı ordusu içine
gönderdiği casuslar aracılığıyla Macarlar ve İtalyanların şehre yardıma gelmek
üzere yolda olduklarını yayıyor, böylece vakit kazanmaya çalışıyordu. Bu
gelişme 24 Mayıs’ta yapılması düşünülen büyük taarruzu erteletti. Zira arkadan
geleceği düşünülen düşmanlar için müdafaa tertipleri ve planlar yapılmaya
başlandı. Fakat birkaç gün sonra iddiaların bir söylentiden ibaret olduğu
anlaşılınca Mayıs’ın 28’inde büyük taarruzun yapılacağı ilan edildi.
Bizans’ın sonunun yaklaştığı artık iyiden iyiye hissediliyordu.
Bizanslı devlet adamları imparatora bir Venedik gemisi ile şehri terk etmesini
bildirdiler. Fakat Konstantin onları korkmamaları, Allah’ın yardımının mutlaka
yetişeceği sözleriyle yüreklendirmeye çalıştı. Papazlar da son dakikada gökten
inecek bir şövalyenin onları kurtaracağını, Türkler Ayasofya önlerine dahi
gelseler, geri dönmek zorunda kalacaklarını anlatıyorlardı.
Ve şehre giriş
Büyük taarruzun ikinci günü olan 29 Mayıs Salı günü
Osmanlı askerleri Topkapı-Edirnekapı arasındaki surlardan tırmanarak İslâm
bayrağını surlara diktiler. Bu esnada bir yeniçeri gizli bir istihkam kapısı
keşfetti, bu kapıdan şehre girilmeye başlandı. Büyük çatışmalar yaşanıyordu.
İmparator Konstantin öldürüldü, cesetler arasında ayağındaki sırma ile işlenmiş
iki kartal arması ve erguvan renkli çizmelerinden tanındı. Rumlarla bir olup
harbeden Şehzade Orhan da, yeniçerilerin arasına karışıp kendini kaybettirmek
istedi ama muvaffak olamadı. Osmanlı askerleri şehre tamamen hakim oldu.
Böylece Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karıştı.
Galatalı Cenevizliler ivedilikle padişaha heyet gönderip
teslim olduklarını söylediler. Zağnos Paşa askerleriyle Galata’ya girdi.
Sonrasında Fatih şehre girerek Ayasofya’ya gitti. Orada ilk ezanı okuttu,
namazını eda ettikten sonra Allah’a şükürlerde bulundu.
Fetih sonrası üç gün üç gece zafer şenliği yapıldı,
Okmeydanı’nda ziyafet verildi. Fatih, yirmi gün burada kaldıktan sonra subaşı
(belediye başkanı) olarak Karıştıran Süleyman Bey’i tayin ederek, Allah Rasulü
s.a.v.’in övgüsüne mazhar olmanın huzuruyla yeni fetih hazırlıkları yapmak
üzere Edirne’ye doğru yola çıktı. Kostantiniyye ya da Kostantinopol artık
İstanbul, Sultan II. Mehmet ise Fatih olmuştu.