Ayın Konusu - Milleti Nasıl Bilirdiniz - Ali YURTGEZEN
Hayli
zamandır “millet” kavramını yanlış anlıyoruz. Böyle olunca da gönül gönüle,
omuz omuza vermesi gereken müslümanlar birbirinden ayrışıyor, ırk ve köken
davası güdüp kardeşini yabancı görüyor.
Millet İslâmî bir kavramdır ve kesinlikle bugün
anlaşıldığı üzere ırkla, ulusla, kavimle ilgili değildir. Cenazelerimizi
“Millet-i İbrahim” üzere defneden bizler, o milletin ne olduğunu anlamamız,
milliyetçiliğimizi buna göre tashih etmemiz gerekiyor.
Hicretin ikinci yılı... Evs ve Hazrec kabilelerine
mensup Ensar’dan müslümanların Medine hurmalıklarında diz dize oturup muhabbet
etmeleri Yahudileri çıldırtmaktadır. Yahudiler Medine’deki hakimiyetlerini Evs
ve Hazreclilerin çatışmaları üzerine bina etmişlerdir çünkü. Asırlar önce
Yemen’den çıkıp farklı zamanlarda Medine’ye yerleşen bu iki akraba kabileyi
türlü entrikalarla birbirine düşürmüş, yönetime böylece hakim olmuş, tam bir
sömürü düzeni kurmuşlardı.
İslâm onların bu zulüm ve sömürü düzenini bozdu. 120 yıl
boyunca birbirleriyle savaşan Evs ve Hazrecliler, İslâm’a girince aralarındaki
kan davasını kaldırdılar, kardeş oldular, birliğe ve dirliğe ulaştılar. Halbuki
acıları taze sayılırdı daha. En son yedi yıl kadar önce Buas Harbi diye bilinen
kanlı çatışmalarda verilen kayıpları iki taraf da hatırlıyordu. Ama güçlü bir
iman, aralarındaki nefreti bir çırpıda karşılıklı sevgi ve dayanışmaya
çevirmişti.
Şemmas b. Kays isminde yaşlı bir Yahudi, Evs ve Hazrecli
müslümanların ülfetinden rahatsız oldu. Son derece kindar, kıskanç ve fitneci
bir kâfirdi. “Bunlar böyle birlik içinde olursa Yahudiler artık buralarda
barınıp rahat edemez!” diyerek planlar kurdu. Kabileleri yeniden birbirine
düşürmek için ağzı iyi laf yapan genç bir Yahudiyi Evs ve Hazreclilerin bir
sohbet meclisine gönderdi. O genç, aralarındaki eski husumeti hatırlasınlar
diye Buas çatışmalarında tarafların birbirlerine karşı söyledikleri hamasi
şiirlerden okumaya koyuldu. Arada şaşırmış veya unutmuş gibi yaparak, “Bu şiir
nasıldı, devamı neydi?” diye soruyordu. Plan tutmuş, Evs ve Hazrecliler karşı
tarafı aşağılayan, kendilerini öven şiirleri düzelttiklerini sanarak bir
atışmaya girdiklerini, birbirlerini incittiklerini fark edememişti bile. Derken
ağız dalaşı ve diklenmeler başladı, iş büyüdü. Evs’ten İbni Kayzî, Hazrec’ten İbni
Sahr kabilelerini yardıma çağırdı. Toplanıp silahlandılar, vuruşmak üzere
Medine’nin dışına Harre meydanına gittiler. Gelişmelerden haberdar olan Rasulullah
s.a.v., yanında Muhacir’den bir grup sahabi ile Harre’ye yetişti. Tarafları
nasihatle sakinleştirdikten sonra şöylece sitem etti onlara:
– Allah sizi hidayete erdirdikten, İslâm’la
şereflendirdikten, cahiliyye işlerinden ayırıp küfürden kurtardıktan,
kalplerinizi biribirine ısındırıp birleştirdikten sonra, üstelik ben
aranızdayken hâlâ cahiliyye davasıyla ayaklanıyorsunuz ha!
