Binbir Damla - Yusuf YAVUZ
Ashab-ı Kehf
“Ashab-ı Kehf”, mağara arkadaşları demektir ki, bunların
macerası Kur’an-ı Kerim’de haber verilmiştir (Kehf, 9-26). İsa Aleyhisselam’dan
sonra “Dakyanus” adıyla bilinen putperest bir kral, herkesin kendisi gibi
putlara tapması için halka baskı yapmaya başlar. Onun çevresinden yedi kişi
olduğu söylenen mümin bazı gençler putperestlik baskısına tepki gösterip
direnirler. Kendilerinden ayrılmayan ve “Kıtmir” denilen bir köpekle birlikte
şehir dışındaki bir mağaraya sığınırlar. Orada Allah’a yalvarıp ibadet etmeye
başlarlar. “O yiğit gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz, bize tarafından
rahmet ver ve bizim için şu halimizden bir kurtuluş yolu hazırla, demişlerdi.”
(Kehf, 10)
Bu gençler geceleyin derin bir uykuya dalmışlardı.
Onların yerini öğrenen kral ve adamları korkudan bu mağaraya girememişler,
fakat içeride ölsünler diye mağaranın ağzını taşlarla tıkayıp kapatmışlardı.
İçeridekilerin uykusu ise üç yüz yıl kadar sürmüştür. Kur’an’ın ifadesiyle:
“Onlar mağaralarında üç yüz sene kalmışlar, dokuz (yıl) da eklemişlerdir.” (Kehf,
25)
Günün birinde bir koyun çobanı, koyunları korumaya almak
için mağaranın ağzını açmıştı. Ertesi gün ise mağaradaki gençler canlanıp uyanmışlar,
ancak bir gün uyuduklarını sanmışlardı. İçlerinden birini (Yemliha) biraz gümüş
parayla yiyecek ihtiyacı için çarşıya gönderdiler. Ne var ki gördüğü çevre eski
çevre değildi. O dönemde ise şehir halkı ve kralı inançlı ve iyi kimselermiş. Yemliha
asırlar öncesinden kalma gümüş parayı yiyecek almak için bir satıcıya uzatınca
bir şaşkınlık yaşanmış. Birlikte hükümdara gidip durumu bildirmişler.
Mağaradaki gençlerin birkaç asırlık macerasını öğrenen hükümdar ve adamları
onları görmek için mağaranın önüne gelirler.
Yemliha bilgi vermek için önce içeri girer ve olup
bitenleri arkadaşlarına anlatır. Onlar da Allah’a şükrederek artık dünyadan
ayrılmak isterler. Mahşerde uyanmak üzere hepsi ölüm uykusuna dalarak oracıkta
uzanıp kalırlar. Hükümdar da mağaranın yanında bir mabet/mescit inşa ettirir.
Ashab-ı Kehf’in yeri kesin belli değildir. İsim
listeleri de birbirinden farklıdır. Ashab-ı Kehf diye bilinen birçok mağaradan
Anadolu’da Tarsus ve Afşin, Ürdün’de ise Amman civarında Ashab-ı Kehf
ihtimaliyle ziyaret edilen yerler en meşhurlarıdır.
İbn-i Cerir, Camiu’l-Beyan (Beyrut 1988), 15/197-233;
Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (İstanbul 1970), 5/3222-3244.
Ashab-ı Uhdud
“Ashab-ı Uhdud”, hendek sahipleri demektir.
İslâmiyet’ten yüz yıl kadar önceki bir dönemde hak din üzerinde sabit kalan
mümin hıristiyanları dinlerinden döndürmek için ateş dolu uzun ve derin
hendeklerde yakarak işkence yapan (yahudi) kimseler hakkında Kur’an-ı Kerim’de
yer alan bir tabirdir. İlgili ayetlerde şöyle denilmektedir: “Kahrolsun hendek
sahipleri. Tutuşturulmuş ateşle dolu (hendekleri). Onlar da oturmuşlar hendek
başına. Seyrediyorlar müminlere yaptıkları (işkenceleri). Müminlerden intikam
almalarının sebebi de ancak Aziz ve Hamid olan Allah’a iman etmeleri.” (Buruc,
4-8)
Tarihte ateşle doldurulmuş hendek ve çukurlarda
zalimlerin icra ettiği yakma işkencelerinin defalarca tekrarlandığı
bilinmektedir. Bunların en meşhuru ise Necran’da (Yemen civarında) yahudi
hükümdarı Zünüvas tarafından yapılmış olan büyük işkencedir. Kur’an’da bildirilen
Ashab-ı Uhdud budur.
