Dünya Hali - Halil AKGÜN
Gündemi Yakalamak
Memleketin gündemi yine sıkıştı. Her gün yeni bir
olayla, yeni bir skandalla çalkalanıyoruz. Yargı krizinden yeni anayasaya,
cumhurbaşkanının görev süresinden, üniversiteye girişte katsayı kargaşasına,
darbe girişimlerinden Ermeni protokollerine, işsizlikten Kıbrıs sorununa
onlarca konu... İnsan bazen zihninin iğdiş olduğunu, aklının tutulduğunu
zannediyor.
Neden böyle? Türkiye gibi karmaşık ve dinamik bir ülkede
hiçbir sorunun tek cümlelik bir cevabı yok. Ama herhalde en önemlilerinden
biri, normalleşme yolunda çok yavaş mesafe almamız. Normalleşme yolunda atılan
her adımın karşısına akla hayale gelmedik engeller çıkıyor. Kimi bunu devleti
korumak adına yapıyor, kimi de kendi menfaatlerini…
Herkes bu ülkede adil, eşitlik ilkesine dayalı,
paylaşımcı bir düzenin nasıl olması gerektiğini biliyor. Türkiye’nin nerede
olması gerektiği bir sır değil. Fakat oraya nasıl gideceğimiz konusunda
anlaşamıyoruz. Çünkü kimse rahatının bozulmasını istemiyor. Herkes bir mevzi
kapmış ve “asla vermem” diyor.
Ancak milletin derin sesine kulak verildiği zaman
Türkiye’de adil ve kalıcı bir düzen kurulacak. Bu sesin ne olduğunu da herkes
az çok biliyor. Bu sese kulak verdiğimiz dönemlerde bu ülkede huzur, barış,
kardeşlik, dostluk, güven, muhabbet oldu. Bu sese kulağımızı tıkadığımızda
yaralandık, zayıfladık, daraldık, küçüldük. Biz bu ülkenin manevi değerlerine
sahip çıktığımız oranda kendimiz olduk.
Türkiye’nin sıcak gündemi bu konular üzerinde kafa
yormamıza imkan vermiyor. Çünkü hepimiz bu sıcak ama aslında yapay gündemi
takip etmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Gündemin gerisinde kalırsak
olayların, süreçlerin gerisine düşeceğimizi zannediyoruz.
Ama onulmaz bir yanılgı bu. Saman alevi gibi gelip giden
gündemler bizi bugüne kadar bir yere götürmedi. Tersine bizi gerdi, geriletti,
küçülttü. Ufkumuz ve gönlümüz küçüldükçe bulunduğumuz yer bize dar geldi. O
daracık yerde birbirimizi itip kakmaya başladık.
Şimdi gerçek derin gündemimizi yeniden keşfetmemiz
gerekiyor. Türkiye siyasi, sosyal, ekonomik bütün sorunlarını o derin sese
kulak verdiği zaman çözecek. Çünkü ihtiyaç duyduğumuz feraset, basiret, metanet
ve samimiyet orada. Bu işler toplum mühendisliğiyle çözülseydi iş kolay olurdu.
Ama biz kolay olana değil, doğru olana talip olalım.
Hakikat yoksa, felah da yoktur.
Yemen’de Neler Oluyor?
Yemen’de uzun bir süredir bir iç savaş hali yaşanıyor.
Yemen’in kuzeyinde ve Suudi Arabistan’ın güneyindeki bölgede, Şia’nın Zeydiyye
mezhebine mensup Husiler bulunuyor. Husiler geleneksel olarak Yemen merkezi
hükümetine karşı muhalif bir tavır içindeler. 1962 yılındaki devrimin ardından Husiler
iktidardan uzaklaştırıldılar. Bu devrim, Mısır tarafından desteklenmişti. Bugün
Suudi Arabistan ve Mısır ve onların kontrolündeki Arap Birliği, Husilere karşı
merkezi hükümeti ve onun 1978’den bu yana başında olan Ali Abdullah Salih’i
destekliyor. Fakat Husiler siyasi haklarının tanınmadığı gerekçesiyle merkezi
hükümete karşı direniyorlar. 2009 yılı içinde bu direniş, fiili çatışmaya
dönüştü. Husi militanları, Yemen’in kuzeyini kontrol altında tutmakla
kalmadılar, aynı zamanda Suudi Arabistan topraklarına da girerek onlarca köyü
teslim aldılar. Bunun üzerine Suudiler derin uykularından kısmen uyanmak
zorunda kaldılar. Aylarca süren çatışmalarda yüzlerce kişi öldü, on binlerce
kişi evini-barkını terk etmek zorunda kaldı. Husilerle merkezi hükümet arasında
birkaç anlaşma yapıldı ama kalıcı bir çözüm bulunamadı. Arap dünyasının bu en
fakir ülkesinde suların bir müddet daha durulması zor görünüyor. Çünkü büyük
Arap devletleri atalet içinde yaşamaya devam ediyorlar.