Evs ve Hazrecliler anladılar ki bu şeytanın ve düşmanın
hilesidir. Silahlarını bırakıp kucaklaştılar, Hz. Peygamber s.a.v. ile beraber,
O’na tabi olmanın huzuruyla Medine’ye döndüler.
Ayetlerle Uyarılmışız
Âl-i İmran suresinin 98 ilâ 120. ayetleri bu hadise
üzerine nazil olmuş. Demek ki her müslümanın üzerinde düşünmesi, yaşadığı
zamana taşıyıp dersler çıkarması gereken ibretlik bir hadise bu.
Ümmetin birliğini zedeleyen nifak tohumlarının dün
olduğu gibi bugün de ekildiğini biliyoruz. Bugün de müslümanlar zaman zaman
ölçülerini unutup tepkisel davranışlar sergileyebiliyor. Kur’an, böyle
durumlarda müslümanlar olarak nasıl davranmamız gerektiğini kayıt altına aldığına
göre, yanlış yapmamızın değil ama yanlışta ısrar etmemizin mazereti yok.
Öyleyse gelin bu hadiseyi bugün neredeyse bütün müslüman topluluklarına
musallat olan ayrılıkçı yönelişleri çözümlemek adına, ayetlerin ışığında
birlikte değerlendirelim:
Âl-i İmran suresinin bu hadiseyle ilgili ayetlerinden,
müminlere hitaben gelen 100. ayet, bizi yahudi veya hıristiyanlara uymamamız
konusunda ikaz ediyor. Başka problemler gibi tefrikanın da temelinde “kâfirlere
uymak, onlara inanıp tabi olmak” var yani. Bu tabi oluş sadece inkârcıların
hilelerine kanmaktan ibaret değil. Onların kavramları yahut tasavvurlarıyla
düşünüp hareket etmeyi de kapsıyor. Entrikalara alet olmak kadar, İslâm dışı
tasavvurlarla hareket etmek de “imandan sonra bizi döndürüp küfre bulaştırabiliyor.”
Takip eden üç ayette ayrılığa düşmemeleri için müslümanlara
ne yapmaları gerektiği hatırlatılıyor. “Allah’a tam bir imanla bağlanmak,
Allah’tan hakkıyla korkmak, hep birlikte Allah’ın ipine yani Kur’an’a sımsıkı
sarılmak” tavsiyesi yanında, aralarındaki düşmanlığı giderip Evs ve Hazrec’i
kardeş yapan ilahî ihsanın, İslâm nimetinin kıymetinin bilinmesi isteniyor.
Allah’a bağlanmak yahut Kur’an’a sımsıkı sarılmak, kavramlarımızı başkalarının
tariflerine göre değil, vahye göre inşa etmek mükellefiyetini de içeriyor.
Bu ikaz ve tavsiyelere rağmen müslümanların yine de
tepkisel davranışlardan kaçınamayacağı, tahriklere kapılabileceği, iyilikten
yüz çevirip kötülüğe ve şerre meyledebileceği ihtimali hesaba katılarak, 104.
ayette bir tedbir daha öneriliyor müminlere:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten
sakındıran bir topluluk bulunsun.”
Tıpkı Rasul-i Ekrem s.a.v. ile beraberindeki ashabın Harre’de
Evs ve Hazrec’i hayra çağırıp yangını söndürdüğü gibi, birileri yanlış
yapanları uyarsın isteniyor.
Zor zamanda konuşmak
Tefrika ve çatışmaya yol açan ırkçı duyguların
bilendiği, öfkenin kabardığı zor zamanlarda insanları hayra çağırmak; onları
sükunete, akl-ı selime, Allah’ın koyduğu ölçülere, vahyin düzelttiği
tasavvurlara çağırmaktır. Semerkand Dergisi bunu yapmaya çalışıyor. İyiliğe
yöneltme, kötülükten alıkoyma (Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i an’il-münker) farz-ı kifayesini
ifa çerçevesinde yanlışlara, zihniyet problemlerine işaret ediyor. Bu
yanlışları yapanları başlangıçtaki tercihlerinden dolayı kınayıp suçlamıyor.