Rivayete göre Zünüvas, güçlü bir orduyla Yemen’den Necran
üzerine yürüyüp orayı ele geçirmiş (m. 523), Necran’da hak inanca bağlılığı
devam eden hıristiyanların Yahudiliği kabul etmesini istemiş, kabul etmeyenleri
çoluk çocuk ayırımı yapmadan ateşle dolu büyük hendeklerde acımasızca
yaktırmıştır. Derler ki o müminlerin içinde, yanında üç çocuğuyla birlikte bir
kadın da vardı. Birisi henüz süt çocuğuydu. Kadıncağıza: “Dininden dön. Yoksa
seni çocuklarınla öldürürüz.” dediler. Kadın bu zalimane teklifi
kabul etmedi. Önce büyük çocuklarını ateşe attılar, kadın yine dönmedi. Sonra
küçük çocuğu ve annesini de o azgın ateşe attılar. Bu şekilde yakılan mümin
sayısı yirmi bin civarındaymış.
Anlatıldığına göre Hz. Ömer r.a. zamanında Necran
harabelerinde yapılan bir kazıda -Necranlı hıristiyanların başkanıyken
öldürülen- Abdullah ibn Samir’in cesedi bulunmuş. Ceset oturmuş vaziyette ve
başındaki yarasını eliyle kapatmıştı. Eli başından çekilince kanı akıyor,
serbest bırakılınca tekrar elini yarasına koyuyormuş. Parmağında ise “Rabbim
Allah’tır” yazılı bir yüzük varmış. Bu durum derhal bir mektupla halife Hz.
Ömer’e bildirilmiş ve ne yapılacağı sorulmuş. Halife de cevabî mektubunda, onu
olduğu gibi bırakıp gömmelerini istemiş ve ceset o haliyle tekrar gömülmüştür.
İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 8/366-371; İbnü’l-Esir,
el-Kâmil fi’t-Tarih, 1/425-431.
Ashab-ı Fil
“Ashab-ı Fil”, fil ordusu demektir. Habeşistan
krallığının Yemen valisi Ebrehe, M. 570 yıllarında San’a şehrinde “Kulleys” adı
verilen muhteşem bir mabet yaptırmıştı. Maksadı Kâbe’ye rağbet gösteren Arap
halkının ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma tepki gösteren bir adam da
gecenin birinde Kulleys’e girip içine pislemişti. Bu hakarete çok öfkelenen ve
koyu bir hıristiyan olan Ebrehe gidip Kâbe’yi yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce
asker (altmış bin olduğu söylenir), Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka
fillerle Mekke’ye doğru yola çıktı. Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup
ederek ilerledi. Taif şehrine gelince askerlerin bir kısmını Mekke’ye gönderdi.
Onlar da Peygamber Aleyhiselam’ın dedesi ve Kureyş’in reisi Abdülmuttalib’in
iki yüzü aşkın devesiyle ahalinin hayvanlarını sürüp götürdüler.
Bu olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe’yle görüştü.
Develerinin geri verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki: “Benden develerini
istiyorsun da Kâbe’den hiç söz etmiyorsun. Halbuki ben onu yıkmaya geldim.”
Aldığı cevap şudur: “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’yi de koruyacak sahibi
vardır!”
Bu görüşme sonrasında develer geri verildi. Mekke halkı
bu güçlü orduyla savaşamayacağı için anlaşma gereği dağlara çekilip olacakları
beklemeye başladı. Ebrehe’nin ordusu büyük fili önden sürerek Mekke sınırına
dayandı. Kâbe’yi -halatla bağlayıp fillerle çekerek- yıkmak istiyorlardı. Bu
sırada Ebrehe’nin yol kılavuzlarında Nüfeyl b. Habib, koca filin kulağından
tutarak şöyle bir şey söyledi: “Ey Mahmud çök! Sakın ileriye gitme, sağ salim
geriye dön!” Sonra da koşarak dağa çıktı.
Mekke’ye girişte büyük fil direndi, zorlanınca yere
yattı. Onu bir türlü Kâbe’ye doğru yürütemediler. O anda sürü halinde “Ebabil”
kuşları ortaya çıktı. Her birinin ağzında ve ayaklarında nohut gibi birer taş
vardı. Bu taşları ordu üzerine mermi gibi boşalttılar. Kime rastlarsa delip geçiyordu.
Askerlerin çoğu öldü. Fil ordusu dağılarak Yemen’e döndü. Ebrehe de dönüşte
öldü. Kâbe ise olduğu gibi kaldı. Kur’an’da Fil suresi bu olayı anlatır.
(Ebabil kuşlarına akıl erdiremeyen bazı çok bilmiş
yorumcular, bunların öldürücü mikroplar veya volkanik lavlar olarak
açıklanabileceğini ileri sürmüşlerdir.)
el-Ezrakî, Ahbaru Mekke (Mekke 1994), 1/136-154; Eyyub
Sabri Paşa, Mir’atü’l-Haremeyn (İst. 1301), 1-2/443-458.