Tencere - Serhat ALBAMYA
Facebook Teyzeler
Geçen sayılarda “Google ana”lardan bahsetmiştik. O
yazıyı okuyanlar mutlaka çevrelerindeki Google anaları tespit etmiştir. Hepsine
saygılar sunuyor, ellerinden öpüyoruz. Bu sayımızda tenceremize düşenler ise “Facebook
teyze”ler.
Bildiğiniz gibi internette Facebook sitesinden eşi,
dostu, akrabayı, ilkokul arkadaşlarımızı bile bulmamız mümkün. İnsanlar bu site
üzerinden iletişim kuruyor, halini keyfini anlatıyor, hasret gideriyor. Hatta
bazı insanlar yüz yüzeyken birbirleriyle konuşmadıkları halde bu sitede
canciğer kuzu sarması olabiliyorlar.
Facebook teyzelere geliince...
Onlar iş ya da okul dönüşü evinize, sıcak yuvanıza
döndüğünüzde hiç beklemediğiniz bir zamanda salonun baş köşesinde gördüğünüz
insanlardır. Onlar telaşlı bir akşamüstü annenizle birlikte pazara
çıktığınızda, sizi durdurup saatler süren bir sohbetin açılışını yapan
teyzelerdir. Karşınıza beklenmedik bir anda çıkarlar ve hem kendi hayatlarını
hem de sizin hayatınızı özetleyiverirler...
Siz onların hakkında hiçbir şey bilmeseniz de onlar sizi
doğduğunuz zamandan itibaren tanıyorlardır. Ne zaman onlardan biriyle
karşılaşsanız anneniz size sorar:
– Tanıdın mı yavrum bu teyzeyi?
Siz haliyle tanımadığınızı çaktırmak istemezsiniz ama o
sizin bu halinizi anlar, hemen atılır:
– Yavrım nasıl tanımazsın, sen daha emeklerken ben seni oynatırıdım.
İki yaşına gelene kadar bizim evden çıkmadın. Benim büyük oğlan Mithatnan
oynamayı da ne çok severidin. Şimdi o askerden geldi iş ariye. Siz bizim yan
evden taşındıktan sonra oraya Gülnur’un kaynı taşındı, sağosunlar sizi pek
aratmadılar ama onun kardeşi yok mu Ekrem... Ah o adam neler çektirdi
millete... Ha, Gülnur dedim de onun ufak kızı vardı, Elif... Geçen yaz sen kalk
kocaya kaç... A aaa, halbuki nasıl da sessiz sakin bir kız idi...
(Burda kesiyorum. Eğer kesmezsem Zekai abi beni arayacak
ve “Serhat yazı yine uzun olmuş, neresinden kırpalım?” diye soracak. Ama ne
yapayım Zekai abi, Facebook teyze bu, hiç susar mı?)
Bir Gezginin Günlüğü - 8
Yaklaşık bir yirmi dakika sonra köyün meydanına gidip
Sedat’ı beklemeye başladım. Namaz tahmin ettiğimden daha uzun sürmüştü.
Camideki insanlar dışarı çıkarken birkaçının tek ayak üzerinde sektiğini fark
ettim. Sanki ayakları uyuşmuştu. Anlam veremedim. Sedat gelince ona, camiden
çıkan bazı insanların neden sekerek yürüdüklerini sordum, o da bana “İçeride
çorba içtik, bizim çorba biraz başkadır o sebepten..” diyerek güldü. Daha sonra
bana aç olup olmadığımı sordu, aç olduğumu söyleyince de birlikte pideciye
girdik.
Pidelerin gelmesini beklerken Sedat’a şöyle bir bakıp
içimde tutamadığım soruyu sordum.
– Sedat, hem çorba içip geldin, hem de şimdi iki pide
sipariş ediyorsun. Buna rağmen sende kilodan eser yok. Yediğini nasıl
eritiyorsun?
Sedat birden gülmeye başladı.
– Hizmettendir hizmetten, dedi.
O hizmet deyince aklıma az önce gittiğim yer geldi ve
hemen anlatmaya başladım:
– Ben de az önce yolun sonundaki markete gidip hizmet
yaptım, diye atıldım.
– Hangi market? Ne hizmeti, diye sorunca da yolun
sonundaki türbeyi tarif ettim.
Sedat ciddi olup olmadığımı sordu. Ben de içeri girip
yerleri hizmet yaptığımı söyledim. Sedat beni tanıdığından beri birçok şeye
şaşırıyor ama bu sefer hepsinden çok şaşırmıştı. Neden markete girmeme
şaşırdığını bilmiyorum ama içerisi hoşuma gitmişti.
Yarım saat önce türbeye girdiğimde yaşlı bir adam beni
kapıdan içeri davet etmişti. Daha ne olduğunu anlayamadan bana süpürgeyi
gösterdiğini ve:
– Hizmet yap kurban, hizmet yap, dediğini fark ettim.
Girdiğim bu mekanın atmosferi beni çok etkilemişti, bu
yüzden yaşlı adama ancak bir müddet sonra cevap verebildim. Ben;
– Hizmet yapmak??? diye sorunca bana gülerek:
– Yaa kurban, aynen öyle, hizmet yapmak, dedi ve benden
o büyük mekanı süpürmemi istedi.
Bunu yapmam gerçekten iyi oldu çünkü yeni bir Türkçe
kelime öğrendim: “Hizmet yapmak”. Demek ki bizim yerleri temizleme işimize
onlar “hizmet yapmak” diyordu. Ama bağ evinde de üzüm toplayanlar da hizmet
yapıyoruz diyorlardı. Yine kafam karıştı. Demek burada ne yapsan adı hizmet
yapmak oluyor.
Devam edecek...