Onların samimiyetlerini de sorgulamıyor. Biliyor ki bu topraklardaki insanlar
en az 150 yıllık bir iman boşluğunun mağdurudur. Batılılaşma adına yürütülen
kökünden kopartma, yozlaştırma politikası hemen hepimizi yaralamıştır. Fakat
tedavi için artık yaralara dokunmak gerekiyor ve çok zaman acı veriyor bu
müdahale.
Müslüman, bir ucu gelip itikadını zedeleyen meselelerde
“ben böyle düşünüyorum; düşünceme saygı isterim, dünya görüşüme laf söyletmem”
diyemez. Yaşadığı süreç, geçmişte içinde bulunduğu muhit, aldığı eğitim,
meşrebi, mesleği, siyasi tercihleri.. ona kendisinin de benimsediği bir kimlik
vermiş olabilir. Bu kimlik, müslüman kimliğinin ölçülerini geçersiz kılacak
kadar haddi aşar, bütün davranışlarının tek belirleyicisi haline gelirse, artık
o kişiyi uyarmak diğer müslümanların boynunun borcudur. Uyarılan müslümanların
canını yaksa da böyle müdahalelerin dostluk ve kardeşlik hukukunun icabı olduğu
açıktır. Alınıp gücenecek diye, farkında olmadığı sinsi bir tehlike karşısında müslüman
kardeşimizi ikaz etmemenin vebali vardır.
Evs ve Hazrec’i müslüman olduktan sonra da çatışmanın
eşiğine getiren cahiliyye soy-sopçuluğu hâlâ başımızda bir bela. Fakat artık
karşımıza milliyetçilik, nasyonalizm, ulusalcılık gibi kisvelerle çıktığı için
onu tanımakta zorluk çekiyor, “bu düpedüz cahiliyye asabiyesidir” diyenleri
bühtan etmekle suçluyoruz çok zaman.
Adı ne olursa olsun, bir fert veya toplulukta cahiliyye
ırkçılığı varsa eğer, onu tahrik etmek çocuk oyuncağı. Öyleyse kışkırtmalardan,
tuzaklardan, ajitasyonlardan ziyade, kalbimizi karartan bu sinsi hastalığı
teşhis edip kalbimizden çıkarmakla uğraşmamız
gerekiyor.
Cahiliyye asabiyesi
İslâm’dan önceki göçebe Arap topluluklarında birisi bir
saldırıya uğradığını düşündüğü zaman, “Yetişin ey falan oğulları!” nidasıyla
kendi kabilesini yardıma çağırır, o kabilenin fertleri de hiçbir sorgulama
yapmadan derhal imdada koşarak maruz kalınan saldırıya karşılık verirdi.
“Asabiye”, bu manzaradaki duyguların toplamından ibaret. Bir topluluğa
mensubiyet duygusu, bu mensubiyetin getirdiği dayanışma gayreti, sadakat,
muhabbet; saldırının haksızlığına inanmaktan kaynaklanan öfke ve celadet,
asabiyede bir arada.
Bunlar aslında fıtrî duygulardır. Tamamen yok edilmesi
mümkün de değildir, doğru da değildir. Ancak, ilahî ölçüler çerçevesinde
kontrol altında tutulması gerekir. Aksi halde ölçüleri ihlâl eden zulümlere, reaksiyoner
davranışlara sebebiyet verebilir. Hadis-i şeriflerde men edildiğimiz asabiye,
işte bu ölçüsüz tepkilere, zararla oturtan öfkelere yol açan ortak nefs-i emmaredir
ki adına “cahiliyye asabiyesi” denilmiştir.
Cahiliyye asabiyesi, kendi mensubiyetinin diğerlerinden
üstün olduğu iddiasındadır. Soy, ırk, renk, cinsiyet, dil gibi, iradî olmayan
aidiyet veya niteliklerle övünür. Düşündüğü ve hedeflediği sadece kendi
çıkarıdır. Bütün tarafları kuşatıcı bir hukuk anlayışını kabul etmez, haklıyı
haksızı ayırmaz. Daha doğrusu hak ve imtiyazlara yalnızca kendini layık görür.
