Yol Bilenin Elinden Tutarak - Mehmet ILDIRAR
Nakşibendiyye
yoluna bağlı olanlar Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat alimlerinin bildirdiği gibi
inanır ve ibadetlerini de ona göre yaparlar. Hz. Peygamber s.a.v.’in Ashab-ı Kiram’a
öğrettiği, onlardan Tabiîn’e, Tabiîn’den de bize kadar ulaşan yoldan sapmazlar.
Bu yolun esası, yüce dinimiz İslâm’ın hükümlerini
muhafaza etmektir. Bu yüzden ihtiyaç hissedilen konularda bilgi sahibi olmak ve
onunla amel etmek herkes için gerekir. Dinin hükümleri doğru bilinip
uygulanmalıdır.
Çirkin ya da hatalı, yani mekruh olan bir işi bilip terk
etmek, zikirden, tefekkürden, murakabe ve teveccühten daha kıymetlidir. Zaten
zikrin fikrin bütün gayesi, hayatı Rasulullah s.a.v.’in bildirdiklerine uygun
hale getirmektir.
Tasavvuf yolunun bütün usulleri buna ulaşmak içindir.
Mürşidin varlık sebebi de budur. O, bağlılarının idrak sahibi bir akla, uyanık
bir kalbe ulaşmaları için gayret eder.
Edinilen bilgilerin kalbe yerleşip tesir etmesi, hak ve
hakikatin anlaşılması için kâmil bir velinin manevi tasarrufu gereklidir.
Meşhur velî Ebu Ali Dakkak hazretlerine göre, anne ve baba olmadan bu dünyaya
doğum olmadığı gibi, bir mürşidin terbiyesine girmeden de kalbin mana alemine
doğması zordur.
Muhyiddin Arabî hazretleri de kâmil ve mükemmil bir
mürşide bağlanmanın her mümin için zorunlu olduğunu söylemiştir. Muhammed b.
Süleyman Bağdadî de şöyle buyurmaktadır: “Zahir ilmini öğrenmiş olmak insanı
bâtın ilmini öğrenmeye ihtiyaçsız hale getirmez. İnsanın selim bir kalbe
ulaşması için bâtın ilmini öğrenmesi gerekir.”
Zahir ilmiyle yetinmeyip bâtın ilmine ulaşmayı emreden
dört mezhebin çok sayıda büyük alim ve velileri vardır. Hanefî alimlerinden İbnü’l-Hümam,
Şiblî, Hayreddin Remzî, Hamevî; Şafiî alimlerinden İzzeddin Abdüsselam, İmam
Gazalî, Taceddin Sübkî, İmam Süyutî, Şeyhülislam Kadı Zekeriya; Malikî ialimlerinden
Hasan Şazelî, Seyyid Ebu’l-Abbas Musî, Ataullah İskenderî; Hanbelî alimlerinden
Abdülkadir Geylanî, Şeyh İbnu’l-Buharî (Allah cümlerine rahmet etsin) bunlardan
bazılarıdır.
Bu zatlar bâtın ilmine ehil olan kimselere yakınlık ile,
seyr-i süluk ile, doğru itikat ve ihlâs ile, fena hallerden faziletli işlere
avdet ile bâtın ilmini tahsil ettiler. Sonra kendileri de bu ilme kaynak oldular.
İmam Gazalî hazretleri Bağdat’taki Nizamiye
Medresesi’nden ayrılarak onbir sene Şam’da, Kudüs’te, Medine-i Münevvere’de
nefsini tezkiye ve kalbini tasfiyeyle meşgul oldu. Bir keresinde bir alim,
üzerinde yamalı elbise, elinde ibrikle İmam Gazalî’yi gördüğünde “Medresede
kalıp ders verseydin bundan iyi olmaz mıydı?” demiş. İmam Gazalî şöyle
cevaplamış: “Allah’ın saadeti gönlüme doğdu. İradem elimden gitti. Aklım vuslat
güneşine yöneldi.”
Sonra medreseye müceddit olarak döndü. Şöyle söylüyor:
“Benim medreseye dönmem tahsilime devam için değil, öğrendiğim manevi ilmi
öğretmek içindir.”
Abdülvehhab Şaranî hazretleri de şöyle demiştir:
“Alimler, Allah’ın huzuruna kalp huzuruyla çıkmayı engelleyen sıfatlardan
kurtaran bir kâmil mürşide intisap etmenin gerekli olduğuna icma ve ittifak
etmişlerdir.”