Tasavvuf Klasikleri - Sülemî’nin Risaleleri - Ali KAYA
Tasavvuf Yolunun Esasları
İşittim ki Şeyh Ebu Sehl’e tasavvuftan sorulmuş da:
“Tasavvuf itirazdan yüz çevirmektir.” demiş. O, gördüğü her asiye acır, dua
eder, ibadet ve taat edenlere saygı gösterir, belaya uğrayanlara, sanki kendisi
belaya uğramış gibi üzülür, şefkat eder. Halkın sığınağı, kederlilerin
barınağı, üzüntülülerin teselli edici arkadaşı, kaçanların vardığı yer olur.
Rabbiyle ünsiyet ettiği için kendisini gören de onunla ünsiyet eder, ona
ısınır. Efendisine ısınmasından, güvenmesinden dolayı görenler de ona ısınır.
Kimseye kibirlenmez, kimseyi azarlamaz, aksine bulundukları halde insanları mazur
görür. Müritlere merhameti, şeyhlere saygısı fazladır.
Allah Rasulü s.a.v.: “Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze
saygı göstermeyen bizden değildir.” demiştir. Allah’ın Rasulü küçüğe, büyüğe
dememiş, onları kendisine izafe ederek “küçüğümüze, büyüğümüze” demiştir. Onun
için sufilerin yoluna giren her küçüğe acır, ona Hakk’ın yolunu gösterir ve
imamlar rütbesine eren her büyüğe saygı gösterir. Allah Rasulü s.a.v.’e güzelce
uyar, gerek işlerinde gerek sözlerinde O’na aykırı davranmaz, onun yaptıklarını
yapar, sözlerini tutar. Çünkü “küçüğümüz”, iradenin hakikatine eren,
“büyüğümüz” de marifetin hakikatine erendir.
Kendisine gelene ikram eder, halini hatırını, kimden
edep almakta olduğunu sorar. Bir mürşidden edep öğrenmeyen battaldır
(tembeldir, yolda kalır). Bir mürşidin nazar ve şefkatine mazhar olmayan bir
şeye yaramaz. Kendisine geleni en güzel tarzda güzel ahlâk ile eğitir, ona acır
ve onu yolların en kolay ve en uygun olanında yürütür. Çünkü Peygamber s.a.v.:
“Allah şefkatlidir, şefkati sever. Şiddet ile yapılan işe vermeyeceği ecri,
şefkatle yapılan işe verir.” demiştir.
Öğrettiklerinin çoğunu sözleriyle değil fiilleriyle
öğretir ki, mürit eğer anlayışlı ise edep öğrensin. Eğer bu davranışı müridi
etkilemiyorsa onu sözleriyle ve öğütleriyle eğitir. Çünkü Peygamber s.a.v.,
kendisinin namazını gördüğü halde öğrenemeyen bedeviye: “Namaza kalktığın zaman
Allah’ın sana emrettiği şekilde abdest al, sonra şöyle yap...” demiştir.
Ashabının ise kendisini izleyerek edep öğrendiklerini görünce onlara: “Benden
gördüğünüz gibi namaz kılın.” demiştir. “Benim kıldığım gibi kılın” dememiştir.
Çünkü biliyordu ki kimse kendisi gibi namaz kılamaz. Zira onların yaptığı
ameller, kendisinin yaptığının hakikati karşısında şekilden ibaret kalırdı,
onlar O’nun işlerinin hakikatine erişemezlerdi. O, kendisinin zahir hükümlerine
uydukları takdirde yetişeceklerini (görevlerini yapmış olacaklarını) onlara
bildirdi. Çünkü onlar, iştiyak ve gayret makamındadırlar. İştiyakları ve
meyilleri fiillerine uymaktadır.
Taklitten Tahkike Geçiş
Hak yolcusu, iradesinde hakikate ererse bu halleri
birbirinden ayırt etmesi gerekir.
• Zühd (dünyadan yüz çevirme) ile yüz çevirir görünmeyi,
zoraki yüz çevirmeyi,
• Sabır ile sabırlı olmaya zorlanmayı,
• Yakîn yani gerçek bilgi ile yakîn bilgi edinmiş
görünmeyi, tam yerleşmemiş yakin bilgi edinmeyi,
• Takva ile kendini müttaki göstermeğe çalışmayı,
• Hüzün ile hüzünlü olmaya çalışmayı,
• Ağlama ile zoraki ağlamayı,
• Anlayış ile çaba harcayarak anlamayı,
• Korku ile korkmaya çalışmayı,
• Zevk (tatlı olan manevi hal) ile zevkli olmaya
çalışmayı...