Karşı taraf, yok edilmesi yahut etkisiz hale getirilmesi gereken zararlı bir
“öteki”dir. En muteber altı hadis külliyatından biri olan Ebu Davud’un Sünen’inde,
“Edeb” bölümündeki iki hadis, meseleyi veciz bir şekilde ortaya koyuyor.
Birinde “Sizin hayırlınız, (zulme kayarak) günah işlemedikçe aşiretini müdafaa
edendir.” buyuruyor Efendimiz s.a.v.; diğerinde, bir sahabinin sorusu üzerine cahiliyye
asabiyesini “Zulümde kendi kavmine yardım etmendir.” diye
tanımlıyor.
Milliyetçiliğin ‘millet’i
19. yüzyıldan sonra İslâm aleminin yaşadığı
parçalanmanın, ümmetin düştüğü tefrikanın önemli bir sebebi, Türkçeye yanlış
olarak “milliyetçilik” diye aktardığımız “nasyonalizm”. Cahiliyye asabiyesinin
modern versiyonu olan nasyonalizm, Fransız İhtilali’nden sonra, Batı’nın kendi
şartlarında elverişli bir çözüm imkanı olarak rağbet görmüş.
Sadece dünyevî bir verimliliği esas alan ve bu uğurda
geleneksel bütünlükleri ayrıştırıp daha küçük birimler halinde yeniden
düzenlemeyi metod olarak kabul eden modernizmin, şimdilerde modası geçen
ulus-devlet dizaynına gerekçe yaptığı bir ideoloji. Vahye sırtını dönerek sabit
ayağını kaybettiği için hiçbir meseleyi asla düzgün çizgilerle kuşatamayan modernizmin
diğer kavramları gibi bu da kaypak, karmaşık ve belirsiz.
Bizdeki milliyetçilik anlayışlarında görüldüğü üzere,
“Kişi kavmini sevmekle kınanmaz” noktasındaki masum ve meşru türünden, kollektif
bir nefsaniyetin ateşine odun taşıyanına kadar belki yüzlerce çeşidi var. Bu
ayrı bir mesele. Kimsenin milliyetçilik tercihine karışacak da değiliz. Fakat
bir müslüman “milliyetçiyim” diyorsa öncelikle bu anlayışın dayandığı millet
kavramının ne olduğunu bilmek durumundadır. Milliyetçilik sonuçta bir millet
kavramı üzerine kurulduğuna göre “millet” nedir?
Kur’an-ı Kerim, millet “din”dir diyor. Bizim irfanımızda
Osmanlı’nın son zamanlarına kadar da topluluk ismi olarak kullanıldığında “bir
dine mensup insanlar” anlamı veriliyor millet kelimesine. Halbuki nasyonalizmin
dayandığı “nation” veya “ulus”u belki “kavim” kavramıyla karşılayabiliriz.
Belki diyoruz, çünkü “ulus” kavim bile değil. Çok zaman devlet eliyle planlanan
bir toplum mühendisliğinin, yapay bir inşanın ürünü.
Milliyetçiliğin “millet”ini Kur’an’daki anlamıyla
alıyorsak hiçbir problem yok diyeceğiz ama öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
Peki, “kişi kavmini sevmekle kınanamayacağına” göre, yaygınlaşmış bir yanlış
olarak millet’i “kavim” yerine kullanmakta ne mahzur var? Birçok kelimede böyle
anlam kaymaları olabiliyor ve bu çok doğal karşılanıyor.
