Aşk Ölür İddia Olur - T Ziya ERGUNEL
“Gel
vücûdun âteş-i aşk-ı Habîbullâh’a yak
Çeşm-i kalbi ol ziyâdan feth idüb Mevlâ’ya bak.
(Şeyh Mustafa Zekai Efendi)
[Vücudunu, (bütün maddi varlığını), Allah’ın
Sevgilisi Rasul-i Zîşan Efendimiz s.a.v.’e (duyduğun) aşkın ateşiyle yak ki
kalp gözünü açıp (bu aşk ateşinin) aydınlığında Mevlâ’yı görebilesin.]
İhsan, “rütbetü’l-ulyâ”dır. Yani bir müminin imanda
ulaşabileceği en yüksek mertebe... İnsan bu mertebede “Allah’ı görüyormuş gibi”
kulluk edebilme mazhariyetine erişiyor. Ümmî Sinan Tekkesi meşayıhından
Üsküdarlı Mustafa Zekai Efendi, işte bu mazhariyete nailiyetin, ihsan
mertebesinin yolunu gösteriyor bize: Rasulullah s.a.v.’i aşk derecesinde
sevmek!
Mevlâ’yı görmek, O’nun varlığına, birliğine, kudretine,
her yerde hâzır ve nâzır olduğuna kalp ile şahadet eylemektir. Bu müşahede baş
gözüyle değil çeşm-i kalple (kalp gözüyle) olur. Fakat fani varlığından
sıyrılamamış, kalbine dünyayı yığmışsa eğer; insanın kalp gözü kapanmış,
basireti bağlanmış demektir. Beşeriyetimizin galip gelmesi kalp gözümüze perde
indirir. Dünya vârından ibaret bu perde, kalbe göz açtırmaz. İki cihan serveri Habibullah
s.a.v.’e aşk ile ittiba gayretidir ki, bir arınma vesilesi olarak, önündeki
bütün perdeleri kaldırıp kalp gözümüzün açılmasına imkan verir.
Rasulullah s.a.v.’e duyulan aşk, ateşiyle engelleri
yakıp kalp gözümüzü açmakla kalmaz, ışığıyla görmemizi de sağlar. Malum, görmek
için göz yeterli değildir; ışık da olmalıdır ki görme fiili gerçekleşebilsin.
Hülasa, Mevlâ’yı görmek, kelime-i şahadetin kalp ile tasdikidir. Kalp gözüyle
müşahedeyi gerektirir. Böyle bir müşahede ise hem kalp gözünün açık olmasına,
hem de görmeye imkan veren bir aydınlığın varlığına bağlıdır. Bu sebeple ancak Rasulullah
s.a.v.’in muhabbetiyle tutuşanlar, masivayı yakıp karanlıkları aydınlatan bir
hoşça yangının ateşiyle ihsan mertebesinde safa sürebilirler.
Mustafa Zekai Efendi’nin bu beyti aslında, “Sizden
herhangi biriniz, ben ona nefsinden (kendi canından), evladından, ehlinden ve
bütün insanlardan daha sevimli olmadıkça (kâmil manada) iman etmiş olmaz.”
hadis-i şerifinin başka kelimelerle tekrarından ibaret. İmanın kemâl derecesi
için şart koşulan, “Hz. Peygamber s.a.v.’i bu dünyadaki herkesten ve her şeyden
daha çok sevme” keyfiyeti bir aşk halidir. Madem ki haldir, kuru iddia ile
olmaz.
Aşk, sevgiliye kayıtsız şartsız bağlanmanın yakıcı
iştiyakıdır. Hesapsız, pazarlıksız vefadır. Şeksiz şüphesiz sadakattir. Neye
mal olursa olsun, sevgilinin bir dediğini iki ettirmemektir aşk. Hakiki aşkta
sadece mâşuk vardır.
Âşık, aşk denilen ateşte pervaneler gibi yanarak
vücudunu yok etmiştir çünkü. Âşığın vücudunun yok olması, iradesinin, beşerî
taleplerinin, şahsî görüşlerinin, “ben” dediği müstakil bir varlığının yok
olması; daha doğrusu bütün bunların sevilenin iradesi yanında hiçbir kıymet
taşımamasıdır.
Sevgilinin izinde, O’nun aşkıyla yanarak yürüyenlerin,
hallerini dil ile anlatmaya, âşıklık iddiasında bulunmaya ihtiyaçları da
yoktur, mecalleri de... Hasret, dilde kalmaz, pervasız bir yürüyüşle aramaya
sevk ederse samimi bir muhabbetin, ateşli bir aşkın tezahürü olur. Yâd edilen
aşk, artık hal olarak yaşanan bir aşk değildir. Hele de belli bir haftaya
sıkıştırılan anmalar, muhabbet eseri olsa dahi, senenin geri kalan haftaları
kadar bir nisyanın, dolayısıyla ateşsiz bir aşk iddiasının itirafıdır. Ateşsiz
bir aşk ne masivayı yakıp kalp gözümüzün açılmasına, ne de yürüyeceğimiz yolun
aydınlatılmasına yetebilir.
Bizim irfanımızda aşk, yavan bir romantizm edebiyatının
değil, pişerek olgunlaşmanın, kemalâta yürümenin vesilesidir. Aşkın varlığının
yegane delili, istikamet üzere olmaktır. Zaten ayet ve hadislerde Hz. Peygamber
s.a.v.’i kendimizden, diğer bütün insanlardan ve dünyalıklardan daha çok
sevmemiz, istikamet bulabilmemiz için telkin edilmiştir. Bizi ihsan mertebesine
çıkaracak dosdoğru yol ancak O’nun izleri sürülerek yürünebilir.
Kutlu Doğum Haftalarını, kandilleri, sohbetleri,
konferansları.. belki muhabbetimizi sorgulamanın fırsatı olarak değerlendirmek
gerekiyor. Yavaş da olsa yürüyüp mesafe alıyor muyuz, yoksa “iki günümüz
birbirine denk” midir? “Peygamber bize ne verdi ise alıyor, bize
neyi yasakladı ise ondan kaçınıyor” muyuz? O’nun verdiğini alır, yasakladığından
kaçınırken “yüreklerimizde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyet” halini
yaşıyor muyuz? Tevbe suresinin 24. ayetinde sorulduğu gibi, “Babalarımız,
oğullarımız, kardeşlerimiz, kadınlarımız, kabilemiz, kazandığımız mallar, kesada
uğramasından korktuğumuz ticaretimiz, hoşlandığımız meskenler, bize Allah ve Rasulünden,
Allah yolunda cihattan daha sevimli” midir, değil midir? Daha
sevimliyse eğer, müminlere hitaben gelen bu ayet, hem bırakın ihsan
mertebesini, “böylesi bir fâsıklar topluluğuna Allah’ın hidayet nasip
etmeyeceği”ni haber veriyor, hem de şu ilahî tehdide muhatap kılıyor
bizi: “Öyleyse Allah’ın emri (azabı) gelinceye kadar bekleyin!”
Beklenen gelmemişse, aşk ateşinin aydınlığında istikamet
üzere yol alınıyorsa, müslümanların yaşadığı zillet, sekînet
yoksunluğu, çatışma, savrulma ve sapmalar, başımızdaki bunca bela neyin nesidir?