Dün Bugün Yarın - Sadık ILGAZ
İki Yanlış Bir Doğru Eder mi?
Geçtiğimiz yıl Nisan ayında bu köşede yer alan “Psikopat
Krizi’nden 29 Mart’a Politikacılarımızın Seviye Kaybı” başlıklı yazımızda, 1947
yılında Meclis’te yaşanan bir olaya yer vermiştik.
Hatırlanacağı üzere, dönemin CHP’li Başbakanı Recep
Peker, TBMM’de yapılan bütçe görüşmelerinin bitiminde yaptığı konuşmada,
kendilerini eleştiren DP lideri Adnan Menderes’e “psikopat” demiş ve bunun
sonrasında ülke tarihinin en büyük siyasi krizlerinden birisi çıkmış, ülke 7 ay
gibi uzun bir süre durulmamış, Meclis çalışamaz hale gelmişti. Bu meseleye
uzunca değindiğimiz o yazımızda sözü, 29 Mart 2009 Yerel Seçimleri öncesi
seviye kaybına uğrayan politikacılarımıza getirip; “Yöneticilerinin birbirine
karşı son derece sevgisiz, saygısız, seviyesiz davrandığı bir toplumda, işler
nasıl düzgün gider? Politikacılarımız bu ülkeye hizmet etmek, güzel yarınlar
inşa etmek istiyorlarsa, önce kendilerine çeki-düzen vermeliler. Unutulmamalı,
balık her zaman baştan kokuyor!” sözleriyle bitirmiştik.
29 Mart’ın ve politikacılara yöneltilen seviye kaybı
eleştirilerinin üzerinden geçen on aylık sürede, değişen pek bir şey yok. Zira geçtiğimiz
ay TBMM’de yaşanan bir olay, kısa süreli de olsa bir siyasi krizin patlak
vermesine ve ülkenin yeniden gerilmesine neden oldu. Hatırlanacağı üzere,
meclis genel kurulunda söz olan MHP Kırıkkale milletvekili ve eski Sağlık
Bakanı Osman Durmuş, AKP’nin Aydın İl Başkanı İsmail Hakkı Eser’in Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan hakkında sarf ettiği “Bizim için ikinci bir peygamber
gibidir!” sözünü eleştiri konusu yaptı. Durmuş, 2007 yılında GATA’da tedavi
gören tiyatrocu Nejat Uygur’u ziyarete gidip, başörtüsü ile içeri alınmayarak
geri dönmek zorunda kalan Başbakan’ın eşini de hedef alan açıklamasında, “Siz
peygamber olarak kabul edilen bir başbakanın eşini nasıl içeri almazsınız? Sizi
gidi beyaz yakalılar sizi!” demiş, Durmuş’un bu sözünden sonra Meclis’te büyük
tartışmalar ve kavgalar yaşanmıştı.
Bilindiği üzere bu köşe günlük politik tartışmalardan
olabildiğince kaçınan, tüm siyasi fikirler ve partilere mesafeli duran bir
çizgiye sahip. Bununla birlikte, köşemiz ismi gereği bugüne dair olaylara
değinmek, buradan yola çıkarak tarihte yaşanmış benzer olaylarla bağ kurarak
bugünden yarına dair notlar düşmek gibi bir içeriğe ve geleneğe de sahip.
Söyleyeceğimizi bir bağlama oturtmamız gerekirse, geçtiğimiz ay yaşanan
tartışma, kavga boyutuyla olmasa da, içerik anlamında benzerlerine sıkça
rastlanan durumlardan birisi olarak öne çıkıyor.
