Zanlarımız ve Biz - Kürşat Salih YAMAN
“Bil ki
bir müslüman hakkında kötü konuşmak haram olduğu gibi, kötü zanna kapılmak da
haramdır. Kötü zan, aslını bilmediğin bir konuda müslüman kardeşin hakkında kötü
diye hüküm vermendir.”
Müslüman, hakkı bâtıldan ayıran kimsedir. Yani gerçeği
yalandan, doğruyu eğriden... Hak, kesin bilgiden, bâtıl ise zandan beslenir. Şu
halde zanna uymak bâtıla uymanın, kesin bilgiye uymak hakka uymanın alametidir.
Bir işin iç yüzünü bilmeden, ihtimallere dayanarak
verilen hükme zan diyoruz. Herhangi bir şey veya bir kimse hakkında, kesin
bilgi ve delile dayanmaksızın yapılan yorum, analiz, tahmin ve hükümlerin hepsi
zan kapsamına girer.
Peki zannın dinimizdeki yeri nedir? Zan denilen şey
tamamıyla kötü bir şey midir? Kulaktan dolma bilgilerle amel etmek de zanna
dahil midir? Bir kimse hakkında zanda bulunmak gıybet veya iftira olur mu?
Zan kötü müdür?
Öncelikle ifade edelim ki, zannın hepsi kötü değildir.
İyisi olduğu gibi kötüsü de var. Dinimiz zannın iyisini teşvik, kötüsünü
zemmetmiş, hatta günah saymıştır. Nitekim Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman
edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurat,12)
buyurur.
Bu ayetten yola çıkan meşhur alimlerimizden İmam Nevevî rh.a.
kötü zanda bulunmanın haram olduğunu söylemiştir. (Tefsîru’s-Seâlebî)
İmam Gazalî rh.a. de şöyle demiştir: “Bil ki bir müslüman
hakkında kötü konuşmak haram olduğu gibi, kötü zanna kapılmak da haramdır. Kötü
zan, bilmediğin bir konuda müslüman kardeşin hakkında kötü diye hüküm
vermendir.”
Zanlar ve gerçekler
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim zannın daha çok
müşriklerin uymayı alışkanlık edindikleri bir durum olduğunu haber verir.
Onların kesin bilgiye uymaktan çok zanna uymayı tercih ettiklerinden bahseder.
Çünkü zan kesin bilgiye ulaşmaktan daha kolay, daha zahmetsizdir. Yunus
Suresi’nin 36. ayetinde müşrikler için; “Onların çoğu zandan başka bir şeye
uymaz.” buyrularak bu hakikate dikkat çekiliyor. Ancak ayetin devamında; “Elbette
ki zan, haktan (gerçekten) hiçbir şeyin yerini tutmaz.” buyurulmakla zannın
mutlak gerçeğe halef olamayacağının altı çiziliyor.
Kulaktan dolma söze itibar
Günümüzde zannın daha çok kulaktan dolma laflarla
beslenmiş olanına rastlıyoruz. Hangi konuda veya kiminle ilgili olursa olsun,
biri bir şey söylemişse o sözün gerçek olup olmadığı araştırılmadan hemencecik
karar verildiği görülüyor.
Peki bir kimsenin bir olay veya şahıs hakkında “şöyle şöyledir”
diye haber vermesi; o şeyin gerçekten öyle olup olmadığına hükmetmemiz için
yeterli midir? Anlatılan şeyin doğruluğunu araştırmak gerekmez mi? Peki ya
anlatan kişi de gerçek diye aktardığı şeyi kulaktan dolma öğrenmişse? Ya
söylenen şey kasıtlı bir karalamadan ibaretse?
Şu halde hiçbir olay veya kişi hakkında aslını iyice
öğrenmeden, kulaktan dolma bilgilere dayanarak; “bu böyledir” diye hüküm
verilmemelidir. Hele ki bu haberi, günah işlemeyi alışkanlık haline getiren fâsık
biri söylemişse... Çünkü Cenab-ı Hak fâsıktan gelen haberin mutlak surette
araştırılmasını istemiş ve buyurmuştur ki: “Ey iman edenler! Eğer bir fâsık
size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir
topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurat,
6)
Günümüzde basın yayın organlarında haberlerden tutun da,
tartışma programlarına kadar hemen hemen her alanda bir şeyler söylüyor. Ve
maalesef söylenenlerin önemli bölümünün zan üzere bina edilmiş olduğu ortada.
Bugünkü yayıncılık anlayışında dile getirilen pek çok
konu ve hükmün zan mı gerçek mi olduğu araştırılmadan kabul edilmesi, hele de
başkasına aktarılması da vebaldir. Çünkü Rabbimiz, hakkında kesin bilgiye sahip
olmadığımız şeylerin ardına düşmekten bizi sakındırmış ve buyurmuştur ki: “Bir
de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme. Çünkü kulak, göz, gönül, bunların
her biri ondan sorumludur.” (İsra, 36)
Adalet ve faziletiyle “ikinci Ömer” diye anılan halife
Ömer ibn Abdülaziz, yanında birisinin fazilet ve iyiliği anlatıldığı zaman
sorardı:
– Anlattığınız o kişi, yanında bir kardeşinden
bahsedildiği zaman nasıl davranırdı?
– Onların kıymetini düşürür, haklarında kötü ve
lekeleyici ifadeler kullanırdı, derlerse, derdi ki:
– O adam anlattığınız gibi değilmiş!