“Komşu”ların Başı Dertte
“Komşu” Yunanistan büyük bir ekonomik krizle
çalkalanıyor. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir demişler. Yunan
ekonomisinin iflas noktasına geleceği uzun süredir belliydi. Geçen yıl yapılan
ve Yorgo Papandreu’yu iktidara getiren seçimlerin arkasında da bu kriz vardı.
Avrupalılar ağır davrandılar ve kriz Yunanistan’ı iflasın eşiğine getirdi.
Şimdi Almanya başta olmak üzere AB’nin ağır topları
Yunanistan’ı iflastan ve kaostan kurtarmak için devreye giriyor. Kredi vermek
sorunu çözecek mi göreceğiz. Fakat şurası açık: Türkiye’ye ekonomik
gerekçelerle karşı çıkanlar, Yunanistan’da tökezlediler. Türk ekonomisinin AB
standartlarında olmadığını söyleyen Türkiye muhalifleri, AB üyesi olan
Yunanistan’ın ve Bulgaristan’ın haline baksınlar. Yunanistan ekonomik krizle
boğuşurken, Bulgaristan Avrupa’nın “hasta ülkesi” haline geliyor.
Bulgaristan’daki yönetim zafiyeti, yolsuzluk, sınır güvenliği sorunları AB
yöneticilerini kara kara düşündürüyor.
Fakat kimse Yunanistan ve Bulgaristan’ı AB’den atalım
demiyor. Demesine gerek de yok. Doğrusu, AB sorunlarını AB içinde çözmek. Ama
bunu yaparken Türkiye’ye karşı uygulanan ayrımcılık politikalarını da görmek ve
reddetmek gerekiyor.
Sivil-Asker Herkes Mutsuz!
Mutsuzluk, modern dünyanın en sinsi hastalığı. Nasıl
mutlu oluruz, neden mutsuz oluruz sorularını sormak tabudur. Çünkü bunlar çok
“kişisel şeylerdir”. Fakat bu doğru bir tespit değil. Çünkü mutlu olmak
sanıldığı kadar sübjektif bir şey değil.
Türk siyaseti de uzun bir süredir mutsuzluk hastalığına
yakalanmış. Bir gün askerler çıkıyor, “rahatsısız, mutlu değiliz, kırgınız…”
diyor. Öbür gün siviller çıkıp “biz de mutlu değiliz” diyor. Bizim gibi sade
vatandaşlar ise herkesten daha mutsuz!
Askerin mutsuzluğu, kendisine yönelik suçlamalardan
kaynaklanıyor. Genel Kurmay Başkanı “bir daha konuşmayacağım” mealinde
açıklamalar yapıyor ama sonra tekrar basının karşısına çıkıyor. Sebebi, ordunun
darbe girişimlerine yönelik tartışmanın bir türlü son bulmaması. Her gün
siyasetin ve medyanın gündeminde olan bir ordunun mensuplarının mutlu ve
huzurlu olması beklenemez. Zaten meselenin özü de burada: Ordu kökenli bu tür
iddiaların sonu gelse, ordu mensupları da siviller de rahatlayacak.
Ne yapılması gerektiği belli: Ordu, siyasetin her
türünden uzak duracak, aslî görevi olan vatanı dış düşmana karşı koruma
misyonuna geri dönecek, ondan sonra da kimse Türk Silahlı Kuvvetlerine laf
etmeyecek. Bize göre bunu yapmak çok zor değil. Herkes sınırını bildiği zaman
hepimiz mutlu olacağız.
Irak Savaşının Hesabını Kim
Verecek?
