Tencere - Serhat ALBAMYA
Gariban Tamircinin Acılı Hayatı
Bir ağabeyimiz anlatıyor:
Tatil için eşimin memleketine gitmiştik. Şehirde
dolaşırken arabanın tekeri patladı, söküp tamircilerin bulunduğu sokağa
götürdüm. Bir kaç dükkan arasında gözüme çarpan en eski, en gariban olanına
girdim. “Madem birine para kazandıracağım, gariban olan kazansın..” diye
düşündüm.
İçeri girince, karşılaştığım tamircinin tipi, ne kadar
isabetli bir karar aldığımı doğrular gibiydi. İş elbisesi yırtık pırtıktı,
kendisi de sefaletten çökmüştü. Tamirci tekerle uğraşırken ben de etrafa
bakındım. Dükkan da adamın bu halini desteklercesine eski ve perişandı. Adama
daha da acıdım ve işini bitirdiği gibi parasını verip “hayırlı işler” diyerek
çıktım. Bir garibana yardımcı olmanın huzuru çökmüştü içime.
Akşam olunca hanımla sahile indik, yürüyorduk. Kimsenin
olmadığı sahil şeridinin sessizliğini kıyıdan gelen müzik sesi bozuyordu. Sesin
geldiği yere bakınca oranın bir gazino olduğunu anladım. Gümbür gümbür
canlı müzik eşliğinde bir kaç kişi göbek atıyordu. Buraya kadar her
şey normaldi ama bir tuhaflık beni olduğum yere mıhladı.
Yemeklerle donatılmış masanın kenarında göbek atan kişi
gündüz gittiğim tamirciydi. Hanıma durumu anlatınca güldü ve o tamircinin
kasabadaki sayılı zenginlerden olduğunu, birkaç evi ile bir de yazlığının
bulunduğunu söyledi. Anlattığına göre sık sık bu gazinoya gelir eğlenirmiş,
tamir işini ise hobi olsun diye yapıyormuş.
Bir an adamın dükkanı ve o gariban hali gözümün önüne
geldi, sonra kendi saflığımı düşündüm. Demek ki görünüşe aldanmamak
lazım...
Bir Gezginin Günlüğü - 9
Yaşlı adamın isteği üzerine halıların üzerinde
toplayacak ufak tefek bir şeyler aradım. Fakat temizlenmesi gereken pek bir şey
yoktu. Yaşlı amca bu tertemiz mekanda süpürecek bir şey bulmaya çalışırken
yaşadığım zorluğu fark etmiş olacak ki yanıma geldi ve gülerek bir şeyler
söylemeye başladı.
Bir yandan süpürgeyle dolanıyordum bir yandan da içerideki
heybetli yapıya bakıyordum. Üzerinde çok güzel desenler olan, taç şeklinde bir
yapıydı. Benim bu yapıya hayran hayran bakmamı fark eden amca bir şeyler
söyledi fakat anlayamadım. Sanki o da içeride süpürecek bir şey olmadığını
biliyordu da beni sırf içerisini görmem için davet etmişti.
Yaşlı amcayı anlar gibi yaparak gülümsedim, o da bana
“Markete girmek nasip olmaz her kişiye..” gibi bir şey dedi. “Demek buranın adı
marketmiş! Bir şey daha öğrendim..” diye sevinerek dışarı çıktım.
Sedat’a bunları anlattığımda yüzünü garip bir hal aldı.
Bir yandan gülecek gibi oluyor bir yandan da hayretini gizlemeye çalışıyordu.
– Sende de ne kısmet varmış yahu! diyerek elini omzuma
koydu. Sonra da kendini tutamayıp bana sarıldı.
Anladığım kadarıyla bu ülkedeki insanlar mutlu
olduklarında bizim insanlarımızdan daha abartılı tepkiler veriyorlar.
Sevindikleri zaman bu her hallerinden belli oluyor ve hemen kucaklaşmak,
sarılmak istiyorlar. Nedense bu hareketleri hiç yapmacık gelmiyor, samimiyetten
olsa gerek. Sedat da böyle biri, gayet samimi. Hatta sadece Sedat değil, bağ
evinde ve bu köyde karşılaştığım birçok insan öyle. Genellikle yüzlerinde bir
tebessüm var, birbirlerine sürekli selam veriyorlar. Üç beş kişi bir araya
gelince hemen sohbete dalıyorlar.
Sedat’ın beni kucaklamasıyla aklımdan böyle şeyler
geçti. Bu insanlar, bu köy, bütün bu “tuhaf gibi” olan ama beni nedense hiç
rahatsız etmeyen olaylar... Sedat bana sarılmayı bırakıp olduğum yerde biraz
beklememi söyledi. Kısa süre sonra da elinde poşetlerle geri döndü. Bağ
evindeki arkadaşlarının siparişleriymiş. Poşetlerden birkaçını elinden aldım,
yola koyulduk. Köyün girişine doluşmuş otobüslerin yanından geçip boş yolda
sakin sakin ilerlemeye başladık. Sedat sanki içinde tutmakta zorlanıyormuş gibi
sordu:
– Market’ın içi nasıldı? Güzel miydi? Kokusu nasıldı,
anlatsana...
Devam edecek...