Kur’an’da “millet” kavramı
Millet, Kur’an-ı Kerim’de “din” ve “şeriat”la eş anlamlı
bir kavram olarak geçer. Kök anlamından hareketle yapılan, “Tutulup gidilen
yol” veya “Allah tarafından peygamberleri vasıtasıyla yazdırılıp dikte
ettirilen esaslar” şeklindeki tarifler, din ve şeriat kavramları için de
geçerlidir. Millet, din veya şeriat demektir kısaca. Son devrin meşhur
müfessiri Elmalılı Hamdi, din, millet ve şeriatın aynı şeyler olmakla beraber,
karşıladıkları inanç sisteminin farklı bir boyutunu öne çıkardığını söyler. Ona
göre, “din” itikadî prensipleri ve inanmayı; “şeriat”, inanılan esasların
yaşanmasını ifade eder. “Millet” ise bu inanış ve yaşayışın insanları toplayıp
birbirine benzettiği ortak zemindir. Başka bir deyişle, insanları bir araya
getirip onları inanç, duygu, düşünce, davranış bakımından birbirine benzeten
“yol”un, üzerinde ittifak edilen iman ve amel “esaslar”ının adıdır millet.
Demek ki “millet” aslında bir topluluğu veya kavmi
değil, o topluluğu bir araya getiren, birbirine benzeten yolu ve yürüyüş
tarzını anlatıyor. Eskiler bir dini değil ama o dinin mensubu insanları
kastetmek için “ehl-i millet” veya “sahib-i millet” tabirlerini kullanırlardı.
Zamanla bu tabirlerdeki “ehil” ve “sahip” kelimeleri düşmüş, millet kelimesi
mecazen “ehl-i millet” yerine, yani “bir dinin birbirine benzettiği insan
topluluğu” anlamına kullanılır olmuştur.
Bugün Kur’an’a sımsıkı sarılmakla mükellef müminler
olarak “millet” dediğimizde “ehl-i millet”i, aralarında din birliği olan bir
topluluğu kastediyorsak mesele yok. Din dışındaki başka faktörlerin birbirine
benzettiği insan topluluklarına İslâm’da “millet” denmediğini; bunların belki
aşiret, kabile, kavim diye adlandırılabileceğini bilelim. Osmanlı’daki “millet
sistemi”nin aynı sebeple din esaslı bir belirlemeye dayandığını hatırlayalım.
Millet ve ümmet
Kur’anî anlamda “millet”i topluluk ismi olarak
kullandığımızda “ümmet”le örtüştüğünü görürüz. Şu farkla ki ümmet doğrudan
doğruya bir topluluk ismi iken, millet, o topluluğu meydana getiren yol ve
yürüyüşün ismidir.
Ümmetler tek tek peygamberlere nispet edilirken,
milletin Hz. İbrahim a.s.’ın şahsında bütün peygamberlere, bütün ilahî dinlerin
müşterek esaslarına nispet edilmesi iki kavram arasındaki başka bir
farklılıktır.
Fakat hem İslâmiyet öncesindeki dinlerin tahrife
uğraması, hem bu dinlerin aslına uyan bağlılarının kalmaması, hem de İslâm’ın
aynı esasları yeniden vaz etmesi sebebiyle bugünün pratiğinde artık Millet-i
İbrahim, Ümmet-i Muhammed’den ibarettir. Müslüman, Hz. Muhammed s.a.v.’in
ümmetinden, Hz. İbrahim a.s.’ın milletindendir. Bunu söylerken aynı aidiyeti
ifade etmiş olur. Dolayısıyla müslüman için ümmet ve millet, birinin varlığı
diğerini kabul etmeyen iki karşıt seçenek değildir. Millet olmadan ümmet olmaz.
İthal kavramlarla düşününce
Bu tür anlam kaymaları küfre davetiye çıkaran bir
zihniyet kaymasının ifadesi olduğu için masum değil. Millet tasavvurumuzu vahiy
yerine Batı sosyolojisinin beşerî ölçülerine, modern cahiliyyenin zanlarına
göre inşa etmekle, Âl-i İmran suresinin 100. ayetinde işaret buyurulan
tehlikenin tam da kucağına düşüyoruz. Yani “kendilerine kitap verilen (Yahudi
veya Hristiyanlardan) bir gruba uymuş” oluyoruz ki akibeti “imandan sonra dönüp
küfre saplanmak”tır.