Eğer:
– Onlardan iyilik ve güzellikle bahsediyor, derlerse:
– Allah’ın izniyle o adam anlattığınız gibi biridir,
derdi. (Tefsîru’s-Sealebî)
Zan ve gıybet ilişkisi
Biliriz ki bir kimsenin arkasından onun hoşlanmayacağı
şekilde konuşulduğu zaman bu konuşma ya gıybet olur ya da iftira. Eğer söylenen
şey o kişide bulunuyorsa bu gıybettir, bulunmuyorsa iftiradır. Dolayısıyla
hakkında zanda bulunulan şahsın gerçek durumu zanna uygunsa zan isabet etmiş,
fakat bu zannı dile getiren gıybet etmiştir. Eğer isabet etmemişse, bu defa
zanna dayanarak hüküm veren kişi, zan yürüttüğü şahıs hakkında iftirada
bulunmuş demektir.
Zanna dayalı konuşmanın sözlerin en yalanı olduğu ifade
edilmiştir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz s.a.v. “Zandan sakının! Muhakkak ki
zan sözlerin en yalanıdır.” (Buharî; Müslim) buyurmuştur.
İnsanız... Elimizde olmadan içimize iyi veya kötü birçok
düşünce doğabilir. Bundan kaçınmak mümkün değil. Önemli olan o düşüncelerin
kötü olanlarıyla hareket etmemek, onları başkalarına anlatmamak, böylece
onların da aynı hususta kötü düşünmelerine sebebiyet vermemektir.
İslâm zahire hükmeder
İslâm zahire, yani olayın görülebilen kısmına bakarak
hüküm verir. Kalbe göre hüküm vermek ancak Allah Teâla’ya aittir. Bunu Usame b.
Zeyd r.a. örneğinde açıkça görebiliyoruz. Bilindiği üzere bu mübarek sahabi,
bir savaşta kelime-i şahadet getirdiği halde düşmanı öldürmüştü. Kendince, ölen
adamın canını kurtarmak için şehadet getirdiğini zannediyordu. Mesele Peygamberimiz’e
intikal edince üzülmüş ve buyurmuştu ki: “(O adamın doğru mu yalan mı
söylediğini anlamak için) kalbini mi yardın?” (Nesaî)
Bu örnekten bir kez daha anlaşılıyor ki niyet okumaya
çalışmak, inancını tartmaya cür’et etmek, “asıl sen onun kalbine bak, içi
bozuk” gibi sözler söylemek tehlikeli ve yanlıştır.
Şüphe çekmekten uzak
Bu arada zan gütmemek kadar, zan altında kalmaya yol
açacak durumlardan uzak durmak da büyük önem arz ediyor. Çünkü günah işlememeye
dikkat ediyor olsak bile, günahkâr biriyle arkadaşlık yapmamız yahut alenen
günah işlenen yerlerde bulunmamız, hakkımızda kötü zanda bulunulmasına neden
olabilir. Dolayısıyla insanların bizi yanlış anlamasına, hakkımızda kötü
düşünmelerine fırsat vermiş olabiliriz. O halde zan uyandıracak hal ve
tavırlardan kaçınmalı, gerekirse açıklamada bulunmalıyız. Zira yanlış anlama
büyük ihtimalle şüpheye, o da zanda bulunmaya götürür.
Rasul-i Zîşan Efendimiz s.a.v. buna çok dikkat ederdi.
Bir gece mübarek hanımlarından Safiye r.a., mescitte itikâfta bulunan
Peygamberimizi ziyarete gider. Bir süre konuştuktan sonra ayrılmak üzere ayağa
kalkar. Peygamberimiz s.a.v. de onu kapıya kadar uğurlar. Tam o sırada Ensar’dan
iki genç oradan geçmektedir. Peygamberimizi görünce hızlanırlar. Peygamberimiz
s.a.v.:
– Biraz durun, der, bu kadın (eşim) Safiye bint Huyey’dir.
Gençler beklenmedik bir anda yapılan bu açıklamaya bir
anlam veremezler. Derler ki:
– Sübhanallah ey Allah’ın Rasulü!.. (Bunu neden
söylediniz?)
Efendimiz s.a.v. duruma şöyle açıklık getirir:
– Şeytan kanın damarda dolaştığı gibi dolaşır durur. Ben
onun kalplerinize bir kötülük atmasından, vesvese vermesinden endişe ettim. (Buharî,
Müslim, Ebu Davud)
Daima iyi zan
Özetlemek gerekirse, hakkında net bilgiye sahip
olmadığımız her ne varsa, o konuya dair fikir yürütmemiz, kulaktan dolma
haberlerle ahkâm kesmemiz, görmediğimiz bir şeyi görmüş gibi anlatmamız zandır.
Zannın iyisi iyi, kötüsü kötüdür.
Bir şey hakkında ille de zanda bulunacaksak iyi zanda
bulunmalıyız. Çünkü Peygamber Efendimiz s.a.v. buyurdular ki; “İyi zanda
bulunmak, güzel kulluktan ileri gelir.” (Ebu Davud)
Müslümana yakışan, karşısındaki insana iyi zanda
bulunması, kendisini ona nispetle daha aşağı durumda görmesidir. Karşısındaki
şayet çocuksa, kendine kıyasla daha az günah işlemiş olabileceğini, yaşlıysa
daha fazla ibadet yapmış olabileceğini, alimse daha fazla bilgi sahibi
olabileceğini düşünmesi gerekir.
Allah Teâla hakkında da iyi zanda bulunmak gerekir.
Çünkü bir hadis-i kudsîde Rabbimiz buyurmuştur ki:
“Ben kulumun zannı üzereyim. (Hakkımda) hayır zannederse
hayırla, şer zannederse şerle muamele ederim.” (Taberanî)