Ve buna benzer halleri birbirinden ayırması nefsini, bu
hallerin mükemmel olanına alıştırması gerekir.
Çünkü bir şeyi zorla yapan, gönül huzuruyla yapanın
derecesinden daha aşağıdadır. Ne zaman ki Hak yolcusu bu makamlarda iyice
kuvvet kazanır, dışını ve içini kuşkulardan, töhmetlerden temizler, Allah’ın
yardımı da kendisine destek olursa, ona tasavvufun başlangıcı görünmeye başlar.
Ahlâk:
Yüce Allah’ın, Hz. Peygamber s.a.v.’e şu sözüyle emrettiği
davranıştır: “Affı al, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” (A’raf, 199) Hz.
Peygamber s.a.v. bu adab ile edeplenince yüce Allah ona: “Muhakkak ki sen büyük
bir ahlâk üzerindesin.” (Kalem, 4) demiştir. Ahlâk, ihvanın (yol
arkadaşlarının) kusurlarını düzeltmeye çalışmak, hatalarını affetmek,
özürlerini kabul etmek, günah olmayan hususlarda onlara yardım etmektir. Ahlâk,
idare etmek, kavgayı bırakmaktır. Ahlâk, müslümanların haklarını gözetmek,
ihvanın ahdini korumaktır. Onlar için yapılması gerekli olan şeyleri yapmaktır.
Marifet (İlahî bilgi):
Yüce Allah’ın vergisidir. Allah onunla arif kullarının
kalplerini aydınlatır. Bunun görünüşteki belirtisi hiç ara vermeden, usanmadan
ibadete sarılmaktır. Hz. Peygamber s.a.v. Hârise’ye: “Senin imanının hakikati
nedir?” diye sormuş. Hârise r.a. şöyle cevap vermiş: “Gecemi uykusuz, gündüzümü
susuz geçirdim, nefsimi dünyadan çektim.” Peygamber s.a.v. ona: “Arif oldun
(bildin) devam et.” demiştir.
Kalbinde dünyadan herhangi bir şey bulunan kimsenin
marifeti doğru değildir. Zira marifet doğru olduğu zaman ma’ruftan (bilinen
Allah’tan) başka bir şey bırakmaz. Marifet, Allah’ı, O’nun isimlerini ve
sıfatlarını, kudret ve iradesinin geçerliliğini bilmek, aza kanaat etmek,
(Allah’ın büyüklüğü karşısında) küçülmek, alçak gönüllü olmaktır. Marifet doğru
olunca, arifi marifetinden geçirir, arif bildiğinin farkında olmaz. Çünkü o,
Marufu (Allah’ın tecellilerini) görmeye dalmıştır.
Sufilerin Edebi
Sufilerin adabından biri de eceli gözetmek ve uzun emel
sahibi olmamaktır. Seri es-Sakatî k.s. şöyle demiş: “Ma’ruf Kerhî k.s., ezan ve
ikamet okurdu fakat öne geçip namaz kıldırmazdı. Etrafındakilerden birini,
Muhammed ibn Ebî Tevbe’yi namaz kıldırması için öne geçirdi. Muhammed:
– Eğer öne geçip, bu namazı kıldırsam bile bundan başka
size namaz kıldırmam, dedi.
Ma’ruf şöyle cevap verdi:
– Demek ki sen kendine bir sonraki namaza ulaşacağını
telkin ediyorsun. Uzun emelden Allah’a sığınırız, çünkü uzun arzu iyi amele
engel olur.
Ve Ma’ruf bir daha onun arkasında namaz kılmadı.
Sufî Ali ibn Abdurrahim şöyle demiş: “Kim ki uzun
arzusunu kısar, amelini tam yaparsa, onda kendisini meşgul edecek bir arzu
kalmaz.”
Sufilerin adabından biri de nefslerinin değerini
bilmeleridir. Cüneyd şöyle dedi: “Hakiki ilim kendi değerini bilmektir. Kim
kendi değerini bilirse kulluk ona kolaylaşır.”
Sufilerin adabından biri de vücut organlarını daima
emirlere uydurmaktır. Ebubekir el-Varrak şöyle dedi:
“Edep, konuştuğun zaman dilini korumak, yalnız kaldığın
zaman kalbini korumak, dışarıya çıktığın zaman gözünü korumak, yediğin zaman
boğazını korumak, uzattığın zaman elini korumak, yürüdüğün zaman ayağını
korumak ve bütün işlerinde vaktini korumaktır. Kim ki organlarını korumaz,
vaktini ihmal ederse onun uzuvları edepsizliğe gider. Kim vaktini korur,
sırrını gözetlerse Allah onun vakitlerini ve uzuvlarını korur.”