Öte yandan millet tasavvurumuzu böylece tahrif veya imha
etmekle “kavmimizi sevmenin ölçüsü”nü de kaybediyoruz. Elbette insan ailesini,
aşiretini, cemaatini, kavmini sever. Sevmelidir de... Fakat bu sevgi Kur’anî
anlamda millet tasavvurundan yoksunsa eğer, başkalarının aidiyetlerine saygı
göstermeyecek, kendi mensubiyetinin itibar ve çıkarı adına diğerlerine
zulmetmekten çekinmeyecektir.
Rasul-i Ekrem s.a.v.’in meşru gördüğü kavim sevgisi,
meşruiyetini millet şuurundan alır. Önce ehl-i millet olunur, sonra bu çerçeve
içinde kavim de sevilir, kabile de... Belirleyici ölçü kavim mensubiyeti değil,
millet mensubiyetidir. Millet şuuru yoksa kavim sevgisi kolayca cahiliyye
asabiyesine dönüşür.
Millet, milliyetçilik konusunda kafa yoranlar, şuraya
kadar söylediklerimizi, modern sosyolojinin yahut toplumbilimin aşina olunan
teorileriyle bağdaşmadığını görüp tuhaf karşılayabilir. Böyle bir durumda
kendimize şunları sormamız lâzım: İthal kavramlarla düşünmek zorunda mıyız?
Batı toplumlarının kendilerine özgü şartlarından devşirilen sosyolojik
tespitler neden bizim milletimizi de bağlasın? Toplumbilimin toplumundan bize
ne?
Kaldı ki şu söylediklerimiz tarihimizde hayata
geçirilmiş hakikatler. Şairin dediği gibi “Bir zamanlar biz de millet, hem
nasıl milletmişiz”. Bugünkü hengamede bile insanımız Bosna’nın, Çeçenistan’ın,
Filistin’in, Afganistan’ın derdiyle dertleniyor, cebindeki iki kuruşu
Pakistan’la, Açe’yle, Somali’yle paylaşıyorsa, bunlar, geçmişte ehl-i millet
olmayı başarmanın, ümmet şuurunun eseridir.
Bu duyarlılıklar millet veya ümmet olabilmek için tek
devlet çatısı altında, aynı siyasi sınırlar içinde yaşamak gerekmediğini de
gösteriyor; millet tasavvurumuzu vahyin belirlediği ölçülerde düzeltirsek,
eskiden olduğu gibi yine toplumsal birlik ve bütünlüğü sağlayabileceğimizi
de...
Harre meydanında ne işimiz
var?
Anlatmaya çalıştığımız şey, dış mihraklar kadar
zihinlerimizdeki bulanıklığın da vahdetimize, birlik ve dirliğimize mani
olduğudur. Millet veya ümmet üst kimliğinin yerine bir kavim kimliğini ikame
edip farklı etnik unsurları onun altına çağıran, çağrısı reddedilince
asabileşen kardeşlerimiz var. Bir kavmin adını taşısa da buna kısmen İslâmî
terminolojideki milletin fonksiyonunun yüklendiği, dolayısıyla bu üst kimliğe
sahip çıkılması gerektiği iddiaları ise pratikle uyuşmuyor. Adı ve geçmişi ne
kadar saygın olursa olsun, mukaddesatı reddeden, kullandığı isimle hiçbir
ilgisi bulunmayan, devlet zoruyla şahıs fetişizmine çağıran resmî
bir üst kimliğin altına hangi müslüman girer? Gerçi bu davete icabet
etmeyenlerin saydığımız sebeplerden ziyade cahiliyye asabiyesi ile çekince
koydukları da bir vakıa. Hülasa etnik özelliklerin tokuşturulduğu iki taraflı
bedevî duruştan sahih bir millet çıkmıyor. İki yanlıştan bir doğru çıktığı vaki
değil çünkü.
Bunları söylerken insanımıza haksızlık etmiş olmayalım.
Halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun inancındaki samimiyetten şüphe etmiyoruz.
Dünyanın neresinde olursa olsun bütün müslümanların sıkıntıları karşısında
kayıtsız kalmadıklarını da biliyoruz. İyi de Harre Meydanı’nda ne işimiz var o
zaman? Neden birbirimizi bu kadar örseleyip incitiyoruz?