Yakın tarihten dalkavukluk
örnekleri:
Örneğin, 1901-1948 yılları arasında yaşayan Kemalettin
Kamu isimli şair ve siyasetçi, Çankaya isimli şiirinde “Ne örümcek ne yosun /
Ne mucize, ne füsun / Kâbe Arabın olsun / Çankaya bize yeter!” mısralarıyla
dalkavukluğa tavan yaptırıyordu. Bir diğer Cumhuriyet şairi Behçet Kemal Çağlar
(1908-1969), Süleyman Çelebi’nin Mevlid’inden ilham alarak “Atatürk Mevlidi”
yazmaktan kaçınmıyordu. Moiz Kohen (1883-1961) isimli bir Yahudi vatandaşımız
ise, ölümünden sonra Atatürk için kaleme aldığı “Türk’ün Yeni Amentüsü” isimli
şiirinde “Ey dertli saray! Kâbe mi oldun bize artık? / Cennetse bu yurt, sen
onu buldundu harabe / Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe / Zindan kesilen
ruhlara bir nur gibi doldun / Türk ırkının en son ulu peygamberi oldun / Tutsak
seni lâyık yüce Tanrı’yla müsavi / Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvi /
Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses / İnsanlar ölür, Türklüğe Allah olan
ölmez!” dizeleriyle dalkavukluğun zirvelerinde dolanıyordu. (Bu konuda geniş
bilgi için Murat Bardakçı’nın “Yalakalık edebiyatımızın daniskası Behçet
Kemal’in ‘Atatürk Mevlidi’dir” başlıklı yazısına bakılabilir. Habertürk, 07
Şubat)
Yakın tarihimiz de gösteriyor ki, bazen menfaat elde etme
isteği, bazen sevgide aşırılık gibi sebepler insanları komik duruma düşürecek,
tarihe adlarını “dalkavuk” olarak yazdıracak davranışlar sergilemelerine sebep
olabiliyor. Böylesi durumlardan kimi politikacılar hoşnut olabilirler, kimileri
ise bunu reddedebilirler. Ki geçen ay yaşanan tartışma sonrası Başbakan kendisi
hakkında söylenen sözlerin yanlışlığına değindi ve AKP Aydın İl Başkanı İsmail
Hakkı Eser partisinden istifa etti.
Peki, ya her yanından dalkavukluk ve saçmalık dökülen o
sözleri meclis gündemine taşıyarak tartışmalara ve kavgalara neden olan Osman
Durmuş? Ya üslupsuzca ve yumruk yumruğa kavga eden milletvekilleri? Onlara ne
demeli?
Şu bir gerçek ki, farklı siyasi partilerde siyaset yapan
politikacılar temsilcileri oldukları halkın ve ülkenin menfaati adına
politikalar üretirler, uygularlar, bunların üzerine konuşurlar, birbirleriyle
tartışmaya girerler. Bunlar politikanın doğasında var olan durumlardır, öyle de
olmalıdır. Fakat bunu yapmanın da çeşitli yolu, yordamı, kuralları vardır. Bir politikacının
diğerine sevgisi dalkavukluğa dönüşürse, birinin eleştirisi eleştiri
sınırlarını da aşar da diğerini tahrike, hakarete dönüşürse, âmiyane tabirle
“belden aşağı vurmak” şeklinde gerçekleşirse orada politikacıya duracağı yeri
hatırlatmakta, bir diğer politikacı kadar, onları seçen halkın da hakkı olur.
Öyle konular vardır ki, toplumun milli ve manevi değerleridir ve tüm
politikaları, politikacıları, siyasi partileri aşıp bir anda milletin meselesi
haline dönüşüverirler. Geçtiğimiz ay yaşanan tartışma tam da bu türden bir
tartışmadır.
Yaşanan bu tartışmada CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın
“politikaya aileleri karıştırmamak gerektiği”ni hatırlatan uyarısı kadar, Osman
Durmuş’un sözlerinin alt okuması da önemlidir. Durmuş, sarf ettiği sözlerle, GATA’ya
başörtülülerin alınmamasını meşru sayan bir düşünce taşıdığını da ele
vermiştir. Tarih gösteriyor ki, milletler milli ve manevi değerlerine hor
bakan, yasak koyan hiçbir politikacısını, bürokratını affetmemiştir. Bunu
anlamak için milletinin değerleriyle mücadeleye girişen tek parti dönemi
CHP’sini nasıl alaşağı ettiğine bakmak yeterlidir. Daha yakın döneme ait bir
örnek vermemiz gerekirse, halkın, Türkçe ezanı savunan Nusret Demiral’ı
partisinin, partisini de meclisin dışına nasıl ittiğine bakmak yeterlidir.
Evet, bu ülke insanı ordusunu peygamber ocağı olarak
görür, İslâm’la müşerref olmasından beri de “Allah Allah” nidalarıyla hücum
etmiştir. Fakat namaz kılan dindar askerlerinin ordudan atılmasını, başörtülü
kadınlarının ordusu bünyesindeki kurumlara girişine getirilen yasağı da hiçbir
zaman tasvip etmemiştir.
Sözün kısası, dalkavuk dalkavukluğuyla kalır ve
insanların gözündeki itibarını yitirir. Fakat tutar bir politikacı bu
dalkavukluğu yekdiğerine kabullenmediği halde eleştiri malzemesi yapar, bu
malzemenin altına da halkın benimsemediği bir yasağı saklar ve onu da savunursa
zarar görmesi kaçınılmazdır. Kısaca bu olayda bir yanlış iki doğru etmemiş, ava
giden avlanmıştır. Özellikle politikacıların bunu unutmamasında, kırk düşünüp
bir konuşmalarında fayda var.