İngiltere’nin Irak’ın işgaline neden katıldığını
sorgulamak için, İngiliz Parlamentosunda bir Irak Komisyonu kuruldu. Dönemin
siyasi sorumluları tek tek sorguya alınıyor. Şu ana kadar ifade verenler
arasında dönemin Başbakanı Tony Blair, bakanlar ve askeri yetkililer var.
İfadesine başvurulan kişiler etraflıca sorgulanıyor. Yetkililer yer yer
sıkıntılı anlar yaşıyorlar.
Sorular arasında can alıcı konular da var. Mesela Blair’in
Irak’ta aslında kitle imha silahlarının bulunmadığını gösteren istihbarat
raporlarını dikkate alıp almadığı gibi. Bu, gerçeklerin ortaya çıkması açısından
önemli bir girişim. Amerika’da da böyle bir komisyon kurulsa kim bilir neler
çıkar ortaya.
Fakat komisyon, asıl kritik soruyu sormuyor ya da
soramıyor: Irak savaşında yüz binlerce masum insanın ölümünden kim(ler)
sorumlu? Savaşın gerekçesi olarak gösterilen kitle imha silahları
bulunamadığına göre, savaş kararı verenler bu durumda savaş suçlusu olmuyor mu?
Bu sorular şu anda kamu vicdanında soruluyor ama mahkeme
salonlarına, uluslararası kurum ve kuruluşlara taşınmış değil. Belki bir gün o
da olur. Ama bunun için vicdan sahibi birilerinin mücadele etmesi, Iraklı masum
insanlar için seslerini yükseltmesi gerekiyor.
Kısa
Kısa
İran nükleer programı giderek bir tiyatroya dönüşüyor. Hem Batılılar hem de
İran yönetimi bir gün zeytin dalı uzatıyor, ertesi gün savaş tamtamları
çalıyor. İnsan kime, hangi açıklamaya inanacağına şaşırıyor. Arada kalan ülke
Türkiye. Türkiye samimi olarak bu sorunun çözülmesini, İran kaynaklı bir
bölgesel krizin önlenmesini istiyor. Aksi halde bütün bölge zarar görecek. Şimdi
en kritik soru, İranlıların zenginleştirilmiş uranyumun Türkiye üzerinden
mübadelesini kabul edip etmeyeceği. Bu konu Türk-İran ilişkilerinde de bir
dönüm noktası olabilir.
***
Diyanet İşleri Başkanı “TV’lerinizi kapatın, Kur’an okuyun” deyince birileri
yine rahatsız oldu. Diyanet reisi Kur’an okuyun demeyecek de ne diyecek?
Doğruyu söylemek ne zamandan beri suç oldu, anlaşılır gibi değil. TV karşısında
en fazla vakit geçiren ülkeler sıralamasında üst sıralardayız. Bunun manevi ve
psikolojik maliyetini kimse hesapladı mı acaba? Bu konunun üzerine sadece
Diyanet reisinin değil, sosyal bilimcilerin, psikologların da gitmesi
gerekiyor. Aksi halde TV karşısında aklı dumura uğramış bir kitle haline
geleceğiz.
***
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istemeyen ülkelerin sayısı 58’e
çıkmış. Yani dünyanın 58 ülkesine vizesiz, başvurusuz, sadece uçak biletinizi
alıp gidebilirsiniz. Hangi ülkeler mi bunlar? İnternetten kısaca araştırın ve
tam listeyi alın, zira bizim yerimiz müsait değil. Bu, Türkiye için önemli bir
başarı. Ama yeterli değil. Biz de eninde sonunda Şengen vizesi kapsamına
alınacağız. O zaman dört milyon vatandaşımızın yaşadığı Avrupa’da seyahat serbestiyeti
de sağlanmış olacak.
***
Eski Tekel işçileri geçtiğimiz aya damgasını vurdu. Tekel özelleştirildikten
sonra 4C kapsamına alınmak istemeyen eski işçiler, çareyi sokakta buldu.
Sendikalar hükümetle anlaşamadı. Açlık grevleri yapıldı. Ve sonuçta başa geri
döndük. Yani ne hükümet geri adım attı, ne de işçiler. Görünen o ki işçilerin
bir kısmı direnmeye devam edecek ama bu arada elindeki işinden de olacak. Bunu
göze alamayanlar, 4C kapsamında çalışmaya devam edecek. Sonuçta hükümet de işçi
de bu işten zarar gördü. Uzun vadeli plan yapmayı ne zaman öğreneğiz?