Modern cahiliyyenin kavramlarına saplanıp, dinle imanla
hiçbir ilgisi olmayan üç beş fasığın peşinde veya karşısında neden ilkel bir
asabiyenin davasını güdüyoruz? İslâmiyet gibi en kuşatıcı kimliği kuşandıktan,
kardeş olduktan, yakın bir zamanda omuz omuza verip ezanların susmaması için küffarla
çarpıştıktan sonra şimdi neden birbirimize tahammül edemiyoruz?
Biz alemlerin efendisi, iki cihan serveri Peygamberimiz
s.a.v.’in aramızda olduğuna, katıldığımız kervanın başında yürüdüğüne
inanıyoruz. Teklifimiz, O’na tabi olup Medine’ye dönmektir. O’nunla Medine’ye
dönmek, cahiliyye ilkelliğinden medeniyete, kabileden millete dönmektir.
O’nunla Medine’ye dönmek, nefsimize ne kadar ağır
gelirse gelsin cahiliyye davasından sulh ve selamete dönmektir.
O’nunla Medine’ye dönmek, beşerî vasıfları bize
benzemeyen müslüman kardeşlerimizle kucaklaşıp millet olmaktır.
Kim
Daha Üstün?
Sahabilerden Câbir ibn Abdullah r.a. anlatıyor:
“Allah Rasulü s.a.v., teşrik günlerinin ortasında (kurban bayramı günlerinde)
bir veda konuşması yaptı ve şöyle dedi:
– Rabbiniz bir, atanız birdir. İyi dinleyin! Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a,
kızıl ırkın siyah ırka, siyah ırkın kızıl ırka hiçbir üstünlüğü yoktur.
Üstünlük sadece takva iledir. Şüphesiz Allah katında en kıymetliniz Allah’tan
en çok korkanınızdır. Dikkat ediniz, tebliğ etttim mi?
– Evet ey Allah Rasulü, dediler.
– Öyleyse burada bulunan, duyduklarını bulunmayanlara iletsin, buyurdu.
Kavimler
Kabileler Neden Var?
Abdullah ibn Ömer r.a. anlatıyor:
“Mekke fethedildiği gün, Allah Rasulü s.a.v. Kusva adlı devesinin üzerine
binerek tavaf yapmıştı. O kadar kalabalıktı ki deveyi çöktürecek yer olmadığı
için insanların elleri üzerine inmişti. Sonra devesinin üzerinde, Allah’a hamd
ettikten sonra şöyle buyurmuştu:
– Ey insanlar! Allah sizden cahiliye gururunu, cahiliye döneminin atalarıyla
büyüklenme adetini kaldırdı. İnsanlar iki kısımdır; biri iyi ve Allah’tan
sakınan (müttaki) kişiler. Bunlar Allah katında değerlidirler. Diğeri de
isyankâr kimselerdir. Bunlar Allah nezdinde değersizdirler. Çünkü Allah Tealâ
şöyle buyuruyor:
‘Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Birbirinizle
tanışmanız (sırasında kolaylık) için de sizi kavimlere, kabilelere ayırdık.
Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız O’ndan en çok çekineninizdir.
Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.’ (Hucurat, 13)
Allah Rasulü s.a.v. bu ayeti okuduktan sonra sözlerini şöyle tamamladı:
– Allah’tan kendim ve sizler için mağfiret diliyorum.”
Kökencilik
Yapanın Yeri
Allah Rasulü s.a.v. buyurdu ki:
– Asabiyetçiliğe (kökenciliğe, ırkçılığa) çağıran bizden değildir.
Asabiyetçilik için savaşan bizden değildir. Asabiyetçilik üzere ölen bizden
değildir.” (Ebu Davud)
Aynı hadis-i şerifi, sözleri biraz değişik olarak İmam Müslim, İbn Mâce ve Nesâî
rh.a. de şöyle rivayet etmiştir:
“Kim körü körüne çekilmiş bir bayrak altında, asabiyetçiliğe (kökenciliğe,
ırkçılığa) çağırırken yahut yardım ederken öldürülürse, bu bir cahiliye
ölümüdür.”